1. HABERLER

  2. İSLAM

  3. Peygamberimizin (asm) Kur'an'la meydan okumasına kimse cevap veremedi
Peygamberimizin (asm) Kur'an'la meydan okumasına kimse cevap veremedi

Peygamberimizin (asm) Kur'an'la meydan okumasına kimse cevap veremedi

Prof. Güllüce: Kur’ân’ın mânâlarının geniş bırakılması, isteyenin istediği gibi yorumlamasına imkân vermez

A+A-

İİKV’nin Kur’ân’la Yaşamak seminerine bu hafta Kur’ân lafzının î’câz parıltıları damgasını vurdu.

Seminerin konuğu Erzurum Atatürk Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Veysel Güllüce, “Kur’ân’ın İ’câz Vecihlerinden Biri Olarak Lâfzındaki Camiiyet” başlıklı sunumunda, Kur’ân-ı Kerim mucizesinin en önemli yönlerinden birini örnekleriyle anlattı.

Kur’ân’ın bütün beşer tabakalarını kapsayan ve pek çok mânâları barındıran lâfzının da başlı başına bir i’caz özelliği olduğunu belirten Prof. Güllüce, bu mucizeyi anlamak için de ihtisasa ihtiyaç bulunduğunu söyledi.

Her peygamberin, gönderildiği dönem ve kavimde rağbet gören alanda mucize gösterdiğini hatırlatan Güllüce şöyle devam etti:

“Mucizenin doğru olduğunu kim anlar? O alan hakkında bilgi sahibi olan. Meselâ Hz. Musâ’nın asâsının, sihirbazların sihirlerini yutuvermesi karşısında hemen iman edip secde edenler, sihirbazlar olmuştu. Zira onlar sihrin ne olduğunu da, Hz. Mûsâ’nın asâsıyla gösterdiği mucizenin sihirden çok öte bir şey olduğunu da en iyi bilen kimselerdi.”

Veysel Güllüce bu misalden sonra sözü Kur’ân’a getirerek, “Şiirin ve güzel sözün el üstünde tutulduğu bir zamanda peygamber olarak gönderilen Hz. Muhammed’in (s.a.v.) en büyük mucizesi olarak Kur’ân’ın î’cazını anlamak da ihtisas ve bilgi gerektiriyordu” dedi.

Bütün peygamberler mucizeleri ile kavimlerine tahaddî etmişler (meydan okumuşlar), Hz. Muhammed (asm) ise binlerce mucizesi olmasına rağmen, sadece Kur’ân’ın î’cazı ile tahaddi etmiş ama meydan okumasına cevap verebilecek kimse çıkmamıştı. Zira Kur’ân’ın lâfızlarına benzer söz söylemek, beşer tâkatinin fevkinde idi.

Prof. Güllüce, Kur’ân’ın i’caz yönlerini saydıktan sonra, “camiiyetinin” de başlı başına bir mucize teşkil ettiğini belirtti. Bediüzzaman’ın “câmiiyyet” kavramını ıstılah haline getirmiş olduğunu bildiren Güllüce, Arapçada toplamak kökünden gelen câmiiyyetin, pek çok mânâyı bünyesinde toplayan ve herkese farklı kapıdan hissesini veren Kur’ân-ı Kerîm’in mucizelerinden biri olduğunu anlattı.

Veysel Güllüce, Bediüzzaman’ın açıklamalarına atıfta bulunarak, Kur’ân’ın âyetlerinde, kelimelerinde, harflerinde, hattâ bazen bir sükûnda, sükûtta, susmakta bile bir câmiiyyeti olduğunu açıklarken “Kur’ân-ı Kerîm’in ‘İman edin ve salih ameller işleyin’ buyurduğunda sâlihâtı müphem bırakması böyledir. Sâlihat zamana, yerine ve kişiye göre değişebilir” dedi.

Tevbe sûresinin 41. âyetinde “Hafif ve ağır olarak savaşa çıkınız. Allah yolunda mallarınız ve canlarınız ile cihad ediniz. Bilirseniz sizin için hayırlı olan budur” buyurulurken, “hafif ve ağır” tabirinin genç – yaşlı, istekli – isteksiz, zengin – fakir, evli – bekâr, yaya – atlı gibi pek çok farklı şekillerde tevil edildiğini örnekleri ile anlattı ve bu şekilde Kur’ân’ın sözü kısa tutmasının farklı şekillerde anlaşılmasına ve farklı ihtiyaçlara cevap verebilmesine imkân sağladığını bildirdi.

Söz konusu âyetin nüzûl sebebini, şişmanca bir sahabe olan Hz. Mikdad’ın Resûlullah’a (s.a.v.) cihad için müracaat etmesi olarak bildirdikten sonra “Kaide olarak sebebin hususîliği hükmün umûmîliğine mânî değildir” diyerek Kur’ân’ın farklı tevillere kapı açtığını söyledi.

Güllüce “Cenab-ı Allah zahirî ve batınî nimetleri bolca verdi” meâlindeki ayette geçen zahirî ve batınî tabirlerinin de farklı şekillerde yorumlandığını örnekleri ile anlattıktan ve daha başka âyetlerden misaller verdikten sonra sordu: “Öyle ise aklımıza gelen bütün mânâları Kur’ân’a mâl edebilir miyiz?”

Kur’ân’ın mânâlarının geniş bırakılmasının, isteyenin istediği gibi yorumlamasına imkân veremeyeceğini bildiren Güllüce, Bediüzzaman hazretlerinin de “Eğer desen: “Geçmiş misallerdeki bütün mânâları nasıl bileceğiz ki, Kur’ân onları irade etmiş ve işaret ediyor?” şeklinde sorup ardından Kur’ân âyetlerini tevil etmenin usûllerini ortaya koyduğunu hatırlattı. Güllüce bu usûlleri şu şekilde özetledi:

“Bir kere Arapçaya uygun olacak. İslâmın temel kaidelere uygun olacak. Belâgatçe makbul olacak. Âyetin öncesi ve sonrasına mutabık olacak.”

Prof. Dr. Veysel Güllüce kimdir?

1963 Erzurum doğumlu olan Prof. Dr. Veysel Güllüce, 1986 Atatürk Üniversitesi İslamî İlimler Fakültesinden mezun oldu. Bir müddet öğretmenlik yaptıktan sonra aynı fakültede araştırma görevlisi olarak göreve başladı. “Kur’ân-ı Kerîm’e Göre Âhiretin Varlığı” başlıklı doktora tezini 1996 yılında tamamladı. 2003 yılında doçent, 2007 yılında ise profesör ünvanını aldı. Eserlerinden bazıları şöyle: Kur’ân-ı Kerîm’de Âhiret İnancının Temelleri, Kur’ân’ın Işığında Reenkarnasyon, Âyetlerin Mensuh Sayılmasında Rol Oynayan Yaklaşımlar, Bilimsel Tefsirde Usul.

Veysel Güllüce halen Erzurum Atatürk Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Tefsir ana bilim dalında öğretim üyesi olarak görev yapıyor.

Kaynak: Esra Kağıt-Şeyma Gür/Barla PLatformu

HABERE YORUM KAT

YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.