1. YAZARLAR

  2. İsmail BERK

  3. Risale-i Nur iman dürbünüyle bakar
İsmail BERK

İsmail BERK

Yazarın Tüm Yazıları >

Risale-i Nur iman dürbünüyle bakar

A+A-

Risale-i Nur Projeksiyonları-3

17- Risale-i Nur, maziyi veri  olarak alır, çağın/bugünün günceli ile birlikte hakikatin ölçüleri ile Kur'an ekseninde yeni anlam ve yorumlarla geleceğe ait bir çerçeve verir.

Kur'an insana geçmişi iyi öğrenmesini, şimdiki zamanı en verimli şekilde değerlendirmesini ve gelecek için ümitvar olmasını tavsiye eder. (Nisa Suresi, 123)

Said Nursi'nin, zamanın metafizik gerçeği hakkındaki yorumların yer aldığı bir risalesinde geçmiş ve geleceğin Gaybalemine, hâlin (şimdiki zamanın) ise Şuhud alemine ait olduğu ifade edilir. Bu bağlamda istikbalin şimdiki zamana doğru geldiğini ve buraya uğradıktan sonra geçmiş zamana gittiğini söyler(http://www.risaleinurenstitusu.org).

“…seyr-i ruhaniyle zaman-ı mazikıt’asına girip, ebnâ-yı cinsimiz olan, ebnâ-yı maziyle seyyale-i berkiye-i tarihiye ile muhabere edeceğiz. O mağrib-i ihtifânın köşesinde vukua gelen hâdisâtı öğrenip, ondan fikir için bir şimendiferi yapacağız.”(Muhakemat, 67)

Çerçevenin vakalara göre içini doldurmak, kendi fıtrat ve mizacına adapte etmek ve değişen kültür ve coğrafyalara göre hakikatin ruhunu incitmeden zamanın ruhuna mutabık/uygun/senkronize gelen çözümü/paketi sunmak/uygulamak bize düşüyor.

“Sonra dönüp gelmek üzere olan ebnâ-yı cinsimizi ziyaret ve istikbal için saâdetinfecr-i sadıkını uzaktan görmek ve göstermekle maşrık-ı istikbale müteveccih olarak, şimendifer-i terakkîye ve tevfik denilen sefine-i sa’ye bindiğimizle beraber, ellerimizde olan burhanın misbahıyla, o bidayeti karanlık görülen, fakat arkası gayet parlak olan zamana dahil olacağız.”(Muhakemat, 67)

18-Risale-i Nur; siyasi, sosyal ve kültürel dinamiklere ve değişen şartlara iman dürbünüyle bakar.

Bediüzzaman’ın neden iman üzerine yoğunlaştığını açıkladığı şu ifadeleri dikkat çekicidir;Dünya, büyük bir mânevî buhran geçiriyor. Mânevî temelleri sarsılan garp cemiyeti içinde doğan bir hastalık, bir veba, bir tâun felâketi, gittikçe yeryüzüne dağılıyor. Bu müthiş sârî illete karşı İslâm cemiyeti ne gibi çarelerle karşı koyacak? Garbın çürümüş, kokmuş, tefessüh etmiş, bâtıl formülleriyle mi? Yoksa İslâm cemiyetinin ter ü taze iman esaslarıyla mı? Büyük kafaları gaflet içinde görüyorum. İman kalesini, küfrün çürük direkleri tutamaz. Onun için, ben yalnız iman üzerine mesaimi teksif etmiş bulunuyorum.”(Tarihçe-i Hayat, 784)

Said Nursi, içinde yaşadığı toplumun en önemli sorunlarına Kur’ânî çözümler sunarken, insanların pençesine düştükleri en büyük hastalık olan imansızlığa karşı “dini tevhid inancını” merkeze almıştır. Yani “ben merkezli” bir toplum yerine, “Kur’an merkezli” bir toplum oluşturma yönünde büyük gayretler sarf etmiştir. Çünkü insanın kendisiyle, bilimle, çevresiyle, ailesi ve toplumla münasebetlerinde ortaya çıkan sorunlar hep bu yüzden çıkmaktadır. (Atilla, Yargıcı, Risale-i Nur ve Çağın Sorunları, Köprü, Bahar 2000)

"İlcaat-ı zaman" ve "mukteza-yı hale mutabık" yeni tavır ve dönüşümlerle yenilikler geliştirir.

“…hem âlim-i muhakkik olmalı, ta ispat ve iknâ etsin. Hem hakîm-i müdakkik olmalı, ta muvazene-i şeriatı bozmasın. Hem beliğ-i muknî olmalı, ta muktezâ-yı hâl ve ilcaat-ı zamana muvafık söz söylesin. Ve mizan-ı şeriatle tartsın.” (Divan-ı Harb-i Örfi, 54)

Risale-i Nur, "acz ve fakr "içinde bir halet-i ruhiye ve nefis terbiyesi ile "şefkat ve tefekkür" esasları ve buna dayalı metot ve yaklaşımlarla bakar.

