1. YAZARLAR

  2. Fevzi KARADEMİR

  3. Müslümanların Bilişim Çağı ile İmtihanı
Fevzi KARADEMİR

Fevzi KARADEMİR

Yazarın Tüm Yazıları >

Müslümanların Bilişim Çağı ile İmtihanı

A+A-

İnsanlığın, geçmişten günümüze türlü maddi ve manevi tekâmül devirleri geçirdiği malumdur. İçinde yaşadığımız devir, Bilgi/Bilişim Çağı olarak adlandırılmaktadır. Bu devirde gazete, radyo, televizyon, bilgisayar, cep telefonu ve en önemlisi İnternet hemen herkesin hayatına az veya çok girmiş durumdadır. Yeni neslin daha bebek yaşta cep telefonu, bilgisayar gibi teknolojik aletlerle tanışıp, onlarla büyüdüğü bilinen bir gerçektir.

Bu vasıtalar, habercilik, eğitim, ticaret vb. konularda insanlığa büyük kolaylıklar sağlamış, dünyayı adeta küçük bir köy haline getirmiştir. Ancak, Bilişim/Küreselleşme Çağı, insanlığa getirdiği kolaylıkları ona pahalıya satmakta; küreselleşmenin ben merkezli, tek dünyalı kapitalist kültür anlayışı, insanlara sağladığı dünyevi kolaylıklar karşılığında onların manevi kültürlerini rüşvet almakta, ruhlarını esir etmektedir. Böylece orijinal kültürler bir bir silinmekte, her yönü ile belli bir anlayışın emellerine hizmet eden fertlerin şekillendirdiği bir popüler tüketim kültürü oluşmaktadır. Bundan da en çok Müslümanlar zarar görmektedir. Zira, küresel kültürün enaniyet, eğlence ve haz esaslı yaşantı modeli, İslamiyet’in biz merkezli, hizmet, ve riyazet esaslarını sarsmakta, özellikle Müslüman gençler bu kültürün cazibesine kolaylıkla kapılmaktadır. Müslümanlar, meşru olmayan fiillere, sürü psikolojisi ile alıştırılmakta, hakikatin farkına varamayan fertler, zamanla, yaşadığı gibi inanmaya başlamaktadır.

Hiç şüphesiz insanlığın faydasına olan her vasıta gibi çağın sunduğu bilişim/haberleşme vasıtaları da Rabbimizin nimetlerindendir. Ancak suiistimalle bu nimetler büyük ölçüde nıkmete dönüşmekte, suiistimalden kaynaklanan problemler, bugün sorumluluk sahibi hemen herkesi düşündürmektedir. Zira söz konusu vasıtaların İslami hassasiyetler gözetilmeksizin kullanımı; Müslümanların ferdi, ailevi ve sosyal hayatını tehdit etmekte, onları her yönü ile sıradanlaştırmakta, ebedi hayatlarını mahvedecek fiilleri işlemelerine sebep olmaktadır.

Bu cümleden olarak, nice gençler, malayaniyatla iştigalin kurbanı olmakta, dini ve ahlaki hiçbir sınırı/sahili olmayan internet ummanının dalgalarına kapılarak kaybolmaktadır.

İslamî etiketli tv kanalı ve sitelerde açık saçıklık, gayrı meşru münasebetler normalmiş gibi sunulmakta, böylece Müslümanlar zamanla tepkisizleştirilip asli hüviyetlerinden uzaklaştırılmaktadır. Birçok Müslüman, altın tasta zehir içtiğinin farkına varamamakta, İslam toplumunda nice manevi ölümler gerçekleşmektedir.

Gün geçtikçe Müslümanlar arasında, mahremiyet duygusu zayıflamakta; insanlar, sıklıkla kendilerinin, eş ve çocuklarının fotoğraflarını facebook sayfalarında mahrem-namahrem farkı gözetmeksizin takipçilerinin beğenilerine sunmaktadır. Özellikle nişan, düğün gibi özel günlerin, mükellef sofralardaki keyifli anların fotoğraflarını paylaşmak, özçekim/selfiye ile ikide bir kendi fotoğrafını çekip insanlara göstermek, whatsapp, viber gibi iletişim kanallarında en güzel fotoğrafını profil resmi yapmak gibi fiiller, kadın-erkek Müslümanlar arasında moda olmuş durumdadır. Kişiler, paylaştıkları fotoğraflarla ilgili karşılıklı olarak benliği okşayıcı yorumlar yapmakta, yeni paylaşımlar için birbirlerini teşvik etmektedir. Oysa hakikatler bize, bu tür fiillerin enaniyeti okşayıp kamçıladığını, insanları imrendirdiğini, mahremiyet duygusunu zamanla öldürdüğünü söylemektedir.

