1. YAZARLAR

  2. M. Nuri BİNGÖL

  3. Osmanlı’nın edebiyattaki akislerinden birinde bakış tarzı-2
M. Nuri BİNGÖL

M. Nuri BİNGÖL

Yazarın Tüm Yazıları >

Osmanlı’nın edebiyattaki akislerinden birinde bakış tarzı-2

A+A-

Osmanlı ve Kayı boyu, tarih boyunca bütün icraatını , İslam Dini’ndeki “istişare”, Türk töresindeki  “kurultay”, yani fikir alışverişinden sonra  varılan ortak kararlarla yapmıştır. ( s. 117)
Böyle bir kurultayda alınan ortak karar, kardeşlerden birinin faydasına, diğerlerinin zararına olsa bile, “ bin can ile” uyulur:
“Ve  birden bire  Osman’a döndü:
‘Ey Osmancık, benim yiğit kardeşim, bundan böyle dileğin ve öğüdün bana buyruktur.’  Diyerek, Osman Bey’in “bağlığını” kutlayan  Gündüz Alp’in sözleri bu büyük hasleti açıkça gösterir. ( s. 118)
Osman Bey’e  “bağlık” kararının tebliğinden sonra, Ede Balı’nın nasihatleri, tüm  tarih boyunca, bir topluluğun geleceğini etkileyecek lider kişiliklere verilen bir ders gibidir.
“Ey Osmancık; Tanrı gözünü, gönlünü ve yolunu ışıtsın; bileğinin, yüreğinin gücünü pekiştirsin; haktan, adaletten, merhametten, azimden, sebattan garib komasın.
“ Ey Osmancık, beğsin. Beğliğini bil, beğliğini unutma.
“ Ey Osmancık; beğsin. Bundan sonra öfke bize, uysallık sana; güceniklik bize, gönül alma sana; suçlama bizde; katlanma sende; bundan böyle, yanılgı bize, hoşgörmek sana; aciz bize, yardım sana; geçimsizlikler, uyuşmazlıklar, anlaşmazlıklar, çatışmalar bize, adalet sana; kötü göz bize, şom ağız bize, haksız yorum bize; bağışlama sana.
“ Ey Osmancık; bundan böyle, bölmek bize, bütünlemek sana; üşengenlik bize, gayret sana; uyuşukluk bize, rahat bize, uyarmak, şevklendirmek, gayretlendirmek sana.
“ Ey Osmancık; yükün ağır, işin çetin, gücün kıla bağlı. Tanrı yardımcın olsun; beğliğini kutlu kılsın; hak yoluna kararlı kılsın; ışığını parıldatsın, uzaklara iletsin; sana yükünü taşıyacak güç, ayağını sürçtürtmeyecek akıl versin.”( s. 119-120)
Dünyanın geçiciliğini, Osman’ın annesi Cankız şu sözleriyle belirtir:
Ve, işte bu buruk gülüşüyle, tıpkı bu gülüşüyle, ama böyle şakaya kaymadan,  tıpkı böyle:
‘- Ey oğul; kendini  bul oğul!’ demişti.
Böyle bırakmamıştı ama o gün, Cankız o gün , kendini zorlaya zorlaya konuşmuştu.
‘- Ertuğrul beğ oğluna gevşeklik yaraşmaz; saht ol oğul. Dünya budur; günü gelen gider. Deden Süleyman Şah gitti. Fatma Anamız gitti.  Muhammed Mustafa  gitti. Kutluluk gözü arkada gitmemektir oğul. Yüzün kara etme ki gözüm arkada kalmaya.’
Ve, zorlaya zorlaya tamamlamıştır.
‘- Sana güvenirim; yanıltmış olma. Ağaların yiğittir, arlıdır oğul. İlla ben sana güvenirim, yanıltmış olma.. ki, kabrimde rahat yatayım.”( s. 123)
 Sözlerinin sonunda da eklemiştir Cankız:
“- Yasa kaptırma kendini. Olana kaptırma. Kendini.Dönüp arkana bakma. Sev... sevgin ayakbağı olmasın. Nankör olma... vefan ayakbağı olmasın. Var git şimdi; seni beklerler.”  (s. 123)
Kibir ve başkasını hor görmenin, bir devlet başkanına  -ya da başkomutana- yakışmayacağını, onu zayıf düşüreceğini, Ertuğrul Gazi’nin anlattığı, Alparslan’ın şehadetiyle ilgili kıssa iyice açıklar:
“- Alp Arslan’ı bil, Osmancık. Tanrıdan başka ulu varsa ve olursa ve olacaksa  ( haşa), ulular ulusuydu o. Ülkeler almıştı.  Ve, bir avuç toprağa verilmeden önce, son nefesini vermeden önce, bir gaflet anında, o bağışlamaz yarayı aldıktan sonra  şöyle demişti:
‘- Bu ölümü, böyle ölümü hak ettim. Gençliğimde bir bilgin bana,; alçak gönüllü ol, kuvvetine güvenme, düşmanlarını hor görme demişti. Bu öğüdü unuttum; kibrim yüzünden cezalandırılıyorum. Daha dün;  Dünya atımın ayakları altında titriyor sanırdım ve, kendi kendime: Sen Dünya ‘nın efendisi ve yenilmez savaşçısısın, diyordum. Şimdi ise, gafletin yüzünden, cılız bir düşmanın darbesiyle  ölüyorum. Bu ordular ve bu şeref, bu şan, bu taht artık benim değil; hiçbir şey benim değil.” ( s. 126)
