Hz. Pir’in Hristiyanlarla diyalog tavsiyesi

Hz. Pir’in Hristiyanlarla diyalog tavsiyesi

Fethullah Gülen Hocaefendi’nin “Vesileperestlik Afeti ve Hakk’ın Hoşnutluğu” ile ilgili sorulan soruya verdiği cevap

Risale Haber-Haber Merkezi
 
Fethullah Gülen Hocaefendi’nin “Vesileperestlik Afeti ve Hakk’ın Hoşnutluğu” ile ilgili sorulan soruya verdiği cevap:
 
Soru: Mü’minlerin kalb ve zihin dünyalarını tehdit eden beş büyük afet sayılırken; “menkıbelerle yetinerek geçmişle avunma, selefi tenkit etme, ülfet ve ünsiyete yenik düşme, istişaresiz hareket etme” gibi hususlar ifade edildikten sonra beşinci büyük felaket olarak vesileleri gaye edinme mevzuu üzerinde duruluyor. Vesileleri gaye edinme, bilhassa günümüz şartları içinde hizmet etmeye çalışan fertler için nasıl bir tehlikedir? İzah eder misiniz?
 
Cevap: Gaye ile âdeta hemhudut en büyük bir vesile dahi olsa, vesile ve gayenin tamamen farklı şeyler olduğu muhakkaktır. Bu farklılığı anlayabilmek, vesile ve gayeyi kendi konumuna göre sağlıklı bir şekilde değerlendirebilmek için abdestle namaz arasındaki münasebete bakabiliriz. Malum olduğu üzere, namaz kılmak niyetiyle aldığımız abdest, namaz için sadece bir vesiledir. Fakat farza vesile olduğundan o da bir yönüyle farzdır ve çok önemlidir. Hatta abdest almadan önce yapmamız gereken ıtrahat, temizlenme ve istibra gibi bazı hazırlıklar da abdestin tamamiyeti açısından bir vesiledir. Ne var ki, vesile de olsa bütün bunlar, önemli bir ibadeti yerine getirmeye hazırlık nevinden olduğundan her biri insan için ayrı bir sevap kaynağıdır. Yani, abdest alma niyetiyle lavaboya yöneldiği andan itibaren bir mü’minin attığı adımlar, çektiği sıkıntılar, temizlenme adına gösterdiği cehd ve sonrasında istibra hesabına yaptığı amellerin hepsi, Allah’ın izn u inayetiyle, ona ibadet ü taat sevabı kazandırır.
 
Fakat bu saydıklarımızın hepsi birer vesile olduğundan bir insan sadece bu vesilelere takılıp kalsa hedef ve maksatla elde edilecek mükâfata hiçbir zaman ulaşamaz. Mesela bir insan, ibadet kastı olsa da fakat namaz niyetiyle abdest almamışsa, o insan sadece mücerred abdest ibadetinin sevabını kazanmış olur. Fakat zannediyorum o insan bu abdestiyle, namaz kılma niyetiyle almış olduğu abdest sevabının onda birini dahi elde edemez. Çünkü bir vesile hangi maksat ve hedefe hizmet ediyorsa o hedef ve maksada göre bir kıymet kazanır, gayenin büyüklüğü vesileyi de büyültür ve neticede abdest misalinde olduğu gibi farzı edaya vesile olan bir amel, kendisi farz olmasa da, insana farz sevabı kazandırır.
 
Günümüz Şartları ve Hoşgörü Süreci
 
Aslında günümüzde yapılan bütün hizmetleri, hak ve hakikat yolunda ortaya konan bütün cehd ve gayretleri vesile ve gaye farklılığı açısından böyle bir değerlendirmeye tâbi tutabiliriz. Mesela günümüzde muhabere ve muvasala imkânları son derece ilerlemiş, küre-i arz büzülmüş, küçülmüş, mesafeler daralmış, milletlerarası temaslar sıklaşmış ve dünyamız âdeta küçük bir köy, bir kasaba hâline gelmiştir. İşte eğer biz, ruhumuzun ilhamlarını, inançlarımızın güzelliklerini müstaid başka gönüllere de duyurup ifade etmek istiyorsak o zaman, çağımızın bu şartlarını nazar-ı itibara almamız gerekir. Bu ise, yapacağımız faaliyetlerin hoşgörü çerçevesinde ve farklılıklara tahammül anlayışı içerisinde yerine getirilmesini lüzumlu kılmaktadır.
 
