1. HABERLER

  2. ÖZEL

  3. Nur Talebeleri, Said Nursi’den hızlı ve net tepki verme dersini almalı
Nur Talebeleri, Said Nursi’den hızlı ve net tepki verme dersini almalı

Nur Talebeleri, Said Nursi’den hızlı ve net tepki verme dersini almalı

​Metin Karabaşoğlu ile yapılan röportaj serisinin yedinci bölümü…

A+A-

Risale Haber-Haber Merkezi

Röportaj: Şener Boztaş (Alternatif Bakış-TV 111)

BU OLAYDA DA RİSALE-İ NUR’UN İKİ MUARIZIYLA YÜZ YÜZE GELİYORUZ

“Mücerret La İlahe İllellah kelime-i tevhidi kâfi midir tek başına? Muhammedun Resulullah demeden sadece La İlahe İllellah necata sebep midir, yeterli midir?” Bu soru Bediüzzaman’a da soruluyor. Ve Üstad hazretleri buna bir cevap veriyor. Daha sonra Fethullahçıların da bunu diğer mevzularda olduğu gibi istismar ettiğine şahit olduk. Yine bir takım insanlar onun üzerinden Üstadın bu cevabına da bir takım eleştiriler getirdiler.

Bu olayda da Risale-i Nur’un iki muarızıyla yüz yüze geliyoruz. Bir Fethullahçılığın yaptığı şekilde tamamen Risale-i Nur’daki Kur’an ve sünnet muvazenesine uygun ölçüleri, izahları ters yüz eden, cımbızla çekip kafasına göre eğip büken ve kendi yanlış arızalı çizgisini güya onunla meşrulaştırmaya çalışan bir yapı var. İkincisi buna karşı tahkik etmeden, Bediüzzaman, Risale-i Nur bunu söylüyormuş gibi anlatanlar var. Bunun içinde bir husumet bir garaz da var. Onu da unutmayalım. Açık arıyorlar. Samimi bir niyet ve nazarla bakıyor olsa “ya bu adamlar böyle diyorlar. Bediüzzaman’ın hayatı ortada, talebelerinin hayatı ortada. Buradan böyle bir şey sadır olmaması lazım. Olsa bunlarda da görmemiz lazım aynı şeyi. Galiba bir sorun var. Bu adamlar galiba suiistimal ediyor. Bir dönüp bakayım hakikaten böyle mi diyor” dese zaten mesele görülecek. Ama iki taraf da sorunlu onu söyleyeyim.

AYET VE HADİSLERİ DE SUİSTİMAL EDİYORLAR

Fethullahçılar sadece Risale-i Nur’u istismar etmiyor. Fethullahçılar siyeri de istismar etti. Hadisleri de kafalarına göre yakıp yıkıyorlar. Birileri suiistimal etti hadisleri red ve inkâr mı edelim? Bediüzzaman’ın söylediği şey var Münâzarat’ta. Bir Rafızi hadise yanlış mana verse, sorunu nerde arayacağız? Hadiste mi arayacağız, Rafızi’nin kafasında mı ayıracağız veya niyetinde mi arayacağız?

Ayetleri de suiistimal eder, hadisleri de suiistimal eder, siyeri de suiistimal eder, İslam tarihindeki tatbikatı, örnekleri, değerleri de suiistimal eder, tasavvufu da suiistimal eder. Suiistimal edemeyeceği bir şey yok. Bu topraklarda kendisini, Bediüzzaman’ın o temiz ve pak mirasının arkasına saklanarak güya savunmaya kalkan veya meşrulaştırmaya kalkan yapı, Amerika’ya gittiğinde Mevlana’yı kullanıyor. Tasavvufun belli bir cazibesi var Amerika nüfusu içerisinde. Özellikle beyazlar ve daha zengin olanları Amerikan toplumu içerisinde. Orada da Rumi Forum ismi altında bir yapılanma ve kendisine dair bir tanıtım faaliyeti oluşturuyor. Şimdi Mevlana’ya mı düşman olacağız?