 Bir devlet başkanına , makamındaki  “vakar”ından sonra, evine gittiğinde  sevgi ve şefkat hisleriyle hareket etmesi gerektiğini şu satırlarda buluyoruz:
“  Beğ  Osman.. oğul ve koca Osman.
Birini ötekine yendirmemenin yolu çetin olacaktı; anladı bunu.
İkisinin de vebali boynunda idi; ikisini de korumak istiyordu; ikisini de benimsiyordu.
Malhun hatun, on – on beş adım ötede, bölme kiliminin ardında, işte bu çadırın yatmalığında idi, ve, Osman’lardan biri onu alıp gitmemeli, öteki Osman’ı yalnız komamalıydı.
Ya öteki Osman?
Öteki Osman da, ana acısına, oğul muştusuna gönül kapamamalıydı.
Her şey göz açıp kapayıncaya kadar oldu.
Osman, ara kilimini kaldırdığı gibi yatmalığa girdi, yün eğiren Malhun’un önünde diz çöktü; kucakladı onu;  kana kana öptü ve bir tek kelime söylemeden , geldiği gibi döndü. Ama, Malhun Hatun’un mahzun yüzünde açan gülleri de görmüştü. Yoldaşları geldiği zaman daha bir diri, daha bir canlı, daha bir güçlüydü, daha bir Osman’dı.
Öyle geliyordu ona. Ve, yoldaşlarına da, herkese de öyle geldi.” ( s. 131)
 Eserin bütününe  ve epizotların özüne sinmiş töre ve geleneklere önem veriş, ergenlik çağına ayak basma  “şölen”inin tasvirinde de görülür:
“ Şölen, Savcı’nın ala sayvanında idi.
Savcı’nın büyük oğlu, çini gözlü Banu’nun ağası, Osman beğ’in en sevdiği yeğeni, on üç yaşına taze basmış Bay Koca, bir gün önce, avda, atı boyunda bir geyik yıkmıştı. Şölen bunu kutlamak içindi.”  (s. 137)
Bir lider kişilikte bulunması gereken  kararlılığın doruğunu şu sözler belirtir:
“- Baba’ dedi, ‘ beğ sen isen, buyur ki, uyalım. Yok beğ, ben isem baba, oğlunun beğliğini bereleme.”  (s. 152)
Osman  Bey’in, Kulacahisar’daki halka yaptığı konuşma, “ Osmanlı Cihan  Devleti”nin altı yüz küsur yıl, pek çok dine mensup, birçok  milletten insanı hangi bakış açısıyla,            barış içinde ve birarada,  tuttuğunun göstergesi gibidir:
“- Gönlünüzü hoş tutun. Korkmayın. Canınıza, malınıza, ırzınıza zerre ziyan gelmeyecektir. Bunu ben. Kayı beği Osman  size söyledim. İmdi, pazara gidecekler yola koyulsun. Onları benim yiğitlerim koruyacaktır. Dönüşünüzde de böyle olacaktır. Bundan böyle hep böyle olacaktır. Kulacahisar’ı hep yiğitlerim koruyacaktır. Size ziyan verecekleri yiğitlerim karşılayacaktır.Geceniz gündüzünüzden emin olacaktır. Bunu size ben, Kayı beği Osman, ben derim.”  (s. 176)
Osman Bey’in annesi Cankız’ın ölümüyle yapılan defin merasimi, Kayı B0yu’nun “ ölüm hadisesi”ne ne şekilde baktıklarını gösterir.
“ Cankız’ın mezarı hazırlanıyor, Dursun Fakı ile Kumral Abdal Kur’an okuyordu.
Ertuğrul beğ gazi, bir adım gerisinde, Osman, solunda da  Osman’la aynı hizada olmak üzere, Gündüz ve Savcı, doksan yaşına rağmen oğulları gibi dimdik duruyordu. Ellerini gökyüzüne açmışlardı. Onlara bakanlar, ölümden ve hayattan çok, çok daha önemli bir şeyin idraki ile, ölümün ve hayatın ötesinde bir şeyin görevlileri sanırdı.” ( s. 179)
Osman Bey’in, Malhun Hatun’a  “niçin Zümrüdü Ankam deiği şöyle anlatılır:
“ O zaman, Osman beğ ona döner, gülümserdi. Malhun Hatun anlardı ki, kocası için artık yoktur; ama, bu daha güzeldir, çok daha tatlıdır; çünkü artık kocasındadır; Osman beğ Malhun Hatun’u özümsemiştir. Malhun Hatun  ile bir olmuştur.; Malhun Hatun ondadır, onun dışında değildir.. onun dışında olmayacaktır.Malhun Hatun bu aşkla gururludur ve mutludur.
Ve, Malhun Hatun, kocasının, Osmancığın ve Osman beğin  kendisine niçin, Zümrüdü Ankam benim dediğini çok iyi biliyordu. Bu bilgi de Malhun Hatun’un mutluluğunu, gururunu, övüncünü ve aşkını güzelleştiriyordu.” ( s. 193- 194)