“Der tarîk-ı acz-mendi, lâzım âmedçâr-çiz/Acz-i mutlak,fakr-ı mutlak,şevk-i mutlak,şükr-ü mutlak.” (Barla Lahikası, 111)

Risâle-i Nur ekolünün temel karakteristiğini oluşturan;

Acz yolu; kusur ve noksanın nefse ait olduğunu kabul etmekle; bu bilinçle Allah’ın en sevgili kulu olma derecesi olan mahbubiyete çıkabilir.

Fakr yolu; haz ve hırsla istenilen şeylerde nefsini ve kendini unutması; ölümde ve hizmette öne atılmasıdır.

Tefekkür yolu; benliğini bırakıp, kendinin bir hiç olduğunu keşfederek, Sanî-i Zülcelâlin isimlerine ayinedarlık etmektir.

Şefkat yolu; acz ve fakrını görüp, kendinde bulunan güzelliklerin ve yetkinliklerin Cenâb-ı Hak’tan geldiğini bilmektir(http://www.risaleinurenstitusu.org)

19-Risale-i Nur, bireyin hukukunu esas alan "adalet-i mahza" ölçüleri içinde Hazret-i Ali'nin hilafet çizgisinde ihlas-ilim-cesaret timsali o nebevi verasetin mana ve ruh iklimini baz alır. O ulvi yolculuğu önümüze koyar. Saltanat/siyaset/iktidar/idareye ikinci hatta üçüncü derecelerde bakar, bakarken de prensipler verir ve aktif olmaz.

Adalet-i mahza-i Kur’âniye; bir masumun hayatını ve kanını, hattâ umum beşer için de olsa, heder etmez. İkisi nazar-ı kudrette bir olduğu gibi, nazar-ı adalette de birdir.” (Mektubat, 671)

Demek oluyor ki, bir insanı yaratmakla bütün insanları yaratmak nasıl ilâhî kudret için fark etmiyorsa; ilâhî adalet için de, bir insanın hukuku bütün insanların hukuku kadar kıymetlidir. Ve o hukuku çiğneyen bir kimse, bütün insanlara zarar vermiş gibi olur. Nur Külliyatında meseleye orijinal bir yaklaşım daha getirilir. Bir mü’minin güzel sıfatları masum insanlara, kötü sıfatları da cani insanlara teşbih edilerek, adalet-i mahza bu sıfatlar âlemine tatbik edilir. Buna göre bir insanın bir tek sıfatı masum olsa, bütün sıfatları da cani olsa, o tek sıfatın hakkı diğerleri yüzünden zayi edilemez. (http://www.sorularlarisale.com/printarticle.php?id=12204)

Bir fert için, bütün ülke ve memleket söz konusu olsa bile onun isteği dışında hukukunun toplum yararına/maslahatına  çiğnenemeyeceğini esas alır

Bu nevi adalette, her kesin hukuku korunmaktadır. Hiç kimse zulme uğramamaktadır. Kimse kimseye feda edilmemektedir. Bu noktada, hakkın büyüğü küçüğü olmadığı gibi, büyük hak için küçük haklar feda edilmez. (http://www.karakalem.net/?article=2096)

20- Risale-i Nur, "adalet-i izafiye" olarak ifade edilen, toplumun/topluluğun selameti için fert feda edilir görüşünün siyasi uygulamalarını ve maslahatçı gerekçelerini fikir ve prensip olarak kabul etmez.

“Adalet-i izafiye ise, küllün selâmeti için cüz’ü feda eder. Cemaat için, ferdin hakkını nazara almaz. Ehvenüşşer diye birnevi adalet-i izafiyeyi yapmaya çalışır. Fakat adalet-i mahzâ kàbil-i tatbik ise, adalet-i izafiyeye gidilmez. Gidilse zulümdür.”(Mektubat, 86)

Bu adalette, tam bir adaletten söz edemeyiz. İlahi hukukun uygulanamadığı durumlarda, söz konusu olur. Adalet-i izafiyenin uygulanması, yapılan işlemin, nispeten, İlahi hukuka uygun olduğu anlamına gelir. Asıl olan İlahi adaletin uygulanmasıdır. Ancak, İlahi adaleti uygulamak için, insan, bazen aciz kalabilmekte ve gerçek adaleti tahakkuk ettirememektedir. Bu gibi durumlarda, zulüm anlamına gelememek kaydıyla, nispi adaleti uygulayabilmekteyiz.

Adalet-i mahzanın uygulanması mümkün iken, izafi adaletin uygulanması halinde, artık nispi de olsa bir adaletten söz edemeyiz. Bu durumda, bir zulmün varlığı söz konusudur. (http://www.karakalem.net/pfFormat.asp?article=2096)

Risale-i Nur, saltanatçı, Emevi, Abbasi ve sonrasında kurulan Müslüman topluluk ve idarelerinde yaşanan bu uygulamaların hakiki adaleti incittiğini ve zulme kapı açtığını belirtir.