Bu bir kere arıza. Onlarınki suiistimal. Ama bu suiistimalden dolayı suiistimal ettikleri, istismar ettikleri değere saldırmak da ayrı bir suiistimal. Dolayısıyla Fethullahçıların kötüye kullanımı Risale-i Nur’a hücum edenlerin doğru yerde olduğunu, iyi niyetli olduğunu göstermiyor. Onlar da kötü niyetli. Nur Talebeleri, Bediüzzaman’ın hayatta olduğu zamanda ve sonrasında sergiledikleri iman, itikat, ahlak noktasında sergiledikleri duruşa bakıp “burada bir anormallik var” demeleri Müslümanlıklarının bir gereği, Uhuvvet-i İslamiye’nin bir gereği, aklın mantığın bir gereği, insafın ve izanın bir gereği.

TAHKİK ETMEK BÜTÜN MÜSLÜMANLARIN VAZİFESİ

Bu şeyleri dile getirenlerin önemli bir kısmı da akademik camiadakiler. Kaynağa bakmak ilmin gereği. Bir adamın bir eseri var. Bu eserde yazdıkları üzerinden bir ithama maruz kalıyor veya bir değerlendirmeye tabi tutuluyorsa kaynağa gidilir bakılır

1990 yılından itibaren özellikle Risale-i Nur dairesi dışında Müslüman camia içerisindeki entelektüel ve akademik çevreden insanlarla temas halinde oldum. Çok değerli alim, entelektüel isimlerle tanıştım. Allah hepsinden razı olsun. Ama buna karşılık çok büyük hayal kırıklıklarıyla da yüz yüze geldim.

O hayal kırıklıklarının en önemlilerinden biri hiç okumadan, kulaktan duyma, suyunun suyu rivayetlerle Bediüzzaman ve Risale-i Nur hakkında anlaşılmaz bir ön yargı oluşturmalarıydı. Heidegger’i bir filozof olarak temize çıkarmak için sarf ettikleri emeği bir İslam kahramanı, bir iman kahramanı olarak Bediüzzaman için serf etmeyen insanlar gördüm. İşin o kısmı da zaten akademisyen demek, tahkik ehli olmayı gerektiriyor. Kahvedeki oturan biz emekli Mehmet amcadan ki ondan dahi normalde beklememiz lazım. Çünkü Hucurat süresinin ayeti bütün Müslümanlara hitap ediyor. “Ey iman edenler bir fasık bir haber getirdiğinde araştırın” diye. İçinizden entelektüeller araştırsın, alimler araştırsın değil. Esasen orada tahkik etmek, tahkik etmeden ön yargıyla yargılamak veya kendince böyle araştırmadan işin aslını bilmeden hüküm verip bir de bu hüküm üzerinden bir tavır geliştirmek bütün Müslümanlara yasaklanan bir şey. Orada doğruluğunu araştırın hepimizi bağlayan bir şey.

Haydi diyelim ki bunun tahkikini yapmada bakkal Mehmet Abi veya emekli Hasan amca bir akademisyen kadar hassas davranmayabilir. Veya yapmaya kalksa da neyi ne kadar yapacak? Çünkü bunun ihtisasına sahip değil. Bunu ehli ilmin, ehli ihtisasın, akademisyenlerin, entelektüellerin dahi bu kadar kolay yapabilmeleri bir kere başlı başına hayret verici bir şey.

Burada çift taraflı bir problem var. Ve bu anlamda da bakarsak güya içerden gözüküp Risale-i Nur’u kendine göre eğip bükmeye kalkan bir Fethullahçı saldırıyla yüz yüze geldiği gibi Risale-i Nur, onun üzerinden Risale-i Nur’un özüne ve aslına, Bediüzzaman’ın tertemiz, istikamet üzere olan hayatına bu defa dışardan bir saldırı. Dışardan derken Müslümanlar içerisinde ama Risale-i Nur’la kendini tarif etmeksizin, onun arkasına saklanmaksızın veya ona hücum ederek. Böyle bir tablo görüyoruz.

“LA İLAHE İLLALLAH” DİYORSAK BUNU “MUHAMMEDUN RESULULLAH”A BORÇLUYUZ

Bediüzzaman’a böyle bir soru gelmiş zamanında. Niye gelmiş? O günün şartlarını düşünürsek. Mektubat’ın yazıldığı tarih muhtemelen 1929-32 dönemi. Ağırlıklı olarak 1929 yılında Hulusi Abi Eğirdir’de yüzbaşı olarak Bediüzzaman’la tanışıyor. Görüşmeleri var. Barla’ya gidiyor. Eğirdir malum Barla’ya bağlı bir nahiye. Ama ağırlıklı olarak mektup vs. suretinde sorularla Bediüzzaman’a belli sorular soruyor. Mektubat’taki risalelerin neredeyse tamamı, bütün o mektuplar bu vesileyle yazılmış.