Osmanlı ve Kayı  töresinde;
“ Uruz da onları atlarına ters bağlattırarak salıverdi.” (s. 198) satırlarında anlatıldığı gibi, “ ata ters bağlamak”  bir aşağılama ifadesidir.
“ Emine’nin babası, onun gözlerine bakıyordu.
‘- Umarım. Beklerim, ki ere kız vermenin sevincini, Savcı beğin oğlu, beğimiz Osman beğin yeğeni Bay Koca gibi bir oğul edinmenin övüncünü duyalım.” (s. 205) satırları,  Kayı Boyu için, “ Peygamber sünneti”  gereği, evlendirmede, evlatlar arasında kız erkek farkı gözetilmediği belirtilir.
Osman Bey’in şu sözlerindeki inancın,ü tavırlarına yansıdığı çok bellidir:
“ Kısa bir ara verdi. Sonra ayağa kalktı. Eli gene kılıcının kabzasını kavramıştı. Sesi daha da basıklaştı:
‘- Ne ki, karar vermişimdir, o edilecektir. Yolumuzu kısaltan Allah’a şükürler olsun.” ( s. 210)
Bir “cihan devleti”ne sadece savaşçı ve “kılıç eri”nin değil, öbür sahalarda  ustalaşmış kişilerin de gerektiğini, Osman Bey’in sözlerinde buluruz.
“- Seni   ve anasını  üzgün görürüm, Sungur Kardaşım.  Sakın ola, üzülmeyesin. Osman kılıç çalamayacak deye, ılgar edemeyecek deye.  Kayı’ya kılıç döğenler gerek, Kayı’ya at donatanlar  gerek. Kayı’ya köprü atanlar  gerek. Kayı’ya bilgin gerek. Sana mesel deye derim: Bir Ede Balı beş Osman’dan yeğdir. Beş  Osman’dan biri, ya Ede Balı, ya  Bican Derviş, ya Hasan Yapıcı  olmak gerek.” (s. 202)
Kader inancının Osmanlı devleti kurucularına tam olarak hakim olduğu şu satırlarda ifadesini bulur:
“ Değil Sungur, Osman beği bile.. Osmancık bile, Osman beğ gazi bile; önüne çıkanı deviren o bile alınyazısından hızlı olamazdı; Bay Koca gitmişti.” (s. 214)
“-.............. Batıl bir oldu, hak da bir olmak gerektir.” ( s. 219) sözü de, Osman Bey’in birliğe verdiği vazgeçilemez  önemi gösterir.
Bir devletin kendi imali olan ve stratejik ehemmiyeti bulunan ürünleri, kontrol altında tutmasının zarureti şöyle anlatılır:
‘ – Biniti bidevî idi, Koca Kumlaş kardaş. Sanırım  Bayat’tan almadır.” dedi; “ Kalanoz’unki de öyle idi.  Ben derim ki, kardaşlarım, Rum’a her şey satalım; pazara halımızı, kilimimizi, yağımızı, balımızı, velhasıl, ektiğimizi, biçtiğimizi, yaptığımızı, ürettiğimizi götürelim;  amma  Rum’a aygır satmayalım, koç satmayalım, tezgâh  satmayalım. Yün satalım, boyalı iplik satalım, boya satmayalım, tohum satmayalım.’
Sonra,  anayurttan getirdikleri atların, koyunların ve üretim araçlarının üstünlüklerini, buna karşılık Bizanslılardaki  yozlaşmışlıklarını, verimsizliklerini  anlattı.   Beğlerin aklı yattı. Osman beğ bunu görünce;
‘ – Yayın bunları derim; herkese söyleyin; pazarcılarınıza buyurun’ dedi; “ Benim atım, benim kılıcım bana karşı gelmesin.” (s. 220- 221)
“Osmanlı Cihan Devleti”ni kuran şuurun nasıl bir inanca sahip olduğu şu satırlardan açıkça anlaşılmaktadır:
“ Osman beğ, kürekle son toprağı da koyduktan sonra meydana bakıyor; nice badem ağacı görüyor.. nice müjdeci görüyor. Ölümlerinin kendilerine Cennet kapısını açacağına  iman edenlerdir bunlar.
Ve, Osman beğ, ağabeyi için.. ve asıl, Bay Koca için yanışına utanıryor; onları meydanda yatanlardan ayırt etmiş sayıyor kendini ve onlara haksızlık ettiğine.. ağabeyi ile Bay Koca’ya haksızlık ettiğine inanır gibi oluyor; ellerini açıp  Fâtiha tazeliyor.” ( s.226)
Osmanlı’da  “ölüm gerçeği” o kadar benimsenmiştir ki, toprağa verilen şehitler yalnız kalmasın diye, iskan yeri bile değiştirilir:
“- Köyleri burada olsun dedik, beğ. Mezarlarımıza sahip çıkalım, mezarlığımızın yanında köy yaşatalım dedik, beğ. Şehitlerimizi yalnız bırakmayalım dedik, beğ. Vakti erenleri onlara yoldaş kılıp mutlandıralım dedik, beğ.” (s. 231)
Zaman- insan birlikteliği de şu satırlarda ifadesini bulur:

“Çoktan çözmüştür büyüyü o. Şu koskoca yuvarlağın, dünyanın kime, ne için büyük olduğunu ve nasıl küçüleceğini çoktan anlamıştır. Zaman, çoktandır, Sivrikaya ile birliktedir; zaman ancak ve sadece  Sivrikaya içindir, Sivrikaya’ya, Sivrikaya’da tohumu atılan ve gittikçe kesinleşip aydınlanan idrak içindir; ona çalışmaktadır; Osman beğ zamanını ta kendisidir; zaman, çünkü, benimsenen ve gittikçe yaygınlaşan amaçtır.” (s. 267)
Orhan Bey’in sualine verilen cevap da, kız kaçırma hadisesine karşı konulmuş bir gelenektir:
“ Tekfür kızı kaçırmak, Ertuğrul beğ gazi töresine aykırıdır.” ( s. 281)
Yazarın , Osmancık’taki  olumlu değişmeyi yorumlarken kullandığı ifadeler, bir kişinin mizacının tamamiyle değişemeyeceğini, bunun  - aslında-  mümkün de olmadığını, ancak bir kısım huylarının iyi davranışlarda kullanılabileceğini anlatır:
“ Gökçe bacı dileğine aykırı değildir bu; Osman beğin   Osmancık öfkesinden kopuşu değildir; Osmancık yürekliliğine sırt çeviriş değildir.. Osman beğ, elbette, Osmancığın ardından , kuluçkasından çıkan ördek yavrularının  Harlak ırmağına  dalıverişini gören gurklu tavuk gibi telaşlanmayacak, çırpınmayacaktır. Osmancığın suya dalacağını ve dalması gerektiğini daima bilecek, ama suyu Osman beğ seçecek, suya Osman beğ götürecektir.” ( s.284)
Osman Bey, amcası  Dündar Bey’in boyu birbirine düşürücü söz ve fiillerinden sonra takındığı tavır, şahsi yakınlıkların, bütün bir milleti zarara  uğratıcı davranışlara anlayış ve hoşgörü ile bakılamayacağını şöyle belirtir:
“ Ama, Osman beğin sesini değiştiremiyor. Aksine, ses daha da basıklaşmıştır. Osman beğ:
‘- Benim büyüğümdür!’ diyor ve derin bir nefes aldıktan sonra, aynı sesle, gözleri çakmak çakmak ekliyor: ‘ Benim büyüğümdür; Kayı’nın değil... Oğuz’un heç değil... Ümmet-i Muhammed’in heç değil.” ( s.285)