Aynı şekilde, facebook, google +, twitter arkadaşlığı gibi adlar altında suiistimale açık dostluklar kurulmakta, söz konusu arkadaşlıklar sebebiyle İslam ahlakı yozlaştırılmakta ve birçok aile bundan zarar görmektedir.

Yüksek ilmi hakikatlerle meşgul olması gereken fertler dahi, olur olmaz magazin haberleri ile birbirini meşgul etmekte, mesaj yazıp okumaktan, traji-komik ilginç videolar seyretmekten asli vazifelerine, evrad u ezkarına yeterli zamanı bulamamaktadır. Uzun zaman malayaniyatla meşguliyet, insanlarda suçluluk duygusuna, dolayısıyla da şevksizlik ve mutsuzluğa sebep olmaktadır.

Ders ve sohbet ortamlarında kişiler ellerindeki telefon vasıtası ile gerçek muhataplarından çok, sanal muhatapları ile ilgilenmekte, bunun sonucunda hem insani ilişkiler hem derslerin/sohbetlerin ahengi zarar görmektedir.

Sosyal gruplarda, hadis/rivayet, menkıbe, hatıra, rüya adı altında, akıl ve mantık sınırlarını zorlayan, dolayısıyla Ehl-i sünnet anlayışını ve bahusus Kur’an davasını zan altında bırakıp tenkit ehlinin hücumuna zemin hazırlayan paylaşımlar yapılmakta, bu tür mesajların sosyal gruplarda yayılması teşvik edilmektedir.

Olur olmaz dünyevi işleri için insanlar iletişim zincirleri/grupları vasıtası ile birbirlerini çeşitli sureleri ve tefriciye gibi kimi duaları okumaya zorlamakta, muhataplar mukaddes kelimatı çok defa kerhen okumak durumunda bırakılmaktadır. Bu arada, belli dua ve surelerin belli işler için sürekli okutulması, okuma fiilini ibadet ruhundan uzaklaştırmakta, meselenin özüne vakıf olmayan kişilerde, farkında olunmadan, tesirin Müsebbibül-esbabda değil doğrudan duanın kendisinde olduğu düşüncesinin oluşmasını netice vermektedir.

Akıllı telefonların sağladığı kolaylıkla, insanlar uzun dini metinleri birbirlerine sıklıkla göndermekte, alan kişiler, çoğu zaman bu mesajları okuma imkânı bulamadığından silmek mecburiyetinde kalmaktadır. Bu ise ülfete, kıymetli hakikatlerin nazarlarda aleladeleşmesine sebep olmaktadır.

Bu ve benzeri durumlar, Kur’an talebeleri olarak bilişim vasıtalarını kullanma tarzımızı gözden geçirmemizi gerekli kılmaktadır. Hiç şüphesiz, Çağın zararından emin olmanın yolu, onu Kur’anın nuru ile okumaktan geçer. Bu okumayı gerçekleştiremeyenler, sathileşirler, çağının öznesi değil nesnesi olurlar. Kalp ve dimağlarda gerçekleştirdiği inkılabın şehadeti ve ilim erbabının tasdikiyle bu asrı en iyi okuyanların başında Bediüzzaman Hazretleri gelmektedir. Biz ehl-i haliz, namzed-i istikbaliz (Muhakemat, 36) buyuran Bediüzzaman, Kur’anın nuru ile bu asrı en iyi şekilde okumuş, bir doktor edası ile bu asrın hastalıklarını teşhis edip bu hastalıkların çarelerini ortaya koymuştur.

Onun bu konudaki tespitlerinden bazıları şöyledir:

“Milletin kalb hastalığı za'f-ı diyanettir. Bunu takviye ile sıhhat bulabilir” (Hutbe-i Şamiye, 86).

“Ey muhatablarım! Ben çok bağırıyorum. Zira asr-ı sâlis-i aşrın (yani onüçüncü asrın) minaresinin başında durmuşum, sureten medenî ve dinde lâkayd ve fikren mazinin en derin derelerinde olanları câmiye davet ediyorum” (Tarihçe-i Hayat, 85).

Bu asır, enaniyet ve hodfüruşluğun heyecanlı asrıdır (Tarihçe-i Hayat, 488). Ehl-i dalalet eneye binmiş, dalalet vâdilerinde koşmaktadır. Ehl-i hak, bilmecburiye eneyi terketmekle hakka hizmet edebilir[1] (Mektubat 424). Bu asırda Suretperestlik, ahlâkı fena halde sarsmış ve sukut-u ruha sebebiyet vermiştir (Sözler, 410).

