1. YAZARLAR

  2. Halil DÜLGAR

  3. Önce Dedem, Sonra Babaannem Derken Babam da Gitti
Halil DÜLGAR

Halil DÜLGAR

Yazarın Tüm Yazıları >

Önce Dedem, Sonra Babaannem Derken Babam da Gitti

A+A-

Yolculuk mührü vurulmuş alnımıza; ruhlar âleminde başladı hepimizin hikâyesi. Anne karnı, çocukluk, gençlik, ihtiyarlık, kabir ve ebedî hayat; sonsuza kadar devam edecek bu süreç. Dedem de babaannem de hatta babam da yolcuydu; berzaha gitme vakti geldi ve gittiler.

Yüreğimin ölüm acısını çok tanımadığı zamanlardı, çamurlu sokak aralarında gazoz kapağı oynardık; yolcu olduğumuzun farkında değildik. Önce dedem vefat etti. Bir gün aniden hastaneye kaldırıldı. Birkaç gün geçmedi, bir sabahın erken vakitlerinde babam kapıdan içeri girdi ve katıla katıla ağlamaya başladı. Demek babalar da ağlarmış, dedim. Babaannemin çığlıklarıyla dedemin öldüğünü anladım. Dedem sert mizaçlı bir adamdı, çok fazla konuşmazdı. Baktığı zaman, zamanın durduğunu sanırdınız. Zaman durmuyordu işte, onun ömrünü bitirmiş, dünya misafirhanesindeki sayılı günlerini tüketivermişti.

Babaannem zaman zaman mezarlığa doğru bakardı, dedemin yanına gitmeye özlem duyardı, söylemezdi ama ben hissederdim. Bir gün tıpkı dedem gibi o da hastalandı. Bir tarafı tamamen felç oldu “Üç gün yatak, dördüncüsü gün toprak!” duasındaki yatak bölümü tam altı aya uzadı. Bir ömür kendine hizmet eden sol bacağına vurarak “Al artık emanetini!” diye çok bağırdığına şâhit olurdum da içim yanardı. Böyle de olsa hiç ölmesin isterdim, babaannesiz bir hayatı asla düşünemezdim. Özel bir sevgi bağı vardı aramızda. Çok severdi beni, çok severdim onu. Hastalanmıştı; üstelik ölüme vuslat türküleri yakıyordu. O ölürse ben kime sarılacağım, kimin koynunda uyuyacağım, onun nurlu yüzünü görmeden nasıl yaşayacağım, diye hep endişe eder dururdum. Endişemde haklıymışım, yaşım kırklı yaşlara gelmesine rağmen babaannemin kabir yolculuğuna çıktığı gün yüreğimi yakar durur.

Yetmiş yılı tüketmişti babam, çok sık hastalanmaya başlamıştı. Vakit namazlarına gitmek zor geliyordu artık yorgun vücuduna. Nefes alıp vermesi güçleşmişti, belli ki son nefesine yaklaşıyordu yavaş yavaş. Öyle hadiseler vardır ki bazen hiç yaşamak istemezsiniz, “gelmesin vakit” dersiniz; işte o zamanı yaşamanın arifesindeydik. Ölüm inkâr edilemez bir hakikat, her nefsin tadacağı, pençesinden kurtulamayacağı bir ferman. Lâkin insan babasının üstüne koyamıyor, babasıyla ölümü anamıyor bir türlü. Kader konuşunca fani ve aciz insanların hissesine boyun bükmek düşer ancak. Biz de öyle yaptık; yüreğimdeki tarifsiz acıya boğazımdaki gök gürültüsü gibi hıçkırık, gözümdeki yağmur gibi yaşlar eklense de. “Vakit geldiyse gideceğiz besbelli” dedi ve gitti babam, tıpkı dedem ve babaannem gibi. Şimdi ondan geriye kalan bir kemik tespih, bir de yıllar yılı kemikleşmiş hatıralar. Gecenin bir yarısı sesi gelirdi, gürül gürül Kur’an okurdu, sabahlara kadar namaz kılardı. İmrenirdim o haline, yolcu olduğunun farkına varmak, demek böyle bir şeydi. Annemi ziyarete gittiğimde içerde oturuyor, yine Kur’an okuyor gibi bir his doğar içime lâkin o yola revan olmuştu çoktan. Onsuz ne kadar ıssız ve yalnızdı hayat, ne kadar virandı ömür; o gittikten sonra anladım.