Gerçi şimdilerde, zımnında bazı olumsuz mânâları tedai ettirdiği düşüncesiyle hoşgörü kelimesini kullanmama yönünde bir temayül söz konusu. Çünkü hoşgörü denildiğinde, sanki birilerinin hoş olmayan tavır ve davranışları var ve muhatabın o tavır ve davranışları da hoş görülmeye çalışılıyor gibi anlaşılabilmektedir. Ayrıca, “Başkaları ne halde olursa olsun ben onları hoş görüyorum.” gibi bir mülâhazada az bir bencillik, bir iddia ve egoizmanın bulunduğu da söylenebilir. O sebeple bu mefhum yerine “Hangi düşünceden olursa olsun karşılıklı konuşarak anlaşabilme.” mânâsını ifade eden diyalog kelimesi tercih edilir oldu.
 
Konuma Saygı ve Vaad Ettikleri
 
Ancak diyebiliriz ki “konuma saygı” diyalogdan da öte daha derin bir mânâ ifade etmektedir. Evet, “konuma saygı” ifadesiyle yukarıda dile getirilen muhtemel risk ve endişeler izale edilebilir. Çünkü “konuma saygı” dediğimizde, bir kişinin hangi dinden, hangi anlayıştan olursa olsun evvela onun bir insan olduğu ve insan olduğu için de saygıya layık bulunduğu anlayışı vardır. Evet, bizim inancımıza göre Cenâb-ı Hak her bir insanın mahiyetine iyilik adına bir kısım nüveler, çekirdekler koymuştur. Bu yönüyle her bir insan potansiyel olarak, Cenâb-ı Hakk’ın onun adına yemin ettiği eşref-i mahlûk bir varlıktır. Allah Teâlâ Kur’ân-ı Mübîn’de; “
وَلَقَدْ كَرَّمْنَا بَنِى اٰدَمَ
– Andolsun ki biz, insanı çok kerim (şerefli) yarattık.” (İsra Suresi, 17/70) buyuruyor. Başka bir âyet-i kerimede ise “
لَقَدْ خَلَقْنَا الإِنْسَانَ فِي أَحْسَنِ تَقْوِيمٍ
– İnsanı ahsen-i takvîme mazhar olarak yarattık.” deniliyor. (Tin Sûresi, 95/4)
 
Dikkat edildiğinde görüleceği üzere âyet-i kerimelerde şerefli ve ahsen-i takvime mazhar olarak yaratıldığı ifade buyrulan ve üzerine yemin edilen varlık “mü’min” değil, “insan”dır. Demek ki her bir insan potansiyel olarak bu şeref ve değeri haiz bir varlıktır.
 
Bu âyet-i kerimelerden hareketle biz, konuma saygı dediğimizde evvela insanlığa ve insanî değerlere saygıyı anlıyoruz. Ayrıca bilinmesi gerekir ki, konuma saygı, aynı zamanda inanca saygıyı da ihtiva eder. Çünkü bir kimsenin doğru olarak kabul ettiği, doğru olduğuna inandığı bir değerle, o insanı birbirinden ayıramazsınız. O halde diyebiliriz ki, eğer siz bir insanın inanıp benimsediği değerlere saygılı olmuyor, saygılı davranmıyorsanız, o insana da, o insanın insanlığına da saygı duymuyorsunuz demektir.
 