Hulusi abi oturuyor “Üstada bugün ne soru sorayım, şöyle bir soru sorayım.” Böyle bir şey değil. Bir ilçede, askeri birlikte görev yapan bir yüz başı. Erlerle bir teması var. Halkın içinde bir teması var. İlçe şartları içerisinde resmi olarak nispeten önemli bir pozisyonda olduğu için o ilçenin kaymakamı, valisi, milli eğitim müdürü vs. devletin pozisyonunu temsil eden insanlarla da bir teması var. Ki 30’lu yılların şartlarını biliyoruz. Harf devrimi olmuş, ezana müdahale olmuş, Türkçeleştirilmiş, medreseler kapatılmış. Ladinileştirme projesi diğer taraftan uygulanıyor.

Bu şartlarda şunu görüyoruz. Birileri deizm diyor ya. Bir şeye ihtiyaç yok. Din olur önemlidir, yararlıdır filan ama vahye ve peygambere ihtiyaç yok şeklinde. İhtimal ki Kemalizm kendisini İslam’la olan bağları ama öyle ama böyle zayıflatmayı tamamen batıdaki orta çağdan, Hristiyan orta çağdan o modern döneme dönüşümü evrensel genel geçer bir tecrübe olarak algıladığı için. Avrupa’yla İslam topraklarını Hristiyanlıkla İslam’ı birebir özdeşleştirme gibi muazzam bir mantık hatası. Ki Türkiye ve bütün alem-i İslam esasen hala daha bu mantık hatasını 200 yıldır sergileyen yerli batılıların, müstağriplerin belasını hala çekiyor.

Şimdi ihtimal böyle dönem içerisinde o aydınlanma felsefesi, modern anlayış filan çerçevesinde şartlar. Voltaire gibi adamlar “din, tanrı fikri lazımdır ama bu hümanizmin içerdiği şekilde bir şey. Yoksa vahiy getiren bir din, vahiy getiren bir peygamber o tehlikeli, sakıncalı” diyor. Deizmin özeti bu.

Ankara’da resmi tarafta böyle bir şey var. Muhtemel bunun esintileri, radyoaktif sergileri Eğirdir’e kadar geliyor. Eğirdir’deki devlet erkânın da böyle şeyler konuşuluyordur. “Tamam, Allah var Allah’a inanıyoruz, inanmak lazım, bir yaratıcıyı bilmek, tanımak önemlidir filan. Bu kadar.” İhtimal böyle bir şey. Bunun üzerine Hulusi Abi Bediüzzaman’a mektup yazıyor. “Kafi midir, bu ne demek?” diye. Böyle bir şey ortada böyle bir söylenti var.

Bediüzzaman’ın verdiği cevabın birinci paragraf Kelime-i şehadetin iki kelamı birbirinden ayrılmaz olduğudur. Birbirini ispat eder. Ben buradan aldığım dersle bir yazımda şöyle demiştim. Benim söz, ama Üstadımdan aldığım dersle söylediğim bir söz. Onu ifade edeyim. Şuydu ifade. Biz La İlahe İllellah diyebiliyorsak o Muhammedun Resulullah olduğu için diyebiliyoruz. Çünkü bunu bize, tevhit hakikatini O (asm) öğrettiği. Getirdiği, elçisi olduğu kitapla öğretti ve hayatıyla öğretti. Tefekkürüyle, sünnetiyle, zikriyle, fikriyle O öğretti bize. Biz La İlahe İllallah diyorsak bunu da Muhammedun Resulullah’a borçluyuz. Üstad da bu manayı net bir şekilde ifade ediyor. Bize bu cümleyi ilham eden izah içerisinde ne diyor? “Kelime-i şahadetin iki kelamı birbirinden ayrılmaz. Birbirini ispat eder, birbirini tazammun eder. Biri birisiz olmaz. Bu ikisi kopmaz bir bütün, ayıramazsın.”

