1. YAZARLAR

  2. Niyazi BEKİ

  3. Mustafa Sungur Ağabeyin Ardından
Niyazi BEKİ

Niyazi BEKİ

Yazarın Tüm Yazıları >

Mustafa Sungur Ağabeyin Ardından

A+A-

Sungur abiyi ilk defa ne zaman, nerede gördüğümü hatırlamıyorum. Altmışlı yıllardan beri Üstad hazretlerinin bir talebesi olarak ismini sık sık duyduğumdan şüphem yoktur. Ancak 1980’den itibaren Kayseri’ye geldiğinde sohbetlerine katılıyor ve Risale-i Nura olan vukufiyeti yanında, ona gösterdiği eşsiz teslimiyetini ve okuma esnasında derin manalara kulaç açtığını hissettiren manalı mimiklerini gördükçe ona karşı hayranlığımın arttığını farkediyordum.  Daha sonra İstanbul’da ve Adapazarı’nda daha yakından tanıma fırsatını buldum. Bu arada Risale-i Nur’a olan samimi bağlılığına paralel olarak gelişen salabet-i diniyesi, takvası ve hakperestliğini gördüm ve ona olan saygım ve sevgim katlanarak devam etti.  Bu son zamanlarda şekerinin bazen 600’ü geçtiği ve felçli olmasına rağmen risale-i nurların derslerine devam etmesini ve teravih namazlarını dahi cemaatle –sandalyede- oturarak kılmasını gördükçe Bedüzzaman’a talebe olmanın ne demek olduğunu bir kez daha yakinen müşahede ediyordum. 

-Muhterem mahdumu Muhammed Sungur hocamızdan duymuştum. Bu sene bile orucunu tam tutmuştu. Hatta doktorların “efendim şekeriniz çok yüksektir, oruç tutmamanız gerekir..” şeklindeki tavsiyelerine karşılık: “Eğer oruç tutmayacaksam niye yaşarım ki…!” diye cevap vermiştir.

- Hatta bu ramazanda bir gece teravihleri kılarken oldukça yorulduğunu görmüş ve yanına gidip kendisinin çok rahatsız olduğunu sekiz rekatla iktifa edebileceğini söylemiştim. O gece beni kırmadı. Sekiz-on rekat kılıp istirahata çekildi. Fakat daha sonraki gecelerde yine teravihleri 20 rekat olarak kılmaya devam etmişti.

-Salabet-i diniyesi yanında üstadına olan teslimiyeti de onu üstadının” manevi evladı” payesine yükseltmişti. Bu teslimiyetin bir kaç misalini vermekte fayda mülahaza ediyorum:

niyazi_beki_sungur_abi.jpgBirincisi: Sungur abinin üstada olan muhabbeti ve teslimiyeti o kadar fazlaydı ki, üstad Afyon hapsindeyken, oraya gitme yollarını arıyordu. Çünkü dışarıda özgür bir hayat yaşamaktansa, zindanda üstadının yanında olmayı tercih ediyordu. Bunun için annesinden dua etmesini istiyor. Ancak, kendisinin hapse girmesini istemeyeceğini bildiği için, güzel bir hileye başvuruyor ve “Ne olur bana dua et, medrese-i yusufiye’de  Üstadımın yanına gideyim “ diyerek, annesinden dua etmesini istiyor. Elbette medrese-i yusufiyenin hapis anlamına geldiğini bilmeyen annesi de “Allahım!  Ne olur Sungurumu medrese-i yusufiyeye götür, üstadına kavuştur” diye dua ediyor. Bu arada kendisi de  içinden üstadının yanına gitmek için Allah’a yalvarıp dua ediyor. Ve bundan kısa bir süre sonra dualar kabul oluyor ve Sungur abi, medrese-i yusufiyeye gönderilip üstadına kavuşuyor.