Günümüze kadar süren Hazret-i Ali ile Hazreti Muaviye metotlarındaki fark ve izdüşümleri günümüzde de karşılık bulmakta ve esasında yaşanan bir çok sıkıntının idari-siyasi-sosyal sebebi de burada aranmalıdır.

21- Risale-i Nur’da, "sanat ve maharet" idarede/siyasette esastır. Liyakat ve ehliyetin ihtiyaç olduğu konularda dindar ve işin ehli biri yoksa kriter olarak uzmanlığa göre tercih ve istihdamı kabul eder.

“…salâhat ve mehareti, tâbir-i âharla fazileti ve hamiyeti, nur‑u kalb ve nur-u fikri cem edenler vezaife kifayet etmezler. Öyleyse, ya maharettir veya salâhattir. San’atta maharet ise müreccahtır.” (Münazarat, 31)

Salahat sahibi olup mahareti yeterli olmayanların görevlere talipli olmalarını ve tarafgirlik duygusuyla ve tercihiyle oluşan çatışma alanlarını bu sebeple kabul etmez.

İnsan kaynağının ehliyet ve liyakate göre yönetimde görev almasını belirtir. Dinle siyaset, dinle ticaret, dinle cemaat ilişkilerinin ve dengelerinin de buna göre ele alınması gerekir.

Bu bakımdan bir insan, hangi sahada ihtisas yapmış ve kabiliyetini hangi sahada geliştirmiş ise o sahada söz sahibi olmalı ve kendisine o sahada görev verilmelidir. Dinimizde işi ehline vermek çok mühimdir ve İlahi bir emirdir. (http://www.mehmedkirkinci.com/printarticle.php?id=389) Cenab-ı Hak,“Allah size emanetleri mutlaka ehline vermenizi ve insanlar arsında hükmettiğinizde adaletle hükmetmenizi emreder.” (Nisa Suresi 4/58)ayetiyle vazifeyi ehline vermeyi buyurmaktadır.

22- Risale-i Nur, evrensel ölçekte ve uluslararası işbirliğinde Avrupa'nın olumlu yüzü ile işbirliğini önerir. Bunun dini, ilmi, insani ve sosyal gerekçelerini ve esaslarını ortaya koyar.

Dünya sükuneti ve barışı işin, Avrupa'nın olumsuz yüzü olan ve  onu baz alarak birinci/olumlu  yüzünü göremediğimiz alanlara ve ortak değerlere dikkat çeker ve onları gün ışığına çıkarır.

Avrupa ikidir: Birisi: İsevînin din-i hakikîden ve İslâmiyetten aldığı feyizle hayat-ı içtimaiye-i beşeriyeye nâfi san’atları ve adalet ve hakkaniyete hizmet eden fünunları takip eden Avrupa’ya hitap etmiyorum. Belki, felsefe-i tabiyenin zulmetiyle, medeniyetin seyyiâtını mehâsin zannederek beşeri sefâhete ve dalâlete sevk eden bozulmuş ikinci Avrupa’ya hitap ediyorum.”(Mesnevi-i Nuriye, 199)

Bu anlamda, eski ve yaşanmış tarihi bazı gerçeklerin, karşılıklı olarak geçmişte çatışmaya sebep olan  bazı meselelerin günümüzde geçerliliğini kaybettiğini belirtir.

Medeniyet, insanlığın ortak eseridir. Buna rağmen Hıristiyanlığın malı olmayan medeniyeti ona mal etmek, İslamiyet'in düşmanı olan gerilemeyi de İslamiyet'e dost göstermek, feleğin ters dönmesine delildir(Sünuhat, 80). Yeryüzündeki tüm kemalat, medeniyet ve terakkinin kaynağı semavi dinlerdir ve peygamberler eliyle gelmiştir. İslamiyet'in zuhuruyla insanlık alemi cehaletten kurtulmuştur. Felsefe ve hikmetin içinde görünen fazilet, umumun menfaati gibi insani esaslar, İslam güneşinin doğmasıyla beşeriyetin fikir ve kalbine aksetmiş, gecesini nurlandırarak aydınlatmıştır. Fen ve sanat da bundan istifade etmiştir. (Tarihçe-i Hayat, 140)

Batı’dan gelen fen ve sanata İslamiyet'in malı olarak sahip çıkan Bediüzzaman, bunların tevhid ile yoğrularak, Kur'an'ın bahsettiği tefekkürle ve Cenab-ı Hakk'ın kainata dercettiği kanunlar nazarıyla değerlendirilmesi gerektiğini savunur. Böylece, bu yeni sanatlar vasıtasıyla ileriye doğru harekete geçilecektir. İslam dünyasının kalkınması için medeniyetin yeni fenlerine ihtiyaç vardır. Fen ve dinin birbirine dost olması sağlanmalıdır. (Divan-ı Harb-i Örfi, 135)

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
1 Yorum