Hoşgeldiniz! bugün 10 Eylül 2010 Cuma
Risale-i Nur dünya işlerine alet olamaz!
 
Risale-i Nur'da insanın değeri-VİDEO
 
TRT Arapça'da Bediüzzaman konuşuldu
Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Risale-i Nur dersinde 'Aradığımı buldum' dedim
26 Temmuz 2010 / 23:27
Manisalı Risale-i Nur gönüllüsü Hüseyin Sel RisaleHaber'e konuştu...

Röportaj: Nurettin Huyut-RisaleHaber

Sizi kısaca tanıyabilir miyiz?

Manisa 2 Şubat 1941 doğumluyum. İlk ve orta öğrenimimi Manisa’da bitirdim. Endüstri Meslek Okulu mezunuyum. Ama mesleğimi hiç yapmadım, çalışmadım piyasada. Babamın mesleği vardı. Kerestecilik yapıyordu. Bende onun yanında okul okuduğum sürece çalıştım. Askerden sonra, 1963’te kendime ait işyerimi açtım.1964 tarihinde de cemaatle tanıştım.

Ama daha önce bir olaydan etkilenmiş ve namaza başlamıştım. Marangoz bir arkadaşımız vardı. Bir gün kaza geçirdi ve öldü… Yeniköy’de kalıyordu onun vefat haberi bende şok tesiri yaptı. Kendi kendime dedim “Yahu bir gün bu bizim başımıza da gelebilir, zembilde bir şey yok, acele namaza başlamamız lazım.”

Bizimle beraber aynı dönemde bir başka zücaciye işi yapan arkadaş daha vardı, onunla mutabık kaldık, “namaza başlayalım önümüzde de ramazan var. Ramazanla beraber devam edelim” dedim.  “tamam” dedi ve onunla beraber başladık.

Artık ben eski arkadaşlarımdan kopmaya çalışıyorum, yeni bir sayfa açtım kendime, eski arkadaşlar gelince böyle ayaküstü “merhaba merhaba” geçiştiriyoruz. O eski tabloları silmek yerine yeni tablolar çizmek istiyoruz, istiyorum daha doğrusu.

Ben o şekilde kendi kendime mücadele etmeye başlamışken baktım ki etrafımda bir halka dönmeye başladı, birkaç kişi sürekli mecmua getirip bırakıyorlar, gazete getirip bırakıyorlar, “ya okuyamadım ben bu gazeteyi,” haftalık bir gazete, “okursun okursun abi” deyip kaçıp gidiyor, Rahmetli Kâmil kardeşimiz vardı. Onlar derse gidiyorlardı benim haberim yok.

Gelen gazeteyi hatırlıyor musunuz?

İttihat gazetesi ve ona benzer gazeteler. Benim de arkadaşlık yaptığım bir gurup da var. Meğer onlar da derse gidiyormuş ama ben bilmiyorum, bana bahsetmiyorlar. Sonradan anlıyorum, konuştukları kelamdan anlıyorum, Mesela diyor “akşam ders okundu, Güneşin üzerinde siyah lekeler varmış, bunlar giderek büyüyormuş” ben bunu duydum o kadar. Ama demiyorlar ki “böyle bir ders var sende gel” Fakat tabi o halka giderek daraldı, baktım bir arkadaş geldi yine o gurubun içinden ama dedi ki “bu akşam seninle bir başka yere gidelim” “nereye gidelim”,  “nurcuların oraya gidelim.” “Gidelim” dedim. Benim ne dersle ne bir şeyle alakam yok. Yani böyle bir şey duymamıştım. Yatsı namazını camide kıldım, şu camide buluşalım demiştik. Çıkınca camiden baktım bekliyor beni dershaneye yakın gittik.

