1. YAZARLAR

  2. Hasan TANRIVERDİ

  3. Ölüm olmasa, hayat ölürmüş-1
Hasan TANRIVERDİ

Hasan TANRIVERDİ

Yazarın Tüm Yazıları >

Ölüm olmasa, hayat ölürmüş-1

A+A-

“Anne ile çocuğu arasındaki ilişki daha çocuk doğmadan başlamıştı. Anne çocuğuna dokunmasa da karnını tuttuğunda, aralarında ruhsal bir iletişim kuruluyordu. Bebeklerin ara sıra tekmelemesi bu ilişkinin göstergesiydi. “

“Ne gariptir ki; anne karnında bir avuç yere sığan insan, dünyaya sığamıyordu. Sonunda ise bir metre karelik yer bile ona bol gelecekti.”

Bütün yiyecekler,  annenin dişleri arasında lezzetli bir şekilde öğütüldükten sonra, “Ne oluyoruz?” demeye kalmadan, yemek borusunda sessizce ilerlediler. Bir süre sonra mideye ulaştılar. Midedeki sindirim işlemi ağızdan daha farklıydı. Burada çok kuvvetli asitler devreye girdi. Midenin salgıladığı sıvılarla besinler iyice eritildi.

Ancak burada çok önemli bir detay vardı; o da midenin kendisi de yapı olarak etten oluşmuş iken, nasıl olup da tıraş bıçağını bile eritebilen bir asit,  midenin kendisine zarar vermiyordu? Bu da insan vücudundaki benzersiz hikmet örneklerinden biriydi. Gerçek şuydu ki; onu yaratan yüce kudret sahibinin korumasıyla, içindeki girintili çıkıntılı duvarların derinlikleri sayesinde kendi kendini sindirmiyordu.

Mide bu besinleri mikser gibi karıştırdı, eritti ve vücuda yarayışlı maddelere ayırdı. Sistem tarafından faydalı olanlar emilmek üzere bağırsaklara gönderildi. İşe yaramayanlar ise, dışarı atılmak üzere kalın bağırsaklara havale edildi. Bu ve benzeri besin maddeleri, aynı serüveni her insanda olduğu gibi babanın midesinde de yaşamaktalar ve hayatın devam ettiği her gün yaşamaya devam diyorlar.

Aslında meyvelerin, sebzelerin ve tüm besin maddelerin kaderiydi bu. İnsanlar tarafından yenilmekle bitki mertebesinden, insan mertebesine çıkıyorlardı. Bilemiyoruz, belki onlar da fıtri olarak dualarıyla bunu istiyorlardı.

Doğrusunu söylemek gerekirse; ben de bu fikirdeyim. İnsan dâhil bütün canlıların hal lisanlarıyla yaptıkları dualarının yükselme üzerine olduğu kanaati bende ağır basıyor. Bu ilahî bir kanundur. Hiçbir varlık durağanlığı sevmez. Hepsinin de eğiliminde bir üst basamağa çıkma kabiliyette olmasının yanında, her harekette bir lezzet vardır. Kabiliyetleri ise, onların fıtri duasıdır.

Bu işlemler nasıl gerçekleşmekte ve midedeki bu koruyucu ortam nasıl oluşmaktaydı? Midedeki hücreler kendi kendilerine bu maddelerin üretimini yapmaya karar vermiş ve bir şekilde koruyucu maddelerin formülünü bulmuş olabilirler miydi? Bu varsayım, aklı olan insanların kabulleneceği durum değildi. İşte bu konu ilim, irade ve kudret sahibi yüce Allah’ın marifet sanatının inceliklerine giriyordu. O yüce kudretin marifet ve sanatlarını okuyarak ancak olayın içindeki sırlara vakıf olunabilirdi.

Hücrelerin böyle mükemmel bir görevi ifa edebilmeleri için nasıl bir donanıma sahip olmaları gerektiğini düşünebilmek bile ayrı bir bilim dalıydı. Böyle bir harika yapıyı gören insan, neredeyse midedeki görevli hücrelerin özel bir üniversitede tahsil yaptıklarını bile düşünecek hale geliyor. Bu sorunun başka cevabı ne olabilirdi ki? Her şeyi yaratan ilim irade ve kudret sahibi biri olmalı ve her varlık onun emir tahtında hareket etmeliydi ki, böyle bir mükemmel bir sistem işleyebilsin.

Öncelikle sindirim sisteminin, düzenli çalışmasında gerekli olan maddelerin üretimi için midedeki görevli hücreler, mideye intikal eden besinleri çok iyi tanımalıydılar ki, bu besinlerin sindirilmesi gerektiğinin şuurunda olmalıydılar. Aynı hücrelerin sindirim için asit gibi bir maddeye ihtiyaçları olduğunu bilmeleri gerekiyordu ki, mideye intikal eden gıdaların eritilmesi için, ince hassas ölçülerde asit salgılansınlar.

Dahası hücrelerin, en uygun asidin formülünü bulup, bu formül doğrultusunda üretim yapmaları hayati önem taşıyordu. Koruyucu maddenin üretimi için, birtakım hücrelerin, bu asidin midenin kendisine zarar verebileceğini tespit etmeleri, sonra da bu hücrelerin asit örneklerini alıp, laboratuvarda incelemiş ve asidin zararlı etkisini durduracak formülü geliştirmiş olmaları gerekirdi.