“Bana La İlahe İllellah yeter Muhammedun Resulullah söylemeyeceğim gerek yok bu kadarı yeterli mi?” Yok, hayır, yetmez. Bu ikisi birini ispat eder, birbirini tamamlar, birbirini gerektirir, tazammun eder, biri birisiz olmaz. Madem Peygamber aleyhisselatu vesselam Hâtemü’l-enbiyadır. Hâtemü’l-enbiya hem sonunculuk manası var hem de peygamberlik hakikatinin o bütün vasıflarını en kamil şekilde üzerinde taşıyan, temsil eden manası var. Madem peygamber aleyhisselatu vesselam Hâtemü’l-enbiyadır, bütün enbiyaların varisidir. Elbette Allah’a götüren bütün yolların, Allah’a ulaştıran bütün yolların başındadır. Onun cadde-i kübrasından hariç hakikat ve necat yolu olamaz.

BEDİÜZZAMAN DAHA NE DESİN?

Daha ne desin?

Şimdi temel ilkeki koydu mu? Koydu. Ondan sonra konuşmuştuk ya birilerinin üretmeye kalktığı “yok Rusya’daki Hristiyanlar şahadete erecektir dedi” filan gibi saçma sapan böyle ithamlar üretmeye çalışıyorlar. Kastamonu Lahikası’ndaki mektup. Burada ehlisünnetin çizgisi özellikle de Eş’ari, Şafii çizgi itibarıyla itikaden, usulen, tamamen muvafık ve mutabık bir çizgi koyuyor ortaya. Bu bizim utanacağımız, saklayacağımız bir şey değil. Zaten saklanacak bir şey olsa Bediüzzaman niye koysun? Böyle bir şeye ihtiyacı yok. İki burada bir problem olsa Bediüzzaman hayattayken kaç defa saldırıya maruz kalmış risaleler. Bilirkişilere, mahkemelere göndermiş. Koca koca insanlardı onlar, alimlerdi. Onlar da bir problem görmemiş ki raporlarında böyle bir ifade edilmiyor.

Ama alıp kayıtlarından, bağlamından, özünden kopartarak, niyetiniz kötüyse zaten her türlü kötülüğü yapabilirsiniz bir kişiye veya bir metne. Orada Üstadımızın dediği gibi “arı su içer bal akıtır, yılan su içer zehir döker.” Şu bahis, şu eserler su gibiyse ama burada ne hasıl edeceğiniz sizin mekanizmanıza bağlı. Arı gibiyseniz buradan bal alırsınız, bal üretirsiniz yılan karakterliyseniz zehir üretirsiniz. Burada zehir olduğundan değil. Sorun burada olduğundan değil. Sizde yapısal bir sorun olduğundan. Sizde bir karakter ve ahlak problemi olduğundan veya zihniyet problemi olduğundan veya hepsi bir olduğundan.

Bu soruyla ilgili Bediüzzaman’ın cevabı açık ve net değil mi? Daha ne desin? Ondan sonra ne diyor Bediüzzaman? Bu genel bir hükümdür. Peygamber aleyhissalatü vesselamdan haberdar, onun tebliğine, davetine muhatap, Kur’an’ı almış okumuş, İslam’dan haberdar olmuş birisi... 1931 veya 32 yılında yazılmış bu eser. 1932 şartlarının Türkiye’sinde birileri “Muhammedun Resulullah” devre dışı kalsın istiyorlar. Çünkü arada kendi bid’atlarını yerleştirmeleri için peygambere imanı zayıflaması lazım. Hadisleri itimadın zayıflaması lazım, sünnetin devre dışı bırakılması lazım. Bunlara karşı cevabını net bir şekilde veriyor. Onun cadde-i kübrasından hariç hakikat ve necat yolu olamaz diyor. Genel ölçüyü böyle koyuyor.

PEYGAMBER AHLAKIYLA YAŞIYOR AMA PEYGAMBERDEN HABERİ YOK!

Ondan sonra ne diyor? Fakat bazen oluyor ki cadde-i Ahmediye’de gittikleri halde bilmiyorlar ki cadde-i Ahmediyedir, onun dahilindedir. Fetret meselesi vardı ya gene. Üstadımızın yine öğrettiği temel bir şeydir. Mesela Mucizat-ı Ahmediye risalesinde bunu açıklar. Efendimiz aleyhissalatü vesselamın hayatı ve sünneti, tefekkürü ve ibadeti şunu da gösteriyor. İman, İslam ile fıtrat arasındaki birebir mutabakatı gösteriyor. Fıtrat selimdir. Allah insanı kötü olarak yaratmamış. Selim bir fıtratla yaratmış. O fıtratla Kur’an ve sünnet arasında birebir mutabakat var. Zaten Efendimiz aleyhissalatü vesselam kendi haliyle, kendi ahlakıyla, kendi yaşayışıyla onu ders veriyor.