“ Ve, Osman beğe öyle gelmektedir ki, ‘Allah’ın orduları’ sonu gelmeyecek zamanın içinde yalnız hisarlar düşürmekle, köyler, kentler, yaylaklar, kışlaklar, ırmaklar, topraklar almakla kalmayacak; Bay Koca’ları, Savcı’ları ve nice İkizce şehitleri ile, nice gazaların nice şehitlerini geri getirecek, yenşleştirecektir; Abdullah’ları çoğaltacaktır.”  ( s. 289) satırları,   Osman Bey’in fetihler hakkındaki yorumundan ibarettir.
Osman Bey’e,  Selçuk Sultanı tarafından “hânlık”  beratı yollandığında, gönderilen hediyeler  Cuma namazından önce açılır. ( s.310) Dursun Fakı’nın verdiği hutbe, bütün çağlardaki  devlet başkanlarına verilmiş bir derse benzer:
“  Adalete uymayan, zulm eden hânı dine afet olarak gösteriyor; onun mal hırsına düşmesini felaket sayıyor;  ehil olmayan ve sorumluluklarını kavrayamayan bir başkanın Kıyamet belirtisi olduğunu söylüyor;
‘- Peygamberimiz buyurmuştur ki, Allah’ın kullarına zulüm ve cevr ile musallat olan hân, Kıyamet günü en şiddetli azaba uğrayacaktır.’ diyor.
Ve, Dursun Fakı, gene  hadis’lere dayanarak, emÎr’in adalet’ten koptuğu zaman Şeytan’ın emrine girmiş sayılacağını bildiriyor.
Ve, Osman gazi han, Dursun Fakı’yı saygıyla dinliyor, can kulağı ile dinliyor.” (s. 311)
Osmanlı  gibi  asırlarca dünyada hüküm süren bir  kuran bir devletin kurucusu ve idarecilerinde makam mevki hırsı bulunmamalı, gerektiğinde bunu daha ehil birine devredebilmelidir:
“  Osman gazi han, yalnız kalınca, ilk defa hüzünle gülümsüyor; önüne geçilemez, değiştirilemez ve boyun bükülerek, ama en değerli mertlikle, en üstün yiğitlikle kabul edilmesi gereken gerçeği düşünüyor.
Nöbet.. sancak devredilmelidir: Vakti gelmektedir. “  ( s. 335)

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
1 Yorum