Merdivenden çıkıyoruz, merdiven dönen bir sistemde. Salona girince ben kıbleyi karıştırdım. Bir baktım bana göre kıblenin tam tersine namaz kılıyorlar, yatsıyı kılıyorlar. Kendi kendime “ya bu nurcuların kıblesi şimale doğrumu?” ilk gidişim ama durum bu. Hiç kimseye bir şey diyemedim. Neyse oturduk derse işte hoş geldin beş gittin. İlgi alaka gayet güzel... Ders okundu benim hiçbir şeyden haberim yok. Nurculuk Risale-i Nur nedir? Bilmiyorum. Yani İslami alt yapımız da yok bizim. Ama ders o kadar hoşuma gitti ki o hava çok etkilenmiştim. Dedim “aradığımı buldum” Namazlarını ters de kılsalar fark etmez çok hoşuma gitmişti…

RİSALE-İ NUR DERSİNDE “İŞTE ARADIĞIMI BULDUM” DEDİM

Ondan sonra arkadaşa dedim ki, “tamam sen artık gelme ben gelirim” Dükkanıma da yakın zaten aynı bloktayız tam çaprazımızda, ertesi akşam geldim yine kıble ters geldi… Allah Allah bir türlü düzeltemiyorum kıbleyi. Sonra arkadaşlara bahsettim tabi hepsi birden kahkahayla güldüler. Sonra baktım dışarıya “ya dedim hata bendeymiş” Uzatmayalım, yani ona rağmen dershanedeki hava o kadar hoşuma gitti ki, bir şeyler okunuyor anlatılanlar var, anlatan var, anlamaya çalışanlar var. Beş on kişi vardı o akşam derste.

huseyin_sel-(1).jpg

Hangi seneydi?

1964 yılıydı. Yani kalabalık bir cemaatte yok o yıllarda. Allah selamet versin, İsmail Hakkı Hoca vardı, tanıyorsunuzdur. O ilgileniyordu. Ali Hoca o zaman askerdi. Biz akrabayız Ali Hocayla ama konuşmuyoruz, aile arasında ufak tefek incir çekirdeğini doldurmayan meselelerden kırılmışlar. Fakat tabi o geldiği zaman İsmail Hoca biliyor akraba olduğumuzu Ali Hoca geldiği zaman ona demiş ki akraban derse geliyor, oda sevinmiş, tabi sarmaş dolaş olduk, sanki o kırgın olan bizler değiliz. Ondan sonra daha çok Ali Hocayla muhabbetimiz oldu. Hem akrabayız hem tarzı biraz bana yumuşak geldi.

Elhamdülillah o günden bu günlere geldik. Tabi cemaat çok çok gelişti hamdolsun. O dershaneye biz kartal yuvası diyorduk, Hükümet konağının tam karşı çaprazında o binanın çatı katında üç beş sene orada kaldık.

1971 muhtırasını orada yaşadık. Allah’a şükür Manisa’nın güzel bir hali, yani bütün darbelere bütün menfi hareketlere rağmen hizmetler devam etti… Hizmetlerimiz hiç kesilmedi. Bazı tedbirler alıyorduk mesela bir merkezde kalabalık devam ediyorsa onu hemen öyle dönemlerde dağıtıyorduk, üç beş yere dağıttık ama mutlaka dersler devam etti. Çünkü dersler bir manevi kalkan vazifesi görüyor. Ben öyle anlıyorum.

O dönemde fikri mücadeleler çok oluyordu değil mi?

Evet oluyordu ama bizim o dönemler, cemaatlerin bölünmediği, bir ve beraber olduğu dönemlerdi, hatta daha sonra MHP ye kayan milliyetçi düşüncelere sahip insanlar da bizimleydi. Oradan da gelen çok talebe vardı. Farklı bir şey yoktu. Bugün hizmet eden dini cemaatler ya yoktu veya henüz çekirdek halinde bizimle beraberdi. Mesela o kartal yuvasında ders yaptığımızda ilk dershanede başladığım cemaatle şimdi bulunduğum cemaat arasında müthiş fark var. O kartal yuvasında her akşam ders vardı her akşam yüz kişiden aşağı düşmezdi. Çok harika bir şey… Çay yapmaya yetiştiremiyordu arkadaşlar, 100 gramlık çay paketleri vardı ondan bir paket atıyordu ama yetmiyordu. Şerbet koyuyordu renkli olsun diye…

Fikri mücadeleler daha çok komünist fikirlere karşı oluyordu. Materyalist felsefeye karşı iman hakikatlerini anlatmak tarzındaydı.