Babamdan geriye kalan tek yadigârı iki metre toprak, ruhunun eskimiş yuvasını burada bıraktı öte âlemlere gitti. Bir gün bir ağabeyin cenazesi vesilesiyle bulunduğumuz mezarlıkta, çocuğu vefat eden bir annenin “yavrumu toprak altına bırakıp gidemem” feryatları yüreğimi nasıl da yaralamıştı; hâlbuki hiç kimse sevdiğini mezara bırakmıyordu, buraya defnedilen vefat eden kişinin dünyadaki elbisesi idi sadece. Ruh beden sarayının sultanıdır, sultansız saray bir kıymet ifade etmediği için akıbeti toprak altına girmek oluyor. Bizim baba dediğimiz, toprağa verdiğimiz kişi başka âlemlerde yolculuğuna devam ediyor; bizim vazifemiz onun yollarının aydınlanması için dualarla, hatimlerle nur göndermektir.

Acı var, yeri dolmayan büyük bir boşluk var, yüreğin zerrelerine kadar işleyen hasret de var ama bunlar daimî değil. Bizler de daimî değiliz, dünyada ebedî kalacak değiliz; öyleyse ayrılık acısı geçicidir. Hasret yarasının merhemi olan vuslat, hem berzahta hem de cennette yaşanacaktır. Sonsuz ikram sahibi, nihayetsiz rahmet maliki Rabbimizin fazlıyla cennet kalitesinde mutluluk yanında, beka boyutlu kavuşmak gibi büyük bir nimete ulaşacağız. Ayrılık da dâhil hiçbir acının zerre miktarının olmadığı saadet yurdunda ebediyyen sevdiklerimizle beraber olacağız. Bunun yegâne şartı emaneti zayi etmeden sahibine teslim etmektir, hayatımızın keyfiyet ayinesi hükmündeki son nefesimizin hüsn-ü hatime mühürlü olmasıdır. İşte o zaman bayram bizim bayramımız, düğün bizim düğünümüzdür; firak eleminin sekte vuramayacağı sonsuza uzanan vuslat bizim vuslatımızdır. Zira “Hazırlanınız; başka, daimî bir memlekete gideceksiniz. Öyle bir memleket ki, bu memleket ona nisbeten bir zindan hükmündedir. ”[1] hakikatine bütün hücrelerimiz ve hissiyatımızla şâhit olacağız.

Ölüm imandan mahrum olanlar için bütün sevdiklerinden ebediyyen ayrılmalarına, yalancı dünya cennetlerinden çıkarılıp, yalnızlık içinde zindan-ı mezara konulmalarına sebep olurken, ebedî azap vesilesi olan cehennem kapılarını o bedbaht güruha açan bir anahtardır. İman ve Kur’an ehli için ise öteki âleme gitmiş sevdiklerine, dost ve ahbaplarına kavuşmaya vesiledir; ebedî mutluluk âlemine seyahate vasıta olan pasaport hükmündedir. Öyleyse Başta Habibullah, bütün ahbabın, kabrin öbür tarafındadırlar. Burada kalan bir iki tane ise, onlar da gidiyorlar. Ölümden ürküp, kabirden korkup başını çevirme. Merdâne kabre bak, dinle, ne talep eder? Erkekçesine ölümün yüzüne gül, bak, ne ister. ”[2] ifadelerindeki nurlu çağrıya kulak verip hayatımızı yeniden gözden geçirmeliyiz; sevdiklerimizle cennet ve beka boyutlu bir hayatı yaşamak için dünya imtihanından yüzümüzün akıyla çıkmanın yollarını araştırmalıyız.

Ey muhterem babam, mademki hakikat budur; sürekli kederlenmek yerine, kelâm-ı ezelide “Bilin ki, Allah'ın dostları için ne bir korku vardır, ne de onlar mahzun olurlar. Onlar iman eden ve Allah'ın emir ve yasaklarına karşı gelmekten sakınan takva ehlidir. Dünya hayatında da, ahirette de onlar için müjde vardır. Allah'ın sözlerinde değişiklik olmaz. En büyük kurtuluş işte budur. ”[3] diye beyan buyurulan İlâhî müjdeye liyakat kesbetmeye çalışacağım ve ötelerde de inşallah elini öpmekle şerefleneceğim. Burada olduğu gibi orada da lütfen bana Fetih Sûresini okumayı unutma…

 

 

 

[1] Sözler, Onuncu Söz; Nursî, Bediüzzaman Said.

[2] Sözler, On Dördüncü Söz; Nursî, Bediüzzaman Said.

[3] Yunus Sûresi, 10: 62-64

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
2 Yorum