Bazen öyle adam var ki Allah temiz fıtratla yaratmış, Efendimizin hadisinde olduğu gibi. Müslüman olarak yaratıyor herkesi. Allah’ın yarattığı fıtrat temiz. Fakat İslam’dan haberi yok, Peygamber aleyhissalatü vesselamdan haberi yok. Böyle bir dünyada, Türkiye’de, Ankara’da veya Eğirdir’deki birinden bahsetmiyoruz.

Ben yirmi sene kadar önce ihtida öyküleri derlemiştim 300’e yakın ihtida öyküsü okumuştum. Mesela onlardan biri. Amerika’da büyük şehirlerinin de uzağında bir küçük kasabada belki 10 bin 20 bin nüfuslu kasabada oturan 16-17 yaşlarındaki bir kız. Hidayet yolculuğunu anlatıyor. Çevresinde bir tane Müslüman yok. Ama mesela bir yolculuğu var. Şunu görüyoruz. Bir kere zaten temiz bir fıtratı var. Fıtratı bozulmamış. Şimdi hal ve ahlak olarak baktığımızda bu kişiye diyeceksiniz ki “bu peygamber ahlakıyla yaşıyor, sünneti uyguluyor, ahlakla yaşıyor.” Neden? Çünkü peygamberin sünnetiyle Allah’ın insana vermiş olduğu fıtrat birebir mutabıktır. Ama o kişi peygamberden haberi yok.

BU TİPLERİN CEHENNEMİN DİBİNE KADAR YOLU VAR!

Sünnet kastıyla ve Hz. Peygamberi hatırlayarak onu yapmıyor. Fıtri davranıyor. O fıtrat Hz. Peygamberin (asm) sünnetiyle örtüşüyor

Temiz fıtrat zaten ona sevk ettiği için yapıyor. Bu kişi peygamberi tanıyor mu? Tanımıyor. Ama ahlakı ve davranışı peygamberin yolu içinde mi? İçinde. Şimdi böyle bir kişi için ne diyeceksiniz? Bu cehennemlik mi diyeceksiniz? Hayır. “Peygamber göndermediğimiz bir kavme azap edici değiliz” diyor ayet. Maturudi açısından bakarsak. Allah’ın varlığını, birliğini kabule diyorsa cennetliktir. Eş’ari’ye açısından bakarsak onu o şekilde tanımışsa nurun ala nur, tanıyamamışsa dahi cennetliktir ehli necattır.

Bediüzzaman bu çerçevede bir izah getiriyor. Peygamberi bilmiyor fakat gittiği yol bazıları var ki peygamberin çizmiş olduğu sünnet yolunu muhtevası içinde yer alır. Bu durumdaki kişiler, için diyor. Peygamberi tanıdığı halde, peygamberden doğru bir şekilde, sahih bir şekilde haberdar olduğu halde “bana La İlahe İllallah yeter ben Muhammedun Resulullah demem” diyenin durumu nedir? Hayır, cehennemin dibine kadar yolun var olur cevabı. Orada La İlahe İllellah yetmez. Peygamberi biliyorsa La İlahe İllallahın hakikatini de en güzel şekilde bütün insanlığa ders veren peygamber aleyhissalatü vesselam ve onun getirdiği o ilahi hediye Kur’an’ı imanla mükellefiz.

Bediüzzaman bunu da söylüyor. Buna karşılık peygamber hali, ahlakı, yaşayışı peygamberin ahlakı ve sünneti içerisinde yer alıyor şu veya bu şekilde fakat peygamberden sahih bir şekilde haberdar olmadığı için o Muhammed Mustafa aleyhissalatü vesselama iman ediyor değil. Bu durumdaki kişi için diyebiliriz ki La İlahe İllellah diyor olması ona kâfi gelir. Peygamber aleyhissalatü vesselamı tanımadığı, bilmediği için.

Bu tamamen Kur’an ve sünnet ölçüleri içerisinde açık ve net bir şey. Bediüzzaman’ın burada getirdiği izahın ehlisünnet akaidine aykırı düşen tek bir kelimesi ve cümlesi yok. “Fetullahçılar, Bediüzzaman’dan dolayı böyle söylemiş” demek bir iftiradır. Fethullahçıların mesela ne yaptıklarını gördük. Güya Hristiyanları tebliğde bulunacaklar. Eşhedü enne Muhammeden Resulullahı okumuyor ezanda nasıl olur böyle bir şey?