“SİYASET NURCULARIN HEYECANINI KIRDI”

Peki o zamanki heyecan neden devam etmedi katlanarak gelmesi lazım gelmez miydi?

Tabi şimdi ondan sonra cemaatlerin bölünmeleri var, siyasi ekollerin artması var.

Yani siyasetin menfi tesiri oldu öyle mi?

Tabi siyasi cereyanlar cemaati hırpaladı. Milli Selamet Partisi önceleri Milli Nizam olarak kuruldu, daha sonra Milliyetçi Hareket Partisinin kuruluşu var, bir kısım o tarz yürümeye hevesi olanlar o tarafa doğru meylettiler. Ama eskiden beri hiçbir şekilde ayrılmayıp bizimle beraber gelenler de var. 

Ama o günkü o ekip dağıldı, dağıldı derken, o rahleden ders alanlar her tarafa gittiler. Mesela bakıyoruz bu gün her hareketin başında olanlar geçmişte, bizim rahle-i tedristen, Risale-i Nurun derslerinden geçenlerdir. Alacaklarını almışlar bir parçada olsa.

Yani ayrı da olsalar kendi kulvarlarında yine şevk ve heyecanla derslere, hizmetlere devam ediyorlar öyle mi?

Yani evet öyle…

O gün kimler vardı?

İsmail Hakkı Hoca vardı aktif olarak, Ali Hoca vardı, daha sonra Abdulkadir Hoca geldi bize Erzurum’dan. Karaköy Kur’an Kursu hocası olarak getirttik, daha sonra kadroya geçirdik. Daha sonra bizde bir kaza cereyan etti, o yıllarda 70’li yıllardı. Manisa Hacı Rahmanlı ile Saruhan İlçesi arasında beş kişilik ekip hizmete gittiklerinde bir kazaya maruz kaldılar iki araba arasında kaldılar, yanarak ebediyete intikal ettiler.

Allah rahmet etsin.

Aslında bende her akşam onlarla beraberdim. Nereye gidilse ben de giderdim. O gece Allah’ın takdiri biz bir döküm yapmak için kaldık, yılsonuydu Aralık’ın 25’i, bir envanter çıkarmak için o vesileyle kaldım dershanede kalıyordum. İşte o gece o hadise vuku buldu, beş kardeşlerimiz vefat etti...

O hadise Manisa’da çok büyük bir yankı meydana getirdi. Tüm camilerde salalar verildi. Müthiş bir cemaat, cenaze öyle kalabalık oldu ki, o zaman Fethullah Hoca’da İzmir’deydi oda geldi, İstanbul’dan gelenler, Ankara’dan gelenler, Etraf Vilayetlerden gelenler, öyle müthiş harika bir cemaat, bütün o hükümet binasının pencerelerinden bakanlar bütün memleket nurcu olmuş diye böyle bir hava meydana geldi. Cenazeler Hatuniye’den kalkmıştı…

Yani her hareketin hizmete kazandırılması, hizmetin lehine bir tablonun meydana çıkması manasında bu hadise de çok büyük etki yapmıştı.

Sonra Ahmet Feyzi abi (Kul) vardı, Manisa’ya yakın Aydın ortaklar bucağında oturuyordu, kendisi hayattaydı o zaman. Sık sık Manisa’ya gelir giderdi. Burada üç beş gün kalırdı. O demişti “bu olay adeta bir ağacın tırpanlanması ve yeniden filizler vermesinin adıdır.”

