1. YAZARLAR

  2. Ramazan BALCI

  3. Nurcular hakkında büyük oyun nasıl bozuldu
Ramazan BALCI

Ramazan BALCI

Yazarın Tüm Yazıları >

Nurcular hakkında büyük oyun nasıl bozuldu

A+A-

Geçen haftaki yazımda 1944 yılı Haziran ayında Denizli Mahkemesinin Risale-i Nurlar hakkında verdiği beraat kararının Yargıtay tarafından onaylandığına işaret edilmişti. Ancak hukuk her zaman kendi kuralları içerisinde işlemedi.

Üstad Bediüzzaman, Emirdağ’da zorunlu ikamete tabi tutulduktan hemen iki yıl sonra Denizli’de berat ettiği suçlamalardan kanunsuz olarak tekrar göz altına alınmış, can çekişen tek parti zulmünün son kez kurbanı olmuştu. Afyon hapsi olarak bilinen bu işkence iki yıl sürmüş, mahkeme kararları temyiz mahkemesi tarafından sürekli bozulmasına rağmen, Afyon mahkemesi mahkeme tarihini sürekli erteleyerek hukuksuz olarak verdiği iki yıllık hapis cezasının dolmasını sağlamıştı. 20 Eylül 1949 tarihinde mecburen tahliye edildi. Temyiz mahkemesi ile Afyon mahkemesi arasında dosyalar gelip giderken 1950 seçimlerini kazanan Demokrat Parti genel af ilan etti.

Afyon Mahkemesi şahıslar için af kararına uyarken Risale-i Nurlar hakkında keyfi bir şekilde toplatma kararı aldı. Temyiz mahkemesi bu kararı da bozdu.  Hukuk savaşı 1956 yılı Haziran ayında nihayet 8 yıl sonra kazanıldı. Bütün Nur Risaleleri sahiplerine iade edildi. Hukukta muhkem kaziye (tekrar davası konusu yapılamayacak kesin hüküm) denilen beraat kararı ile artık Risale-i Nurları kovuşturma imkanı kalmamış oldu.
1960 darbesi sonrasında geçen hafta ele aldığımız şekilde takipler yapılmış, bir çok yerde Nur talebeleri tutuklanmıştı. Ama bu yazıda biz gayretli bir Yargıtay başkanının hukuk anlayışı üzerinde duracağız.

NURCULAR NASIL MAHKUM EDİLİR?

1966 Mart’ında Yargıtay başkanlığına seçilen İmran Öktem, adli yılın açılışında oldukça heyecanlı bir konuşma yapmıştı. Bu heyecanının sebebi, Yargıtay’a aldırdığı Risale-i Nurlar hakkındaki yasaklama kararıydı. Konuşmasının hemen tamamını bu konuya ayırdı. Akla hayale gelmeyen iftiralar attı. Yapılan işin hukukla uzak yakın bir ilişkisi yoktu. Bir cümlesinde muhkem kaziye prensibine işaretle; “Nur Risaleleri ile ilgili bazı ceza kovuştur¬maları beraatle neticelenmiş ise de ceza hukuku bakımından nerede ve ne zaman hangi şartlarla muhkem kaziyye bahis konusu olacağını ceza huku¬ku ile uğraşan hâkimler çok iyi bilirler” demiş açıkça keyfi davrandığını ifade etmekten kaçınmamıştı.

Öktem’in verdiği müjdeye göre “20 Eylül 1965 tarihli bu karar Nurculuğa ait kitapları muhtelif şahıslara okumanın veya vermenin, bu su¬retle nurculuk propagandası yapmanın Türk Ceza Kanunu'nun 163 üncü maddesinde yazılı suçu teşkil etmekteydi.” Artık tüm Türkiye’de bir koldan emir alınmışçasına insanlar ihbar edilecek, evler basılacak, her gün radyolar “Nur ayini yapan bir grup insanın suç aletleri takke ve tesbihlerle birlikte” yakalandığı haberini verecekti.
Yargıtay başkanı boş durmuyor “Tanrıyı insanların yarattığı” iddiasını hukuk adına ileri sürmekten kaçınmıyordu.

Müslümanlar mazlumdu. Zulme taraftar olmaz, zulüm yapmazlardı. Nevarki insanların ezeli hakikat olan ölümden kurtulma çareleri yoktu. İmran Öktem, 3 Mayıs 1969 tarihinde vefat etti. (Şimdilerde yaşanan olaylar ile şeksiz şüphesiz anlaşıldığı kadarıyla Ergenekon’un o dönemdeki zinde güçleri bu ölümü yeni bir fırsata çevirecekti.)