Midemiz, yediğimiz besinleri sindirmek için özel bir asit bileşeni salgılayarak gıdaları bağırsaklarda sindirilebilir hale getirir. Fakat asit oranı artarsa midede gastrit, ülser gibi rahatsızlıklar ortaya çıkar. Asit oranı azalırsa, bu sefer hazımsızlık problemleri yaşanmaya başlar. Eğer asit yemek borusundan kaçarsa bu sefer de reflü gibi hastalıklar görülmeye başlanır.

İşte mide tüm bu dengeleri kendi doğal yapısıyla mı kuruyor, yoksa ilahî bir kudret, ilim ve irade mi bu sistemi idare ediyordu? Bütün mesele buydu. Akıl ve şuur sahipleri için kabullenilebilecek en uygun seçenek de buydu. Aksi takdirde sindirim sistemindeki her hücreye ilim, irade ve kudret verilirse, ortaya çıkacak karmaşanın tasavvurunu dahi yapmak zordur ki, bu da hayatın sonu olurdu.

Bu arada unutmamız gereken önemli bir nokta daha var; midenin salgıladığı bu asidin bir damlası dahi odamızdaki halıda koca bir delik açabilecek kadar etkili olması hayli dikkat çekicidir.  Herhangi bir formül hatasının, midenin kendi salgıladığı asitler tarafından eritilmesi anlamına geleceği halde, ancak mideye hiçbir zarar vermemeleri, yine ilahî kudretin bir mucizesi olmalıydı.

Besinler, anne ve babanın midesinde tabi tutuldukları muamele sonucu, sulu bir pelte kıvamına getirilmiş, sadece tek tarafa açılan bir kapaktan geçerek, onikiparmak bağırsağına, buradan da incebağırsağa iletilmişti.

Böylece, karbonhidratlar -basit şekerlere, proteinler -aminoasitlere, yağlar da gliserol ile yağ asitlerine ayrışarak emilmeye hazır duruma geldiler. İncebağırsakta bulunan emici hücrelerin görevi emilmeye hazır besin moleküllerini yakalamak olduğundan, onlarda üzerlerine düşen görevlerini tam ve kusursuz olarak yaptılar.

Sıra bu besinlerin emilmesine gelmişti. Annenin incebağırsağının iç yüzü son derece girintili ve çıkıntılı bir yapıya sahipti. Bu girinti ve çıkıntıların üzerinde de mikroskobik pompalar bulunuyordu. Bu pompalar emici hücrelerdi. İşte bu hücreler vücudun ihtiyacı olan besinleri yakalıyor ve bağlı oldukları kan damarlarına pompalıyorlardı.

Kanda, hazır bekleyen alyuvarlar, kusursuz işleyen bir sevkiyatla çeşitlerine göre tasnif edilmiş bu besinler kandaki alyuvarlara yükleniyor. Ardından sevkiyat başlıyor, kendilerine nerede ihtiyaç varsa oraya gönderiliyorlardı. Bu sistem mükemmel çalışıyordu. Her hücre görevini emredildiği gibi kusursuz yapıyordu.

Vücudunuzun hangi bölgesinin, hangi besine ihtiyacı varsa, ancak mikroskop ile görülebilen bu küçük varlıklar bunu biliyordu. Beyin hücrelerimizde kullanılacak parçalanmış şeker veya kas hücrelerimizde kullanılacak bir aminoasit, kemiklerimizin ihtiyacı olan kalsiyumu gerekli yerlere düzenli bir şekilde aksatmadan zamanında ulaştırıyorlardı. Sindirim sırasında yapılan bu işlemlerin tümü, eksiksiz ve kusursuz bir düzen içinde gerçekleşiyordu. Hiç karışıklık çıkmadan işleyen sindirim sistemindeki kusursuz tasarım, ilim irade kudret sahibi yüce bir zat tarafından düzenleniyor ve idare ediliyordu.

İnsan bedeninin kapkaranlık derinliklerinde gözü, kulağı olmayan, düşünen bir beyni ve şuuru bulunmayan hücrelerin, böylesine kusursuz sistemler içinde yardımlaşarak çalışmaları, Allah'ın üstün yaratışının sonuçları olmalıydı. Maddenin yapı taşları olan tüm hücreleri, sahip oldukları özelliklerle birlikte yaratan, eşi ve benzeri olmayan ilim, irade ve kudret sahibi biri vardı ki; akıl ve şuur sahibi düşünen insanlara, kendi bedenlerinde yarattığı bu gibi muhteşem çalışan sistemlerle gücünün ve kudretinin sınırsızlığını gösteriyordu. Adeta insanlara: “Görmüyor musunuz, vücudunuzdaki bütün zerreler dâhil, kâinat bana itaat ediyor, siz nasıl beni inkâr ederek isyan edebilirsiniz?” diye soruyor.

Bütün bu işlerde görev alan organların beyinleri yoktu, akılları ve düşünceleri de yoktu. Aldıkları maddeleri ayırt etmelerini sağlayacak zekâları ve bilgileri de yoktu. Ancak buna rağmen insan için neyin faydalı, neyin zararlı olduğunu ayırt edebiliyorlar ve lüzumuna göre gerekli olanları alıp, gereksiz olanları ise vücuttan atıyorlardı. Hurda haline gelen işe yaramaz maddelerin atılması için de ayrı bir harika sistem kurulmuştu. İnsanoğluna verilen akıl ve şuur bu muhteşem sanatı doğru okumak için olmalıydı.

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.