İkincisi: Tahminen 1980-81 yıllarında idi, Kayseri’de Sur dershanesinde öğle namazını kılıyorduk. İmamlığa geçmiştim. Arkamda duranlardan biri olan Sungur abinin Fatiha’yı okuduğunu fark ettim. Namazdan sonra bunu sorduğumda şöyle dedi: “Üstad,  imamın arkasında da olsam Fatiha’yı okumamı istedi. Ancak ben bu tavsiyenin sadece bana mahsus mu, yoksa başka nur talebeleri için de geçerli olup olmadığını bilemiyorum”. Tabii ki bundan böyle Sungur abinin imamın arkasında Fatiha’yı okuduğuna hep şahit olduk.

İşte Hanefi mezhebine bağlı olmasına rağmen, Üstadın kendisine yaptığı tavsiyeyi tereddütsüz kabul edip uygulaması onun Üstadına olan teslimiyetinin boyutunu göstermektedir.

-Üçüncüsü: Bir gün bana: rükudan kalkınca “Rabbena (ve) leke’l-hamd”den sonra “mil’es-semavati ve mile’l-ard” duasını da okuduğunu söyledi. Ben: Şafii mezhebinde bunun biraz daha uzun olduğunu söyleyince, “Üstad bana bunu oku” dedi. Onun için ben sadece bu kadarını okurum demişti. Sonradan baktım İmam Gazali de bir yerde(İhya, 1/160) biraz daha uzun olanına yer  vermekle beraber, başka bir yerde sadece “mil’es-semavati ve mile’l-ard” duasını okumayı tavsiye etmiştir(İhya, 1/169)

Bu da üstadına olan teslimiyetinin bir diğer misalidir.

Hafız Ali’nin Kabirdeki Müdafaası

Bu hatıra benim için çok orijinal –imanımı güçlendirmesi bakımından- pek harikadır.

Bilindiği üzere, Risale-i Nur’da merhum Hafız Ali’nin vefatı münasebetiyle şu bilgilere yer verilmiştir: Sarf ve Nahiv ilmini okuyan bir medrese talebesinin vefat edip, kabirde Münker ve Nekir'in: "Men Rabbüke = Senin Rabbin kimdir?" diye suallerine karşı, kendini medresede zannedip Nahiv ilmiyle cevab vererek: "(Men) mübtedadır, (Rabbüke) onun haberidir; müşkil bir mes'eleyi benden sorunuz, bu kolaydır." diyerek, hem o melaikeleri, hem hazır ruhları, hem o vakıayı müşahede eden orada bulunan bir keşf-el kubur velisini güldürdü ve rahmet-i İlahiyeyi tebessüme getirdi ve azabdan kurtulduğu gibi; Risale-i Nur'un bir şehid kahramanı olan merhum Hâfız Ali, hapiste Meyve Risalesi'ni kemal-i aşkla yazarken ve okurken vefat edip kabirde melaike-i suale mahkemedeki gibi Meyve hakikatlarıyla cevab verdiği misillü; ben de ve Risale-i Nur şakirdleri de, o suallere karşı Risale-i Nur'un parlak ve kuvvetli hüccetleriyle istikbalde hakikaten ve şimdi manen cevab verip onları tasdike ve tahsine ve tebrike sevkedecekler inşâallah.”(Şualar, 259, Asa-yı Musa , 78 )

“ben merhum Hâfız Ali'yi aynen hayattaki gibi Risale-i Nur'la meşgul olarak en yüksek bir ilimde çalışan bir talebe-i ulûm vaziyetinde ve tam şehidler mertebesinde ve tarz-ı hayatlarında biliyorum ve o kanaat ile ona ve onun gibi Mehmed Zühdü'ye ve Hâfız Mehmed'e bazı dualarımda derim: Ya Rabbi! Bunları kıyamete kadar Risale-i Nur kisvesinde hakaik-i imaniye ve esrar-ı Kur'aniye ile kemal-i ferah ve sevinçle meşgul eyle. Âmîn!(Şualar, 329 )