İMRAN ÖKTEM’İN CENAZE NAMAZI

3 Mayıs 1969 tarihinde yaşananları Devlet Bakanı Seyfi Öztürk şöyle anlattı:
“Cumhuriyet Hükümeti olarak askerî merasim hazırlanmış, kortej tesbit edilmiş, Dışişleri Bakanlığı Protokol Genel Müdürü vazifelendirilmişti. Devlet protokolü yapılacaktı. Cenaze namazı, emniyet tedbirleri açısından Hacıbayram yerine Maltepe Camisi’ne alındı. Öğle namazından sonra camiden çıkan bir grup insan, “münkirin namazı kılınmaz” diye bağırdı. Tarihimizde enteresan olarak yalnızca Abdullah Cevdet için böyle bir hâdise geçmişti. Bu ikincisiydi.

“Karşılıklı ‘yuhlar’ çekildi. Bir taraf ‘Atatürk geliyor’ diye hamle yapınca karşı taraf da ‘yuh’ diye yürüdü. Bunlar elli ya da yüz kişilik bir topluluğun arasında karşılıklı cereyan eden bir olaydı. Zabıta kuvvetleri iki, üç sıra halinde birbiri üzerine yürüyen topluluğun arasına girdi ve camiden çıkan cemaati camiin duvarına doğru itti. Bir arbede olmadı. Polisin müdahalesi ile mütecavizlerin bir kısmı dışarı çıkarıldı bir kısmı da yakalandı. Maltepe Camisinin batı tarafında tümsek tepenin üzerine çıkan 100 - 150 kişilik diğer bir grup arasından da yine ‘yuh’ diye elleri ile hareket yaparak bağıranlar oldu. Toplum polisinin bir kısmı oraya sevk edildi. Orada bulunanları da dağıtmak suretiyle hadise sonuçlandırdı.

“Cami imamı ve müezzini mazeret iznine ayrılmış, Gülhane Hastanesinden hoca getirilmişti. İmam cenazenin başında sarığı ile vazife yapacağı sırada, gayret sahibi biri, -  Hıfzı Gözübüyük-  imamdan önce davranıp namaza başladı.
İmam orada. O cemaat toplu halde namazını kıldılar. O sırada CHP başkanı İnönü’nün etrafında bulunan kendi partisine mensup mebuslar, senatörler, gençlik kollarından bâzı kimseler ile bir General bir elinde sopası, bir elinde tabancası, İsmet Paşa’yı kurtaran bir kahraman rolüyle sahne aldı.
“Vururum yoksa, bu memleket sahipsiz değil...” diye bağırıyordu.
Fikir kulüplerinden gençler ve senatörler ortamı germiş, bizzat senato başkanı eliyle “siz nasıl Hükümetsiniz, ektiğinizi biçiyorsunuz, işte irtica, görün” tarzında hükümet üyelerini suçlamaktaydı.
Oysa Ankara valisi, Emniyet Umum Müdürü, Ankara Emniyet Müdürü, Ankara Savcısı vazifeli olarak bulunmaktaydı, ayrıca polis şefleri 600 resmi, 200 sivil polis ile birlikte olaya müdahale etmişti.

“Gazeteler her zamanki gibi olayı abartarak çarpıtmışlardı. Güya yüzlerce insan birbirine girmiş cenazeye saldırılmış, muhalefet partisi Genel Başkanını büyük tehlikeden kurtarmak için, bir generalimiz  silâh çekerek kalabalığı yarmış, “Bu vatan sahipsiz değildir” diye bağırıp, Garb Cephesi Komutanını kurtarmıştı. Ancak ortada burnu kanayan bir tek insan yoktu.
 
“Oyun sahneye konmuştu. Hemen sol gruplar bayrağı ele almışlardı. Bakanlara ‘yuh’ çekenler, Türk zabıtasına, hükümete sövenler, Başbakan'ı ‘yuhlayanlar’; Cenaze alayı tam bir şova döndü. Kızılay'daki Atatürk Anıtının önünde bir genç –devrimci!- ikinci bir Kurtuluş Savaşı vermekten söz etti. Emperyalizme karşı Devriş Vahdeti, Said-i Nursî torunlarından bahsetti, Hükümete yuh çektirdi. Cenaze bir tarafta kalmıştı. Cenazeyi biran evvel ebedî istirahatgâhına emanet etmek vazifesini hatırlayan yoktu.
Zafer Anıtının önünde aynı nahoş hareketler, sol sloganlar, tekrar edilerek Hukuk Fakültesine gelindi, orada da bir konuşma yapıldı.  Cebeci'ye intikal ederken, yolda belediye otobüsleri durduruldu. İçlerindeki yolculara ‘inin aşağı, biz bineceğiz’ dendi. Zabıtanın müdahalesi ile bunlara yeni otobüsler bulundu.
Kabrin başında bir hâkim tarafından ‘Bu mücadele, ilerici gerici mücadelesidir’ tarzında siyasi bir konuşma yapıldı. Cumhurbaşkanı'nın çelengi atıldı. Başbakanın, Hükümet âzalarının çelenklerine hakaretler edildi. Bu cenazeden siyasi istismar yolu ile nemalanmak isteyenler vardı. Hâdiseleri hukukî sınırından taşırıp, memlekette huzursuzluk yapmak isteyenler vardı.