FETHULLAHÇILAR SUİİSTİMAL EDERKEN SEN DE BU ŞEKİLDE BİR BAŞKA HAKSIZLIK YAP!

Evet, ezan okutuyor o bölümü, “Muhammedun Resulullah” okutmuyor. Ama Bediüzzaman ezanın yasak olduğu bir dönemde Barla’da mescitte, Arapça ezan okutuyor ve sürdürüyor

Peygamber sünnetinden asla taviz vermiyor tacize maruz bırakılsa da.

Mescit kapatılıyor hatta. Ama o ısrarla onu dillendiriyor.

Evet. Niyeti o olsa hazır zaten o sıkışık şartlarda yeterli filan deyip. Bediüzzaman güya bunlara bunu öğretmiş olsa.

Bu meselede Barla’da yazılıyor. Aşağı yukarı yakın zamanlar

Aynı zaman. Ezanın yasaklandığı döneme de denk geliyor. Yasak 1932’de başlıyor. Bu da muhtemelen 32’de yazılmış bir bahis.

Normalde ehli tahkik veya ehil insan veya ikisi birden kişiye ne gerekir? Bir Fethullahçı diyor ki “La İlahe İllellah demesi yeterli dolayısıyla Muhammedun Resulullah demiyorsa da biz bir süre diyalog halindeyiz insanlarla, önemli değil. Müslüman olmasına gerek yok. Bunlar Allah’ın varlığını, birliğini kabul ediyor yeterli. İslam’ın tebliğine gelip Müslüman olmasına gerek yok Muhammedun Resulullah demesine gerek yok” diye. Çünkü bunu dediklerinde muhatap ya kabul edecek ya reddedecek. Kabul ederse zaten Müslüman kardeş olacak. Reddederse de lekum dinikum veliyedin demesi gerekecek.

Bunlar ise “olabildiğince yayılalım, ulaşalım” derdinde. Bu nasıl oluyor? Değerlerini koruyarak değil ha bire değerlerini aşındırarak, taviz vererek. Halleri bu. Burada bir ilkesellik değil sürekli bir sonuca odaklılık, kendilerince güya her tarafa ulaşacaklar. Her tarafa ulaşmaları için orada bunu söylememesi gerekiyor, burada bundan taviz vermesi gerekiyor, şunda şu noktada dik durmaması gerekiyor. O karakter zaten böyle sürekli oynayıp duruyor.

Şimdi o bunu yapıyor öbürü de soruyor. Niye böyle? Hemen “Bediüzzaman’dan ben böyle öğrendim” diyor. Nerden öğrendin kardeşim? Tamamını bilmiyor diyelim. Aldı getirdi buraya. Alsa bir kişi okusa 26. Mektup 4. Mebhas 5. Mesele. Ne diyecek? Yazıklar olsun size. Burada Bediüzzaman’ın ne söylediği apaçık ortada. “Nasıl alçakça ve şerefsizce bunu kendi arızalı, sakat amelinize ve itikadınıza mal etmeye kalkıyorsunuz? Sizin şu yaptığınız kepazelikle Bediüzzaman’ın oradaki izahının ne alakası var” diyecek ve mesele bitecek.

Ama dediğim gibi orada en hafif haliyle bazılarında tembellik var. Daha ağır olarak şu veya bu sebeple bir garaz var. Bediüzzaman’a ve Nur Talebelerine düşmanlık etmeye meyyal bir ruh haliyle tahkike gerek bulmadan mal bulmuş mağribi gibi “Bediüzzaman’ın üzerine yaz, Nur Talebelerinin üzerine fatura et.” Ve Fethullahçılar suiistimal ederken öbür taraftan Bediüzzaman ve Risale-i Nur’a bir başka haksızlığı da sen yap. Tablo bu şekilde oluşuyor.