Yani Cenab-ı Hak tasarruf ediyor. Hakikaten bu olaydan sonra pek çok yeni insan derslere gelerek cemaate dahil olduğunu gördük. Beş kişi gitmişti ama beş yüz kişi gelmişti. Elhamdulillah…

Yani çeşitli hadisat oldu, bitti, bu günlere geldik geçmişe baktığımızda çok güzel hizmetlerin olduğunu söyleyebiliriz. İlçeler de dahil çok inkişaf etti hala da devam ediyor.

huseyin_sel.jpg

Bu hizmet dönemlerinde herhangi bir sıkıntı oldu mu? Tutuklanma ve sair gibi…

Yok olmadı. Sadece 12 Eylül ihtilalinden sonra, neşriyat büromuz vardı Sultan Camii’nin karşısında. Orayla da ben ilgileniyordum. İhtilalden sonra, birisi ihbar etmiş yasak kitaplar satılıyor diye, falan yerde falan adreste. Emniyetten gelmişler o arada ortaokula giden bir çocuk duruyordu orada Mehmet Turgut’un üzerindeydi. Bizim Muradiye Camii’nin imamı. Tabi devamlı başında durmuyoruz. Ama girdisi çıktısıyla ben ilgileniyorum. Uğradık akşamüzeri çocuk dedi “abi Emniyetten geldiler, kim ilgileniyorsa burayla bir emniyete kadar gelsin.” Bizde oturduk meşveret ettik kim gitsin, benim gitmem daha uygun, ben ilgileniyorum. Gidersem belki büroyla alakalı bir şeyler sorarlar. İlgi alanımıza giren şeylerin cevabını veririz. “Tamam” dediler. Akşamüzeri 5’ten önceydi zannediyorum. Mesai bitmemişti. Uğradım. Birinci şubeye çıktık. Tamam dediler “biz de seni bekliyorduk” beni hemen nezarethaneye gönderdiler. Üstümüzü boşalttılar. Bir gün orada misafir kaldık. Mehmet Turgut’a haber saldık. Gel dedim, geldi İstanbul’dan, onunla beraber.

O zamanlar Emniyet 10-15 gün nezarette tutabiliyordu değil mi?

Evet on gün tutabiliyorlardı ve bizi on gün tuttular, Onuncu gün bizi Hâkimin karşısına çıkardılar. Neyse ki, Hâkim serbest bıraktı.

“DARBE ZAMANI KARAKOLDA ZAPTEDİLEN TÜM RİSALELERİ OKUDULAR”

Yani tamamen keyfi bir uygulama öyle mi?

Evet, ihtilal sonrası bir devre kimin ne yaptığı belli değil yani. Pimpirikli insanlar, “öküzün altında buzağı arar” diye bir tabir var ya. Bunlar nereden besleniyorlar? Bunlar nereden nemalanıyorlar? Kim bunları perde arkasında idare ediyor? Gibi bir takım kendilerine göre sorular. Bunlarla bir şeyler bulmaya çalışıyorlar. Allah’a şükür orada güzel hizmetler oldu. Emniyete girdiğimiz zaman, bir akşam beni gözlerimi bağladılar bir odaya aldılar, birinci şube Müdürüydü yani sesinden tanımıştım daha önce görüşmüştük. Ben dedim ki “kiminle görüşüyorum” “senin kiminle görüşüyor olman önemli değil. Sen benim sorduğum suallerime cevap ver yeter” dedi. Ben tabi sesinden tanıdım aşağı yukarı bir kırk beş dakika kadar konuştuk orada. Sordu işte Bediüzzaman kimdir? Nedir? Ne yapmak istiyor? Gibi sorular… Ben de dilimin döndüğü kadar bir şeyler söylemeye çalıştım.

Bu arada ben de onlara ısrarla “Risale-i Nuru okumanız lazım” diyorum. Okumayı da seven birisiydi o. “lehimizde veya aleyhimizde her ne olursa olsun vereceğiniz kararlar geçerli değil” dedim. “Ne demek lehinize de vereceğimiz karar aynı mıdır?” ben “evet” dedim. “Çünkü bir araştırma mahsulü değil bu. Ha okuyup Risale-i Nurun mahiyetini az çok kavrayıp ondan sonra vereceğiniz karar doğrudur ve isabetlidir. Ben böyle bir kararı uygun görmüyorum” dedim. “Lehde de verseniz benim için muteber değildir.” “Zaten bizde bütün kitapları dağıttık arkadaşlara, her kese bir kitap verdik, küçük büyük okuyoruz.” dedi. Ben inanamadım başta, o günlerde öyle bir şey para verseniz, kimse almaz eline hele emniyet mensuplarına okutmak mümkün değil.