“Gazeteler zinde güçleri göreve çağıran neşriyatlar yapıyor, heyecan dalgası tüm yurda yayılmak isteniyordu. İnönü, bu hadisenin tam bir 31 Mart hadisesi olduğunu ileri sürerek Hareket Ordusu’nun İstanbul işgaline gönderme yapıyordu. Ayrıca devlet kurumlarında büyük bir tasfiye yapılmalıydı. Bu hareket Nurcuların işiydi. Diyanet işleri başkan vekili Yaşar Tunagür'ün ve bütün Ankara imamlarının önceden haberleri vardı. Bunlar derhal görevden alınmalıydı.
İki gün sonra 7.5.1969 tarihinde başlarında, Yargıtay, Danıştay, Sayıştay başkanları ve üyeleriyle hemen her derecede hâkimler, olmak üzere 10 bin Ankaralı uzun bir yürüyüş gerçekleştirdi.”

HÜKÜMET DERHAL İSTİFA ETMELİDİR!

60 darbesinin ölümüne kadar senatör atadığı bir cunta üyesi olan Ahmed Yıldız’ın, her konuşmasında hedefinde Nurcular vardı. Yine tarihi bir fırsat hazırlandığının farkındaydı. Oldukça ateşli bir konuşma yaptı:

“3 Mayıs günü Cumhuriyet tarihinin en utanç verici gericilik ayaklanmasına tanık olduk. 42 yıl ulusuna şerefle hizmet ederek bütün kademelerden başarı ile geçmek suretiyle Türkiye Cumhuriyetinin başyargıcı olma mutluluğuna ulaşmış, inanmış bir devrimci olan Yargıtay Başkanının cenaze namazına yapılan hayasızca saldırı Türklüğe ve Müslümanlığa yakışmayan büyük bir ayıp olarak tarihe geçecektir.
(Tanrı’yı insanlar yarattı) Bu türden sözler eski Türklerce tanınmış, Türklerce söylenmiştir. Tasavvufta Tanrının yüceliğini kavrama anlamına söylenmiş bu sözü Tanrı inkârı şeklinde söylemek düpedüz bir bühtandır.

“Eski Yunan bilgininin sözlerini, bir Türk düşmanından uydurma bir dinsel lider türetip onun Peygamberlik iddia eden beyanlarına kutsallık veren insanlara söylenmiştir. Gerçekten söyliyeceği çok daha gıyabi hakikatler olduğunu, fakat şimdilik bu kadarını söylemeye izin aldığını, vahiy geldiğini yani, risalelerinin Kuran olduğunu, gökten indiğini, kitaplarıyla İkinci Dünya Savaşına girmeyişimizi sağlayarak Peygamberimizden üstün mucizeler yarattığını, geleciğinin Kuranda yazılı olduğunu, Nur Süresinin, Nurcular için olduğunu kitaplarında yayan bir kimsenin arkasından bilerek gidenlerin Müslüman sayılamayacağını, devrimci, haysiyetli gazetelerde ve hattâ din ticaretini yapan organlarda bile yazdım ve aksini iddia edenleri tartışmaya çağırdım, yanaşmadılar.