BEDİÜZZAMAN’IN BÖYLE TİPLERE HİÇ DE YUMUŞAK KONUŞMADIĞINI GÖRÜRÜZ

Burada Nur Talebelerinin de özeleştiri yapması gerekiyor. Üstadımızın sözü var “Risale-i Nur mesleği nezihane, nazikane kavl-i leyyindir.” Evet, genel olarak budur. Davetin, tebliğin usulü ve üslubu budur ki kavl-i leyyin kelimesi Kur’an’da geçiyor. “Firavuna git” diye emrediyor Cenab-ı Hak Hz. Musa’ya. Orada geçiyor. Onu hakka davet edecek. Kavl-i leyyin ne? Yumuşak bir şekilde onunla konuş diyor. Üstat buradan hareketle firavuna dahi hakkı tebliğ etmek üzere giderken Hz. Musa’ya kavl-i leyyinle konuş dediğine göre hakkı tebliğ etmenin usulü ve üslubu nedir? Kavl-i leyyindir. Yumuşak konuşmaktır. Tamam amenna. Üstat da Kur’an’dan aldığı dersle bunu söylüyor. Risale-i Nur mesleği nezihane, nazikane, kavli leyyindir diyor.

Ama diyelim ki davette bulundunuz ukalalık yaptı, reddetti veya neyin ne olduğunu bildiği halde tağyir etmeye, bozmaya çalışıyor. Mesela sünneti kaldırıp yerine bid’aları yerleştirmeye çalışıyor ve bile isteye bunu yapıyor. İşte şu Mektubat’ın devamında gelelim 28-29. Mektuba. Mesela 29. Mektuba gelelim 6. Kısmına 7. Kısmına. Orada Risale-i Nur mesleği nezihane, nazikane, kavli leyyindir diyen Bediüzzaman’ın, bile isteye, inadına cadde-i kübrayı, sırat-ı müstakimi, peygamber aleyhissalatü vesselamın yolunu eğmek isteyen ve onun yerine modern bid’aları, kendi kafalarındaki şeyleri yerleştirmek isteyenlere hiç de öyle yumuşak konuşmadığını görürüz. Çünkü muhatap hakkın tebliğ edileceği bir muhatap değil. Hakka karşı muarız eden, hakka karşı düşmanlık eden, hakkı bertaraf edip kendi batılını onun yerine koymak isteyen bir kişi. Orada da Bediüzzaman’ın üslubu değişiyor.

NUR TALEBELERİ DAHA HIZLI VE NET TEPKİ VERİLMESİ DERSİNİ BEDİÜZZAMAN’DAN ALMALI

Bu noktada Nur Talebelerinin Üstadın hayatının bütününden, risalelerin bütününden hangi durumda nasıl davranılır neye, nasıl cevap verilir, yeterli ders alıp yerinde, zamanında gerekli tavrı ve tepkiyi koyma noktasında zayıf kaldıklarını düşünüyorum. Risaledeki böyle bir mana o şekilde suiistimal edilirken Nur Talebelerinin “ya yanlış yapıyorlar ama onlar da kardeşimiz ne yapalım? Uyarıyoruz, uyardık da. Ya bak kardeşim dedik ayıp bu yaptığınız olmuyor. Bu yaptığınız yanlış dedik. Daha ne yapalım” filan. Değil daha fazlasını yapmaları lazımdı. Teşhir etmeleri lazımdı. Açık ve net bir şekilde “Bu tağyirdir, bu istismardır, bu suiistimaldir. Böyle bir yanlış anlamadan ve uygulamadan Bediüzzaman’ı ve Risale-i Nur’u tenzih ederiz. İşte aslı budur ey ümmet” diye daha net bir tavır koymaları gerekirdi.

Bu da Risale-i Nur dairesi namına özeleştiri olarak ifade ediyorum. Ta ki bundan sonra başkaları başka türlü suiistimallere kalktığında ki kalkarlar mı? Kalkarlar. Neticede Bediüzzaman’ın şerefli bir hayatı var. Müminler nezdinde bir izzeti, bir itibarı var. Ve kendine bir pozisyon edinmek isteyen kişiler yeri gelir Risale-i Nur’un arkasına saklanır. Bir başkası gelir tasavvufun gene bu ümmet ve millet nezdinde itibarı var onun arkasına saklanır. Böyle kendi batılını o hak yollar ve hakikat ehli kişiler üzerinden meşrulaştırmaya çalışır.

Bundan sonra da bu şeyler olacak. Böyle imtihanlar böyle suiistimal, istismar çabaları olacak. Bundan sonrasında ben daha hızlı ve daha net tepki verilmesi noktasında Nur Talebelerinin Bediüzzaman Said Nursi’den bir ders alması, çıkarması gerektiğini düşünüyorum.