-Bir gün Kayseri’de, 1980-82-83 yıllarında bir gece ders yapılıyordu. Derste yukarıda geçen merhum Hafız Ali ile ilgili bahis okunuyordu. Merhum Sungur abi birden durdu ve çok heyecanlı bir üslupla şu bilgileri oradakilerle paylaştı: “Bir gün hususi bir dairede üstad ve birkaç talebesi Merhum Hafız Ali ile ilgili bahis okuyorduk. Üstad birden–elini göğsüne koyarak- bize hitaben şöyle dedi: “Kardeşlerim, Ben kasemle sizi temin ederim(Veya: Ben size kasem ederim) ki, Ben gördüm ki, Hafız Ali, mahkeme’de meyve risalesiyle (elini sağa-sola kaldırıp işaret ederek) müdafaasını yaptığı gibi, Münker-Nekir meleklerinin sorularına da aynı şekilde Risale-i Nurla cevap verdi..” Ben bu anlatılanların öyle tesirinde kalmıştım ki, o gece üç defa Üstadı rüyada gördüm. Bu rüyamda bu hatıranın önemli bir hatırlatıcısı oldu.

Not: O zamandan bu zamana kadar bu hatırayı bir çok yerde anlattım. Ancak pek bilinmeyen bu hatırayı bir-iki yıl önce Bedi dershanesinde yine Sungur abiye sordum. İlk defa hatırlayamadı. Sonra bazı ifadeleri tekrar edince, hatırladı ve “Evet, evet öyleydi değil mi?” şeklinde tasdik ettiği ve izin verdiği için orada da umuma ayrıca anlattım.

Bu sene öleceğini hissetmiş gibiydi

-Sungur abi, haklı bir iftiharla yeri geldiğinde tekrar ettiği üstadın şu:“Hayatınla hayatım devam edecek” şeklindeki iltifatını aktarırken o mütevazı sürurundan yüzüne yansıyan sevinç parıltılarını gördüğümde gönlümün derinliklerinde o sevinç ve süruru paylaştığımı hissediyordum.

-Bana öyle geliyor ki, merhum Sungur ağabey üstadın kendisine hitaben söylediği “Hayatınla hayatım devam edecek” iltifat ve beşaretinden, hayatı boyunca üstadının izini takib edeceğini, onun manevi şahsiyetini temsil eden Nur hizmetlerine -son nefesine kadar-hizmet etmeye devam edeceğini düşündüğü gibi, ayrıca “Üstadının hayatı kadar bir ömür yaşayacağını” da hissetmiştir. Bunun en büyük bir delili bu son hastalığından birkaç ay önce bana söylediği şu sözleridir:

- “Üstad 83 yaşında vefat etti. Ben de bu sene tam 83 yaşındayım..”

-Ben: Abi! Sizin dediğiniz 83 sene miladi tarihe göredir. Hicri tarihe göre üstad 86 sene yaşamıştır. Ve 86 sayısı aynı zamanda “BEDİ” kelimesinin ebced değeridir.

-Sungur Abi: ( –öyle zannediyorum ki- üstadın meşhur unvanı olan Bedi kelimesinin ebced değeri olan 86 yaşında vefat etmesindeki güzel tevafuktan aldığı bir sevinçle) güzel, nâzik ve narin bir tebessüm gösterdi ve “Öyle mi !!!?” diyerek bana mimikleriyle iltifatta bulundu.

-Ben: devamla “o halde sizin daha üç yılınız var inşallah” dedim.

Sungur abi: bunu da tebessümle karşıladı, ancak ömrünün 83’ünü gösteren ve üstadının ömrüyle örtüşen bu yılda öleceğini bir hiss-i kabl’el-vuku’ ile hissediyor gibi görünüyordu. Mimikleri adeta bu kanaatini yansıtıyordu. Zaten bu konuyu bizzat kendisinin bana açması, bu düşüncenin izlerini taşıyordu.