“İmran Öktem de bu sapıklığa değindiği için saldırıya uğradı. Yoksa o da inanmış, gerçek bir Müslümandı. Din tüccarlığı yapmazdı. O nutkundaki şu sözlere bakın  ‘Esasen biz hukukçular için samimî ve iman sahibi bir insan makbul ve muteberdir.’ diyor Sayın Öktem. Ama aynı zamanda ‘meczuplar ve din bezirganları hüsrana uğrayacaktır’ diyor, işte bu sonuncusu kızdırıyor. Gerçek Türk’e ve namuslu Müslüman’a yaraşan nice güzel sözleri söyleyen yüce yargıcın hâtırası önünde saygı ile eğilmeyi bir borç bilirim.
Belirttiğimiz kişilerin katıldıkları bir cenaze törenine saldırmaya yeltenenler bu cesareti nereden alıyorlar? Lâik Türkiye Cumhuriyetinin Başkentinde bir cenaze namazını bir avuç gerici kaba kuvvet saldırısından koruyamıyacak ölçüde devletimiz acze düşürülmüştür. Hacıbayram Camiinde kılınması kararlaştırılan cenaze namazını, gerici saldırısından korkma sonucu devlet haysiyetini kara kuvvete çiğneterek Maltepe Camiine nakletmekle verilen müthiş taviz saldırganları cesaretlendirmiştir.
Bu hükümet, bu tutumu ile Atatürk Cumhuriyetini yönetme niteliğini yitirmiştir. Devletin haysiyetini çiğnetenler bir gün bile koltuklarında oturmamalıdır. Hükümet, Devletin haysiyetini kurtarmak için derhal çekilmelidir.”(1)  

İKİNCİ BİR 31 MART YA DA KUBİLAY OLAYI PLANLANMIŞTI

Gerek İnönü gerekse cuntayı temsil eden Milli Birlik Grubu üyelerinin planları öncelikle ikici bir 31 Mart olayı planlayıp demokratik rejimi askıya almaktı. Madem ortada bir irtica kalkışması vardı, elbette hükümet çekilmeli Asker idareye el koymalıydı. Bu gerçekleşmez ise ortada ikinci bir Kubilay olayı vardı. Hatta Ahmed Yıldız’a göre “O zamanın kaba, gerici saldırıları bu ölçüde pervasız değildiler”, demek durum daha acildi!
Derhal istiklal mahkemeleri kurulmalı, sivil muhalefeti temsil eden yüzlerce Nur talebesi toplanmalı içlerinden yirmi otuzu idam edilmeliydi. Şartlar hazırdı ve yüksek yargı bu olayın tarafı haline getirilmişti.
Bugün bazı hissi değerlendirmeler olsa da, dönemi itibarıyla Adalet Partisi’nin demokratik bir duruşu vardı. Açıktan olmasa da özellikle 60 cuntasının temsilcileri olan Milli Birlik Grubu’nun Nur talebelerini imha için başlattıkları bir çok girişime engel olmuşlardı.

KANUNSUZ SUÇ, SUÇSUZ CEZA OLMAZ

Eskişehir milletvekili, Devlet Bakanı Seyfi Öztürk, darbe heveslilerine bu gün için de takdirle karşılanacak bir hukuk dersi verdi:

“İrtica meselesi üzerinde çok konuştuk. Herkesin kendisine göre bir tarif yapması mümkün değildir. Biz şahsi ve keyfî idare devrinde değiliz. Türkiye'de Anayasa var, kanunlar var. Kanunsuz suç, suçsuz ceza olmaz. Cezayı hissimize göre, fikrimize göre veremeyiz. Eski Çin kanunlarında olduğu gibi, Milâttan 3000 sene evvel bir şahsın suçundan dolayı bir kabileyi topluca mahkûm etmek hali bugünkü modern hukukta yoktur. Suçlu kimse, cezayı o çeker. Binaenaleyh Camiin avlusunda 15 kişi, 20 kişi, 30 kişi falanın naşına, filân muhterem zatın naşına “yuh” çekti, hakaret etti, tecavüz etti ise Ceza Kanunumuzda bir madde var mı? Bakarız. Türk Ceza Kanununun 178 nci maddesi vardır. Bu madde gereğince 13 tane hâdise maznunu yakalandı, bağımsız Türk hâkimine teslim edildi. 9 tanesi tevkif edildi. 

“Zabıtanın yapacağı vazifenin şekli ve ağırlığı fiillerin ağırlığı ile mütenasiptir. 5 kişi, 10 kişi yuh çekti diye zabıta silâh istimal etmez. Sadece o topluluğu alır, oradan uzaklaştırır. Bunu yapmıştır. Suçluları yakalamıştır, adalete teslim etmiştir. 
Bunun dışında ne isteniyor? Şimdi ona gelelim: “Türkiye Cumhuriyeti sahipsiz.” Muhterem arkadaşlarım, Maltepe camiinin avlusunda 5 - 10 insanın nahoş nidasına bakıp ta, “Türkiye sahipsiz” derseniz, evvelâ Türkiye hakkında inancınız yok derim. Türkiye'ye inanmıyorsunuz derim. Türk Devletine inanmıyorsunuz derim. Bizler neyiz, sizler nesiniz? Sahip değil misiniz? Türk Milleti Türk Devletine sahip değil mi? Yani, Türk Devletini, Türk Milletini, Maltepe Camiinin önünde bağıran, çağıran sadece 5-10 kişi mi temsil ediyor, öyle mi zannediyorsunuz? Ve oradaki bir üzücü hâdisenin faillerini alıp da topyekûn Türk Milletine “siz gericisiniz”, veyahut şusunuz, busunuz demeye, bu tarzda mânaya gelecek davranışlarında bulunmaya hakkınız var mı? Asla yoktur arkadaşlar. Olamaz. Türk Milleti işiyle gücüyle meşgul, Türk Milleti, devletinden emin, devletin gücünden emin. Hükümetinden emin, Parlâmentonsundan emin, en nihayet kanunların eşit tatbik edildiğinden emin. Onun için kendi kendinizi sıkıntıya sokmanıza ve kendi bünyenize lüzumsuz huzursuzluğu indirmenize hiçte ihtiyaç yok.”