SEN MÜSLÜMANSIN SENİN BİR KERE İŞİN KELİME-İ ŞEHADETE DAVET ETMEKTİR

Bu metni tamamlayalım mı yoksa yeterli mi?

Yeterli bence. Devamında zaten meseleyi net bir şekilde izah ediyor. Burada haberdar olmayan, bilmeyenler için bir kayıt var. Ama sen bir kere Müslümansın. Senin bir kere işin kelime-i şehadete davet etmektir. Biriyle temas kurmuşsun en uygun fırsatta bir kere Kur’an’dan, peygamberden haberdar etmek ve de Kur’an’ın davetine onları davet etmenin zemini fırsatını aramaktır.

O kayıt düşülen noktada ise bilmeyen kişiden bahsediyor. “Bildirmeyin siz ona, bu haliyle de yeter” diye bir şey yok. Tam aksine o zaten bizim vazifemiz. Bir temasta, uygun bir anda, zeminde zaten davet etmek vazifemiz. O kişinin de bizim üzerimizdeki hakkıdır ayrıca.

Peygamberi işiten ve davasını bilen adamlar onu tasdik etmezse Cenab-ı hakkı tanımaz. Onun hakkında yalnız La İlahe İllellah kelamı sebeb-i necat olan tevhidi ifade edemez. Çünkü o hal bir derece medarı özür olan cahilane ademi kabul değil. Öbürü çünkü bilmediği için. Malum bu hep Üstadın vurguladığı bir şeydir. Yukarıda onları izah ettim. Adem-i kabul nedir? Kabulün yokluğu. Kabul-ü adem nedir? Yokluğunun kabul.

Yani peygamberden haberdar olmamış kişi peygambere iman etmiyor bu adem-i kabul halidir. Ama peygamberden haberdar olmuş ve peygamberi kabul etmiyor, reddediyor bu kabul-ü adem halidir. Birincisi mazurdur çünkü haberi yok ve ehl-i necat mıdır? Ehl-i necattır. Öbürü haberdar olmuş ve reddetmiş sorumlu mudur? Sorumludur. Ehl-i necat mıdır? Hayır, ehl-i necat olamaz. Bunu açıklıyor Bediüzzaman. Çünkü o hal bir derece medarı özür olan yani haberdar olmazsa onun için bir özür olacaktı o ve affı ilahiye ve merhameti ilahiye mazhar olacaktı. Fakat haberdar oldu özrü yok.

Bir derece medarı özür olan cahilane yani bilmemekten kaynaklanan adem-i kabul değil belki o peygamberi işittiği, davasını bildiği halde tasdik etmeyen kişinin durumu nedir? O kabul-ü ademdir ve inkardır. Mucizatıyla, asarıyla kainatın medarı fahri ve nevi beşerin medarı şerefi olan Muhammed aleyhisselatu vesselamı inkar eden adam. Elbette hiçbir cihette hiçbir nura mazhar olamaz. Ve Allah’ı tanımaz. Dolayısıyla da “ben bu haliyle de kurtarırım” ne o diyebilir ne de bir başkası. “Sen bu halinle de kurtarırsın” demek hakkına, salahiyetine sahip değildir.

Tamamını okusak gene görürüz. Çok izaha da gerek yok. Düz anlama kastıyla sadece bir kere okuyan meseleyi anlar. Dolayısıyla kimlerin nasıl rezilce kendilerine böyle kılıf bulmaya çalıştıklarını ama o mızrağın kılıfa sığmadığını da net bir şekilde görür.

-Devam edecek-

RÖPORTAJIN ÖNCEKİ BÖLÜMLERİ

Said Nursi’nin talebesi Zübeyir Gündüzalp, F.Gülen’i defalarca uyardı

Bediüzzaman’ın bu uyarısı dindarların kulağına küpe olmalı

Said Nursi ile F.Gülen’i yan yana anmak alçaklıktır 

Merkeze yerleşmek için Nakşibendilik ve Risale-i Nur’a saldırıyorlar

Bediüzzaman, mehdilikle ilgili ne düşünüyor? 'Ben Mehdiyim' dedi mi?

Said Nursi’de dinlerarası diyalog var mı? Papaya mektup gönderdi mi?

 

Önceki ve Sonraki Haberler

HABERE YORUM KAT

YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
2 Yorum