Sonra, emniyetten bir arkadaş vardı iyi görüştüğümüz o geldi yanıma, dedim “Ya böyle böyle diyor sen ne diyorsun” “doğru” dedi “herkese bir kitap verdiler, herkes aldı evine götürdü” dedi. “Hemen ertesi gün getirenler oldu” dedi, “ama hala okuyanlarda var içlerinde” Onu öğrenince ben dedim “hiçbir şey olmaz bizim için bu yeter. Bunun için her sıkıntıya değer artar bile” Tabi o arkadaşımız, o kardeşimiz bizim durumumuzu bildiği için, subayları ikna etmişler, ilgilenen subaylar kimse, işte onuncu gün bizi hakimin önüne çıkardılar, hakim de serbest bıraktı. Bir şey olmadı.

Sonra, başta kitapları vermek istemediler. Ben dedim “Bununla para kazanacağım, ticaret yapacağım eve ekmek götüreceğim, Bunlar hakkında yüzlerce binlerce beraat kararı var” Aldık daha sonra kitapları.

Kaç yılındaydı?

1982 de oldu bu hadise… Buna benzer ikinci bir hadise daha yaşadık. O da bir vesile ile Isparta’ya gidip meşverete katılacaktık. Ama bazı nedenlerle oraya geç ulaştık, gece sat iki buçuktu, yatsıyı da kılmamıştık. Dedik camide yatsıyı kılalım kimseyi de rahatsız etmeyelim, vakit sabaha yakın, sabah namazını bekleriz, arabanın içerisinde oyalanalım, namaz esnasında gireriz dershaneye kalkmış olurlar. Biz öyle arabada beklerken bir baktık emniyetin arabası geldi. “Çıkın bakalım dışarıya” çıktık birisi “Aaa bak yasak kitap buldum” biz “Yasak değil bu her tarafta satılan kitaplardan, buna nasıl yasak dersin?” diye savunma yapıyoruz. Neyse dinlemediler bizi aldılar karakola götürdüler, yine sorgusuz sualiz attılar nezarete, beş kişiydik, üçümüz memur, ikimiz esnaf…

Sorgu odasındaymışız meğer. Bir masa var iki sandalye var, beş kişiyiz nasıl istirahat edeceğiz. Sabah namazından sonra oluyor hadise, uykumuzda var uyumamız lazım. Namazı kıldık ama uykusuzuz. Dedik ya iki sandalyede iki kişi otursun, birde masanın çekmecesi ver dedik çekmeceyi de oturak yapalım. biriside ona otursun. başını masaya koysun uyumaya çalışsın. iki kişide masanın iki tarafına oturduk. oturdukları yerde uyumaya çalışalım dedik. Beş kişiyi taksim ettik. Aradan yarım saat geçti-geçmedi, kapı açıldı bir zeballah gibi polis girdi içeri. “Ne yapıyorsunuz burada?” dedi. “bak” dedi “masanın üstüne bile çıkmışlar, hadi inin bakalım” bizi böyle palas pandıras bir yana kaydırdı, masayı sandalyeyi dışarı çıkarttı, şimdi hep birlikte bu defa ayakta kaldık. Bir masaya nasıl oturacağız hesabı yaparken bu defa herkes ayakta kaldı. Güle güle bir hal olduk. Daha sonra herkes ayakkabılarını oturak yaptı, betonun üzerinde oturduk. O sıra Cumhuriyet Bayramı arifesiydi, dedim “Üç-dört gün buradayız arkadaşlar bilesiniz kimse gelip bizimle dertlenmez.” Fakat emniyetin içinde İmam-Hatipli bir baş komiser varmış onun haberi olunca hemen bizi ertesi günü sorgulamaya aldı. Hepimizin sorgusunu yaptı, memur olduklarını görünce hemen onları serbest bıraktı. Pompacı Ahmet vardı, onunla beraber ikimiz içeride kaldık, “kitaplar benimdir” dedim. Araba da pompacının, onda da birkaç kaset ve küçük kitap bulununca, biz ikimiz suçlu olarak görüldük. Neyse uzatmayalım. Arkadaşlar Bayram abinin yanına gidiyorlar, Bayram abi iki tane battaniye birazda yiyecek göndermiş, ekmek arası bir şeyler yapmış göndermiş. Allah razı olsun. Battaniyeler bize verilmeden önce biz haberini almıştık. Battaniye istiyoruz adam vermiyor. Allah Allah, yani biraz sesimi yükselttim ister istemez. “Ya arkadaş burası neresi hangi ülkede yaşıyoruz, Şu battaniyelerimizi verin betonun üzerinde kaldık” bağıra çağıra bir battaniye ancak alabildik diğer ikisini gene vermediler.