Bütün bunların sonucunda şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: Siz muhatabınızı tahkir ettiğinizde, kendinize karşı ondaki tahkir duygusunu tetiklemiş; muhatabınızın konumuna saygılı davrandığınızda ise onda kendinize karşı saygı hissini harekete geçirmiş olursunuz.
Bu durum, Kur’ân-ı Kerim’de şu ifadelerle dile getirilir: “
وَلاَ تَسُبُّوا الَّذِينَ يَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللهِ فَيَسُبُّوا اللهَ عَدْوًا بِغَيْرِ عِلْمٍ
– Onların Allah’tan başka yalvardıkları tanrılarına hakaret etmeyin ki, onlar da cahillik ederek hadlerini aşıp Allah’a hakarette bulunmasınlar.” (En’am Sûresi, 6/108)
 
Görüldüğü üzere ilâhî kelam, sarih bir şekilde, açık bir emirle insanların Allah’tan başkasına ilâh deyip el açtıkları, yalvarıp yakardıkları ve yüz yere sürdükleri ikon ve putlara dahi sebbetmememizi emir buyuruyor. “Sebbetme” dilimize aktarıldığında, ilk akla gelen mânâsı itibarıyla “galiz tabirlerle hakarette bulunma, sövüp sayma” şeklinde anlaşılmaktadır. Fakat bu kelime, yakışıksız, uygunsuz, münasebetsiz laflar etme, saygısızlıkta bulunma mânâlarını da ifade etmektedir. Bundan dolayı bizim, bir mü’min ahlâkı olarak, ister semavî bir din, isterse din şeklinde ortaya çıkan bir organizasyon etrafında bir araya gelmiş insanlara karşı yakışıksız ve münasebetsiz söz etmemiz, bu ölçüde olsun onlara karşı saygısızlıkta bulunmamız düşünülemez.
İsterseniz burada, insanın konum ve değerini anlama adına, Hz. Âdem’in meleklere kıblenüma olma mevzuunu da hatırlayabilirsiniz. Bu ilâhî takdirden de anlıyoruz ki, insan Allah’ın mükemmel, mümtaz ve abide bir varlığıdır.
 
İşte bütün bu mülâhazalara istinaden insana saygı duygusunu içimizde sürekli geliştirme ve güçlendirme peşinde olmalıyız. Zira konuma saygı meselesini tabiatımıza mal edememişsek, oruç tutmak istediği hâlde alışık olmadığı için Ramazan’ın ilk günlerinde orucunu tamamlayamayan, iftara varamadan orucunu bozan kimsenin durumuna düşer ve hata yapıp durmaktan kurtulamayız. Evet, konuma saygı mevzuunu tabiatımızın bir yanı hâline getirmeli ve onu tabiî bir ihtiyaç hâlinde duyup hissetmeliyiz ki, yer yer canımızı sıkan hâdiseler zuhur ettiğinde falso yapmayalım, beklenmedik tepkiler vermeyelim, muhatabımızı rencide edecek tavır ve davranışlar içine düşmeyelim ve neticede her türlü şart altında sinemizin herkese açık olduğunu gösterebilelim.
 
Dinimizin emri bu istikamette olunca, diyebiliriz ki, muhataplarımız satanist veya zerdüşt bile olsa kanaatimce, onların şeytana tapma, zulmete hakiki bir güç isnat etme gibi tasvip etmemizin mümkün olmadığı düşüncelerini dahi getirip yüzlerine çarpar bir tarzda ifade etmek doğru değildir ve bu bir üslûp hatasıdır.
 
