1. YAZARLAR

  2. Safa MÜRSEL

  3. Risale-i Nur Ekolü - İslamcılık İlişkisi (1)
Safa MÜRSEL

Safa MÜRSEL

Yazarın Tüm Yazıları >

Risale-i Nur Ekolü - İslamcılık İlişkisi (1)

A+A-

Fransız E. Renan başta olmak üzere İslam karşıtı Batılı yazarlar, 19. asırda “İslam’ın terakkiye mani olduğu” iddiasını gündemde taşıdılar. Batı entelijensiyası, Orta çağ karanlığından İslam’ın aydınlığıyla çıktıklarını düşünmeden, İslam dünyasının geri kalmışlığını ısrarla İslam’a yamamaya çalıştı.

Bazı Osmanlı aydınları, İslam’a yönelik bu haksız saldırıya karşı, İslamiyet’ten bir ideoloji üreterek savunmaya geçtiler. Baskısını üzerinde duydukları Batıdan gelen görüşleri, inançlarına dayanarak etkisiz kılmaya çalıştılar. Önlerine gelen Batılı tezlere, İslam’ın öngörüleriyle oluşan antiteze dönüştürdüler. Bu halleriyle kendilerini, İslam’ın evrenselliği yerine konjonktüre mahkum ettiler. Günlük olaylara ve dönemsel sorunlara cevap yetiştirmeye çalıştılar. İslamcılık buradan doğdu.

İslamcılık hareketinin, günümüzde bitip-bitmediği tartışılırken, Risale-i Nur Ekolünün de “İslamcılık” parantezine alanlara rastlanıyor. Bu iddianın ilkesel temeli olmadığı öncelikle ifade edilmelidir. Said Nursi’nin risalelerinde İslam adına siyaset öncelikli hedef değildir. Hatta Bediüzzaman, “iman hakikatlerinin muhafazasına çalışan Sebil-ül Reşat ve (Büyük) Doğu gibi mücahidleri takdir” ettiğini, “onlarla dost ve kardeş” olduğunu söylemesine rağmen, bu yakınlığın “siyaset noktasında” olmadığını özellikle belirtmiştir.

Risale-i Nur’un iman ve irfan ekolünü İslamcılıkla ilişkilendiren yaklaşımların, risalelerin muhtevasını ve amacını tanımadaki yetersizlikten kaynaklandığı düşünülmelidir.

Risale-i Nur Ekolünün, iman eksenli bir tebliğ hareketi kimliği çok nettir : “Risale-i Nur, hayat-ı içtimaiyenin kanunlarını da ihata eden dinin geniş dairesinden bahsetmez. Belki asıl mevzuu ve hedefi, dinin en has ve yüksek kısmı olan imanın erkan-ı azimesinden bahseder. Hem ekseriyetle muhatabım, evvel kendi nefsim, sonra Avrupa feylesoflarıdır. ”

Eskişehir Ağır Ceza Mahkemesinde 1935 yılında kayıtlara giren bu ifadeler, aynı zamanda Risale-i Nur hizmetinin “iman” merkezli kimlik belgesidir.

İslamcılık ise, toplumun İslamileştirilmesini siyasi bir proje olarak ele alır. Siyasi hayatın ihtiyaçlarına odaklanan dönemsel pratikler geliştir. Risale-i Nur’un pratiği ise, müellifinin ifadesiyle : “Benim ve Risale-i Nur’un programımız ve mesleğimiz... gaye-i maksadımız ve hareketimiz, ölümün idam-ı ebedisinden iman-ı tahkiki ile biçareleri kurtarmak ve bu mübarek milleti her nevi anarşilikten muhafaza etmektir. ”

Kişiyi, şüpheler karşısında sarsılmayan, dirençli bir iman sahibi yapmak anlamındaki “tahkik-i iman” kavramı, akıl ve kalbin birlikte imana odaklanmasıdır. Siyaset kurumunun polis gücüyle sağlamaya çalıştığı güvenlik, İman dersleriyle kafa ve kalplerde uyandırılan “manevi yasakçı” müeyyide ile sağlanır.

Siyaset ve sosyolojinin alanına giren kavramlar, nur risalelerinde ele alınır tarif ve hatta tahlil de edilir. Bu fikri ameliyenin sebebi, siyasi teori üretmenin ötesinde, Allah’ı tanıyıp, iman etmenin şifrelerini vermektir. Söz gelimi hürriyet kavramı hakkında söylediklerini ele alsak, laik hukukun görmediği, görse de dert edinmediği noktalarda çok önemli ikazlarda bulunur. Batı düşüncesindeki hürriyet algısı, sosyal ve siyasi hayatta başkasının hak alanına tecavüz etmemek kaydıyla ferde ve topluma tanınan sınırsız serbestlikten ibarettir. Hürriyetin kaynağı da, güvencesi de kanundur.

Bediüzzaman’da ise, hürriyet insanın doğuştan beraberinde getirdiği bir haktır. Hürriyet, “imanın hassası” yani gereği olup, ondan ayrılmaz bir kavramdır. Hatta Bediüzzaman, hürriyetin insanla beraber, “tev’em” yani ikiz olarak yaratıldığını söyler. Batı’da insanların, yakın asırlara kadar, köle veya köylülükleri sebebiyle asillerle eşit kabul edilmediği düşünülürse, İslam’ın, her insanı doğuştan hür kabul eden anlayışının ne kadar farklı olduğu görülür.