Size ait battaniyeyi de vermiyorlar öyle mi?

Evet, bizim için gelen battaniyeyi vermiyorlar hayret bir şey. Bizim hakkımızda bir şeyde yok, hiçbir şey yok, tamamen keyfi muamele. Neyse biz o gecede kaldık. ertesi günü, o baş komiser geldi, sabah erken savcılığa sevkimizi istemiş, sevk etmeyince de onları hemen fırçalamış, hemen bizi aldılar acele ile Savcılığa gönderdiler. Nöbetçi polis gitti sordu geldi, dedi “bu savcının misafirleri var” bir başka savcı aradı kimse almak istemiyor. Ordan oraya giderken, çağırdı bir tanesi, “gelin” demiş gittik odasına girdik, kapıyı kapattık. Savcıda çok kibar bir insan, ne kadar ürkek, ne kadar çekingen, polise bir fırçalar attı, “neden böyle meseleleri hep bana getiriyorsun” dedi, “başka savcı yok mu? bu memlekette nöbetçi Savcı yok mu?” “Efendim onun misafiri var” “Benim de misafirim var, bağır çağır, hadi defolun gidin çıkın” biz de hayretler içinde odasında kala kaldık. Dikkat ettim adama polis çıktıktan sonra çıktı odadan bizi de çıkardı ve tak tak kilitledi kapısını vın dışarıya, binayı terk etti.

Konuyu bilmediği için önce çağırdı, sonra öğrenince öyle davrandı öyle mi?

Evet bizim güleceğimiz geldi. Gülemiyoruz. Polis geldi sonra tekrar savcıları dolaşmaya başladı. Sonra tekrar nöbetçi olan savcıya gidiyor, oda “gelsinler” demiş. Biz girdik odaya Bize eskiden odalarda girişte büyük koltuklar vardı, böyle oturduğun zaman içine gömülüyorsun aralarda da sandalyeler var, biz sandalyelere oturalım dedik. “Hayır, hayır dedi koltuklara oturun” dedi. Ben tabi pompacıya bakıyorum, Pombacı bana bakıyor, ne var diye, Bu nedir bu hareket falan. Neyse biz oturduk koltuklara, ne içersiniz, ben “Allah Allah” diyorum içimden, tekrar biri birimize bakınıyoruz, “Savcı bey bizim işimizi bir an önce görseniz de, biz ne olacağımızı bilelim” “Acele etmeyin canım olur mu? dedi, “hemşeri sayılırız” dedi. Dedim Allah Allah nereden hemşeri oluyoruz, dedi “ben Eşmeliyim” Öyle mi bende Manisa’da okudum dedi. Aa ne kadar güzel. Kimseyi tanıyor musun? Falancayı falan. “O benim oturduğum sokakta oturuyor. Komşuyuz” dedim. Şekerci vardı onun oğluyla bir sene okumuş beraber, neyse uzatmayalım bizim ifadelerimizi çabucak aldı, ikramda bulundu gönderdi. Dedi ki “Tekrar sorgulamaya buraya mı gelirsiniz yoksa Manisa’da mı?” “Buraya ben gelmem bir daha” dedim. “Isparta tehlikeli, gelen adamı içeri alıyorsunuz” dedim. Hâlbuki hiçbir şeyimiz yok. Biz çıktık oradan sonra Bayram abiye uğradık, Bayram abi rahmetli dedi, “Bu ziyaretin makbuliyetine bir alamettir”