YÜKSEK YARGI SİYASETE BULAŞIRSA

“Muhterem arkadaşlar, bâzı meslekler his, fikir ve düşünce bakımından hususiyet arz ederler. Bir misal vereceğim; Kıbrıs'ta bir doktor binbaşıyı anlatacağım. Karısı çocukları ile banyolukta Rumlar tarafından şehid edilirken, bu vatanperver, meslek aşkıyla dolu binbaşı doktorumuz, yaralı bir Rumu hastanede tedavi etmekteydi. Hislerine mağlub olmaması lâzım gelen bâzı meslek erbabı vardır. Bunların başında hâkimler gelir, doktorlar gelir.
Binaenaleyh, bir hakim kardeşini öldüren katili, muhakeme edecek, bizzat kendisine yapılan bir tecavüzü muhakeme edecek. Hâkimler hiçbir zaman reaksiyoner olmazlar. Hâkimler meselelerin daima üstünde ve dışında olurlar.
“Hükümetin tutumuna karşı hâkim protesto yürüyüşü yapmalıdır, yapması doğrudur” gibi hava içinde konuşursanız; o zaman, Anayasa müesseselerini hakikî yerinin dışına çıkarırsınız. Bu da işte memleketi kaosa götürür.
Bakınız, onun için diyorum ki; meseleleri soğukkanlılıkla mütalâa etmek lâzım, meseleleri hukukun içinde, meşruiyetin sınırı içinde mütalâa etmek gerekir. Hukukun dışında hisle meseleleri değerlendirirsek CHP’nin arzusuna göre 100 kişiyi mahkûm etmek, Millî Birliğin arzusuna göre 10 kişiyi asmak, falanın arzusuna göre 50 kişiyi sürmek gibi bizim elimizde bir hüküm yok. Biz hisse göre hüküm vermeyiz, biz hüküm veren merci değiliz.”(2)

TARİH HEP TEKERRÜRDEN Mİ İBARETTİR?

Nur talebeleri anarşinin, sokak hareketlerinin karşısında olmuştur. Hele bir ölünün ardından olay çıkarmak gibi basit işlere bulaşmazlar. Şayet bulaşacak olsalardı, o şahıs o iftira dolu konuşmaları yaptığı sırada bulaşırlardı. Bu olay tamamen gizli komitenin bir tertibiydi.

İşin ayrıntısı bir yana benim gibi 50 yaşını geçenler geriye baktıklarında aynı oyunun en az 50 defa sergilendiğini göreceklerdir. Nasıl da aynı senaryoyu hiç korkmadan uygulamışlar. İzah mizahı bozmasın diye burasını açık bırakıyorum! Bu millete niçin bu kadar düşmanlık ederler?

Sonuç itibarıyla geçmişte yaşanan olumsuz olayların hemen tamamının, yüksek yargının tarafsızlık ilkesini göz ardı ettiği dönemlerde yaşanmış olması bir tesadüf değildir. O yüzden güncel olarak tartışılan Anayasa reformu, tarihin bunca acı tecrübelerini tekrar yaşatmamak için mutlaka geliştirilerek gerçekleştirilmelidir.
Hukuki düzenleme yapılmadığı sürece, gizli komiteler kaldıkları yerden aynı senaryoyu sahnelemeye devam edeceklerdir.

DİPNOTLAR:
1-C. Senatosu, 6/5/1969, Birinci Oturum, Tabiî Senatör Ahmed Yıldız’ın konuşması, (konuşmaların yalnızca ilgili bölümleri kısaltılarak alınmıştır R.B.)
2-C. Senatosu, 6/5/1969, Birinci Oturum; Devlet Bakanı Seyfi Öztürk’ün konuşması, (konuşmaların yalnızca ilgili bölümleri kısaltılarak alınmıştır R.B.)

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
4 Yorum