-Ve zaman, Sungur âbinin hiss-i kabl’l-vukuunu ve Üstad hazretlerinin “Hayatınla hayatım devam edecek” iltifat ve beşaretinde saklı görünen işaretini, vefatıyla tasdik etti..

- Sungur abiden bizzat dinlediğim, sayın İhsan Atasoy’un da  Mustafa Sungur adlı kitabında çok güzel özetlediği mühim bir hatırası da şöyledir:

 “Üstadın hizmetinde kalbî vartalardan kurtulmak kolay değil. Sadece bu yönü bile büyük bir imtihandır.Çünkü kalbinizden geçenleri bilip sizi onunla muâheze ediyor.Birgün üstadın hizmetinde beraber olduğumuz bir kardeşle aramızda kalbî bir gerginlik olmuştu. Üstad bizi gezmeye götürecekti. Gerginliği hissetti ki, tam arabaya bineceğimiz sırada:

‘Sungur, sen geri dön, Patnos’tan gelen mektuba cevap yaz’dedi. Zahiren ‘peki efendim’dedim, efeliğe toz konduramadım ama gelin içimdeki fırtınayı bana sorun. O kardeşin Üstadla gidip benim geride kalmam, gerginliğimi arttırdıkça arttırdı. Neredeyse isyan edecektim. Onu bana tercih etti diye düşünüyor, içim içime sığmıyordu. Büyük vartalara yuvarlanıyordum. Hatta bir ara içimden oraları terk edip gitmek geçti. Zihnimden önce Eflâni, sonra Ankara ve İstanbul2a gitmek geçti. Sonra en iyisi Ravza-i Mutahhara’ya varaıp Resulullah’a türbedar olurum dedim.  Böyle düşünürken bir hal oldu, sanki sema yarıldı, Ravzay-ı Mutahhara ortaya çıktı, içinden Peygamber Efendimiz görünüd, ‘Sen Bediüzzaman’ı Türkiye’de bırakıp, buraya nasıl gelirsin? Doğru onun hizmetine geri dön!’ diye beni şiddetle azarlamaya başladı! Hayal değildi, sesini duyuyor ve zatını görüyordum.

O hal gözümün önünden gittikten sonra içimdeki o gerginlik birden boşalıverdi. Kalbim kadife gibi yumuşak hal aldı. O kardeşime karşı menfi en küçük bir şey hissetmediğim gibi, o an gelse ayakkabısını silecek kadar ona karşı hürmet ve muhabbetle doldum.

Hele üstadımız dönüp geldiğinde, arabanın korna sesini işitip karşıladığımda, koluna girip merdivenlerden çıkarken, ‘Ooo benim Sungur’um!’ diye iltifat etmesi üzerine, içimde en küçük bir şey kalmaz, tam tedavi olurduk..”

Son olarak Aşağıdaki manzume ile Sungur ağabeyi hürmetle selamlıyor, Rahman ve Rahim olan Allah’ın sonsuz rahmetine mazhar olmasını niyaz ediyorum.

Ey üstadın “Fena Fin-nur” dediği Nurun manevi kahramanı

Ey son müceddidin “manevi evladı”, Nurlu üstadın nur armağanı

Nur ism-i celili şefaatçin olsun, ruhuna lütfetsin rahmet-i Rahmanı

Bizleri terk ettin üstadını tercih ettin, çok mu özledin Bediüzzaman’ı

Onun için hapse girdin, gardiyanlar karşıladı, şimdi seni karşılayan Nur kervanı

Kur’an, iman, Risale-i Nur hürmetine ruhun yükselsin mele-i alaya,

Sen Mustafa Sungursun komşu olasın Muhammed Mustafa’ya

Kur’an nuruyla nurlanan ruhun yükselsin seradan Süreyya’ya

Berzah aleminde nurla yaşa, nurlu yaşa, uç !  inşallah cennet-i ulyaya

Ümidimiz nurlu Kur’an hizmeti seni teslim etmiş o müşfik rahmet-i Mevla’ya.

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
2 Yorum