Bediüzzaman, özellikle özgürlüğün imanla ilgisine işaret eder. Buna göre, “İmana ne kadar kuvvet verilirse, hürriyet o kadar parla”yacaktır. “İşte asr-ı saadet” diyerek hürriyetin en parlak uygulama örneğini gösterir. “Hürriyet, insanın harekat-ı meşruasında şahene serbest olmasıdır, ” diyerek, insaniyete layık kullanma ölçüsünü verir. “Hayatımda en esaslı düstur hürriyetimdir” sözüyle hürriyetin özel hayatımızdaki değerine dikkat çeker. “İaşeden ziyade adalet içinde hürriyet” ihtiyacını her şeyin üstünde tutar.

Bu açıklamalarla da kalmaz. hürriyet kavramında sözü, Kelam ilminin en önemli konularından olan “irade” bahsine getirir. Hürriyet kavramını irade-i cüz’iye ile İrade-i Külliye’nin anlaşılmasında açıklayıcı kavram olarak kullanır. Allah’ın insana verdiği benlik ve hürriyet gibi özellikler, Allah’ın sıfatlarını anlamak üzere bir kıyas vesilesidir, der. Böylece hürriyet, tevhide giden yolda akıl ve iradenin en büyük rehberlerinden birisi olur.

Bediüzzaman, hürriyet yaklaşımında olduğu gibi, beşeri ve sosyal hayat için gerekli olan ilke ve bilgilere de ilgisiz değildir. Aksine o bilgi ve ilkelerin insaniyete yakışır anlamlarını verir ve faydalanma yollarını gösterir. “Bu zaman ve zeminde, beşerin hayat-ı içtimaiye medresesinden ders aldım ve bildim ki, ” diye başlayan ifadeler, “Avrupalıları terakkide uç”uran, Müslümanları da “kurun-u vustada durduran hastalık” ve sebeplerini irdelemekten geri durmaz. Kalkınma, refah, güvenlik gibi konulara duyulan bilgi ihtiyacına vereceği cevap ve söyleyeceği söz vardır ve söylemiştir. Aynı konularda, şüphesiz İslamcıların da görüşleri vardır. Fakat kimin, hangi amaçla nerede durduğu önemlidir. Bediüzzaman işin tefekkür ve tebliğ boyutunda olmayı seçmiştir. İslamcılık ise, öncelikle iktidar olma ihtiyacı duyar.

Siyasallaşma amacıyla kutsalı güncele indirgemenin taliplileri geçmişte vardı, bugün de var, yarın da olacak. Hatta risale çizgisinden çıkanlar bile siyasallaşmanın anaforuna kapılmaktan kendisini alamıyor, Hizmet gerekçesiyle siyasete müdahil olmada hiçbir sakınca görmeyenler çıkabiliyor.

Nur Ekolünün iman hizmeti kimliğini, siyasi projeye indirgeyip, iktidara tahvil etmek mümkün değildir. Bediüzzaman buna karşı oldukça hassas ve mesafelidir.

O’nun bu hassasiyetini gösteren Emirdağ Lahiksası. 1. Cilt 197. Sıra sayılı Mektupta geçen bir konu çok dikkat çekici ve ölçü vericidir: Bediüzzaman’ın her dönemde büyük önem atfettiği ve mensubiyetini ifadeden kaçınmadığı konu, “İttihad-ı İslam” idealidir. Bir hac mevsiminde, bir talebesi ile eserlerini Arabistan’a göndermek ister. Fakat talebesi esere gümrükte el konacağı endişesiyle beraberinde götürmez ve postayla göndermenin uygun olacağını, Bediüzzaman’a mektupla bildirir. Bediüzzaman, eserinin o günkü şartlarda gönderilmemiş olmasından memnuniyet duyar, “ çok da isabet olmuş. ” Der ve devam eder: “Çünkü, benim ve Nur şakirtlerinin namına şimdi bu mecmuaları göndermek herhalde inkişafa başlayan İslam birlik ve İttihad-ı İslam siyaseti, Risale-i Nur’u kendine bir kuvvet, bir alet yapmaya çalışacaktı ve bizleri siyaset-i İslamiyeye bakmaya mecbur edecekti. Halbuki Risale-i Nur’un mesleğindeki sırr-ı ihlas; iman, Kur’an hakikatlerinden başka hiçbir şeye alet olmadığı”ndan bu eserleri göndermenin “imtiyaz” ve “şöhret” aramak, “gösteriş” yapmak anlamına geleceği, ihlasa aykırı düşeceği, “ ihlasın muhafazası için” eserlerin gitmeyişinden memnuniyet duyduğunu ifade ediyor.

Kısaca, eserlerini bir yere göndermenin siyasal bir gösteri ve itibar arayışı gibi algılanabileceğinden endişe ederek, ihlas gereği göndermekten vazgeçen bir müellifi, iktidar hedefli İslamcılık akımının takipçisi gibi görme ve gösterme çabası, son derece asılsız ve dayanaksız bir önyargı olabilir. 

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
14 Yorum