Hz. Pir, Hıristiyanların ruhanî reisleriyle muvakkaten medar-ı münakaşa meselelerden bahsetmememiz gerektiğini söylüyor. Mesela siz onlarla olan muhavere ve sohbetinize teslis inancını ele alarak başlayacak olursanız, daha sözün başında muhatabınızı kendinizden uzaklaştırmış, onunla birçok hakikati, güzelliği paylaşma imkânı varken dinlenilme ve söz söyleme hakkından mahrum kalmış ve hatta münakaşa ve kavgaya kapı aralamış olursunuz. Hâlbuki muhavere ve diyalog adına gerçekleştirilen bir programı tartışma zeminine çeker ve Müslümanlığı müdafaa etme adına onların inandığı değerlere saldırıda bulunursanız, farkına varmadan Müslümanlığa ihanet etmiş yani onların da İslâmiyet’e ve Peygamber Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) dil uzatmalarına, Kur’ân’a saldırmalarına zemin hazırlamış olursunuz. Bunun yerine siz, onların hayat felsefesi ve dünya görüşlerine saygı duyar, saygılı davranırsanız, bu sefer onlar da, size karşı saygı ve hürmet sınırları içinde hareket etme yolunu tercih eder. Bir kez daha ifade edelim ki, insanlara, inanıp benimsediğiniz doğrular adına bir şey ifade etmek istiyorsanız, bu ameliyeyi, sırtınızın muhatabınıza dönük olduğu zaman ve şartlarda değil, muhatabınızla yüz yüze ve yakın olduğunuz zaman ve şartlarda gerçekleştirebilirsiniz. Bundan dolayı üslubunuzu muhatabınızın sırt çevirmesine fırsat vermeyecek şekilde ayarlamalı ve anlatacaklarınızı o üslûpta anlatmalısınız.
 
Kalb İbresi ve Rıza-ı İlâhî
 
Gaye-vesile farklılığını izah sadedinde anlattığımız bu hususlarla vurgulamak istediğimiz temel düşünce şudur: İsmine ister hoşgörü, ister diyalog, isterse konuma saygı diyelim bunların hepsi birer vesiledir; asıl gaye ise Allah’ın rıza ve hoşnutluğudur. Biraz daha açacak olursak bizim bu vesilelerle ulaşmak istediğimiz gaye, birkaç asırdan beri yanlış anlaşılmış ve yanlış tanıtılmış olan ve hâlâ onu anlatma adına bir kısım yanlışlıkların yapıldığı bir ortamda İslâm’ın doğru anlaşılmasını sağlamaktır. Yani bu dinin silm u selâmet esaslarına dayandığı ve onun insanlık çapında emniyet, güven ve barışı tesis edecek dinamiklere sahip bulunduğu gerçeğini gönüllere duyurabilmektir. Dolayısıyla bu dinde hiç kimsenin kafasına estiği gibi ilan-ı harp yapamayacağını, anarşi ve terörün hiçbir zaman bir mücadele vasıtası olarak görülemeyeceğini, canlı bombalar kullanılarak masum insanların öldürülemeyeceğini, hâsılı hakikî Müslümanlığın terör ve anarşiden fersah fersah uzak bulunduğunu ifade edebilmektir. Eğer biz değişik platform ve vasıtaları değerlendirmek suretiyle, İslâm’ın bu gerçek yüzünü, hakiki mahiyetini insanlara anlatabilirsek, bu durum dinimiz ve insanlığın barışı adına az bir kazanç olmayacaktır. Yoksa açılan müesseseler, kurslar, kültür lokalleri; yapılan seminer, toplantı ve konferansların hepsi birer vesileden ibarettir. Eğer biz yapılan bu faaliyetlerle büyük işler evirip çevirdiğimiz zannına kapılır; insanların takdir, teveccüh ve alkışlarını esas alır; kendimizi ifade ve nefsanî arzularımızı tatmin gibi bir kısım emeller peşinde koşarsak, kazanma kuşağında kaybetmiş ve bu arada asıl gayemizi de unutmuşuz demektir.
 
Bu ise az gitmiş uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş fakat bir çuvaldız boyu yol alamamış ve bütün bunların neticesinde yol yorgunluğundan başka herhangi bir kâr elde edememiş insanın hâline benzer. Hâlbuki bütün bu gayret ve çabalarla eldeki imkânların santimi zayi edilmeksizin, merhamet çağrıları yapılmalı, insanlar arasında uzlaşı temin edilmeli, kardeşlik ve barış köprüleri kurulmaya çalışılmalı; hâsılı doğru bildiğimiz değer ve güzellikler, niyet safveti ve gönül duruluğu içinde, insanlığa sunulmalıdır; sunulmalı ve bütün bu ameller yapılırken de kalb ibresi hep Cenâb-ı Hakk’ın hoşnutluğunu göstermelidir.