1964 de Nurları tanıdığınıza göre Zübeyir ağabeyi gördünüz mü? Buraya geldi mi?

Zübeyir ağabeyi buraya geldiğinde görmedim, bizden evvel gelmiş, ama 71 tarihleriydi, biz Zübeyir ağabeyi ziyarete gittik, iki arkadaş. İstanbul’a gittik, hastaydı, o kirazlı Mescitteki yerine, dediler hasta yukarda, “eyvah dedim ta oradan buraya geldik, görmeden döneceğiz” ders okunuyordu baktım indi geldi aşağıya, oturdu o arada, hizmeti anlattı Üstad’dan bahsetti, maşallah böyle makineli tüfek gibi tıkır tıkır konuşuyordu ama çok hoş konuşuyordu, harika konuşuyordu, “tanışalım” dedi on beş yirmi kişi var odada, Türkiye’nin muhtelif beldelerinden gelmişler, sıradan soruyor böyle, İstanbul, Ankara, İzmir, Konya, Adana, soruyor geçiyor, Manisa dedik biz, Manisa deyince durdu orada, o Manisa Şöyle, Manisa böyle, Allah Allah Manisa’da ne var öyle, sağdan say beş kişi soldan say beş kişi 5-10 kişiyiz. Yani biz cemaatimizi biliyoruz. Yani fazlada bir cemaatimiz yok o zaman. Ama Manisa’yı öyle bir anlattı, öyle bir methi sena etti ki, ben şaşırdım. Dedim bizim bilmediğimiz onun bildiği bazı şeyler var her halde, unutamadığım bir şey o. Ama sanırım o bugünleri görerek konuşuyordu. Şimdi o anlattıklarının hepsi Manisa’da var. Elhamdulillah

Bir defa mı görüştünüz?

Bir defa görüştük. Ondan sonrada zaten vefat etti.

(Devam edecek)

GoogleGoogle YahooYahoo FacebookFacebook DiggDigg Del.icio.usDel.icio.us
RedditReddit TwitterTwitter friendfeedfriendfeed myspacemyspace bloggerblogger
nur cematı
savas colpan
selamüaleyküm arkadaşlar ben nur cematinin genc bir üyesi olmak dini sohbetlere katılmak istiyorum uzun süreden beri araştırıyorum bulamadım üyemi olunuyor kayıtmı yaptırmam gerekiyor namaza baslamak istiyorum dini bilgisi olan abilerim ve kardeşlerim den cematinize ulaşabilmem için yardım istiyorum ALLAH RIZASI İÇİN YARDIMCI OLUN.savascolpan_1905@hotmail.com
06 Ağustos 2010 Cuma 03:02
DİĞER HABERLER
RisaleHaber Özel Arama
SON DAKİKA
ÇOK OKUNANLAR
GENÇ KALEMLER
RÖPORTAJ
ANKET
Referandumda kararınız nasıl olacak?
BASINDAN SEÇMELER
KARİKATÜR
Dağıstan Çetinkaya (Zaman)
HAVA DURUMU
Ankara
11 / 31
 
Antalya
22 / 33
 
Bursa
14 / 31
 
İstanbul
20 / 26
 
İzmir
19 / 33
Sitemizdeki yazı, resim ve haberlerin her hakkı saklıdır. İzinsiz, kaynak gösterilmeden kullanılamaz.
Görsel Tasarım: Capitol Medya - Yazılım: CM Bilişim