“Bu acib asırda dehşetli bir aşılamak ve şırınga ile hem hakikî, hem mecazî iki nefs-i emmare ittifak edip; öyle seyyiata, öyle günahlara severek giriyor, kâinatı hiddete getiriyor” (Kastamonu Lahikası, 234).

“Bu asrın bir hâssası şudur ki; hayat-ı dünyeviyeyi, hayat-ı bâkiyeye bilerek tercih ettiriyor. Yani kırılacak bir cam parçasını, bâki elmaslara bildiği halde tercih etmek bir düstur hükmüne geçmiş. Ben bundan çok hayret ediyordum. Bugünlerde ihtar edildi ki: Nasıl bir uzv-u insanî hastalansa, yaralansa sair a'za vazifelerini kısmen bırakıp onun imdadına koşar; öyle de, hırs-ı hayat ve hıfzı, zevk-i hayat ve aşkı taşıyan ve fıtrat-ı insaniyede dercedilen bir cihaz-ı insaniye, çok esbab ile yaralanmış, sair letaifi kendiyle meşgul edip sukut ettirmeye başlamış; vazife-i hakikiyelerini onlara unutturmağa çalışıyor.

Hem nasılki bir cazibedar, sefihane ve sarhoşane şaşaalı bir eğlence bulunsa, çocuklar ve serseriler gibi büyük makamlarda bulunan insanlar ve mesture hanımlar dahi o cazibeye kapılıp hakikî vazifelerini ta'til ederek iştirak ediyorlar; öyle de, bu asırda hayat-ı insaniye, hususan hayat-ı içtimaiyesi öyle dehşetli fakat cazibeli ve elîm fakat meraklı bir vaziyet almış ki; insanın ulvî latifelerini ve kalb ve aklını, nefs-i emmaresinin arkasına düşürüp pervane gibi o fitne ateşlerine düşürttürüyor” (Kastamonu Lahikası, 104-105).

Peki, büyük nimetken suiistimalle fitneye dönüştürülen vasıtalar için Bediüzzaman Hazretleri ne diyor?

Malum olduğu üzere, Bediüzzaman Hazretleri zamanında yaygın iletişim araçları, gazete ve radyo idi. İnternet, cep telefonu yoktu. Televizyon henüz ortaya çıkmıştı. Dönemin en gözde kitle iletişim aracı radyo olduğu için yorumu da radyo ile ilgili olmuştu. Bediüzzaman Hazretlerinin radyonun kullanım keyfiyeti ile ilgili tespitleri şöyledir:

"Radyo büyük bir nimet iken, maslahat-ı beşeriyeye sarf edilmek ile bir manevî şükür iktiza ettiği halde, beşte dördü hevesata, lüzumsuz malayani şeylere sarf edildiğinden; tenbelliğe, radyo dinlemekle heveslenmeye sevk edip, sa'yin şevkini kırıyor. Vazife-i hakikiyesini bırakıyor. Hattâ çok menfaatli olan bir kısım hârika vesait, sa'y ve amel ve hakikî maslahat-ı ihtiyac-ı beşeriyeye istimali lâzım gelirken, ben kendim gördüm; ondan bir-ikisi zarurî ihtiyacata sarfedilmeye mukabil, ondan sekizi keyf, hevesat, tenezzüh, tenbelliğe mecbur ediyor. Bu iki cüz'î misale binler misaller var” (Emirdağ Lahikası-2, 100).

Şu tespitler de ne tür müziklerin dinlenilebileceği ile ilgilidir:

“Bu sırra binaendir ki, şeriatça bazı savtlar helâl, bazıları da haram kılınmıştır. Evet ulvî hüzünleri, Rabbanî aşkları îras eden sesler, helâldir. Yetimane hüzünleri, nefsanî şehevatı tahrik eden sesler, haramdır. Şeriatın tayin etmediği kısım ise, senin ruhuna, vicdanına yaptığı tesire göre hüküm alır. (İşarat-ül İ'caz, 70).

Bu Kur’ani ölçüleri günümüzün yaygın haberleşme vasıtalarının kullanımında esas almak mümkündür. Belirlenen ölçülere en çok riayet etmesi gerekenler de hiç şüphesiz, bu hakikatlerin bilincinde olanlardır. Buna binaen, takva ve azimet dairesinde bulunmayı, malayani ve âfâkî işlerle meşgul olmamayı şiar edinen Kur’an talebelerinin Bilişim Çağının tehdidatına karşı şu konularda dikkatli olması önem arz etmektedir:

1. Bilişim vasıtaları kullanılırken öncelikle İslam’ın helal-haram ölçüleri göz önünde bulundurulmalı.

2. Facebook, İnstagram gibi sosyal medya ortamları kullanılacaksa, “Amelinizde rıza-yı ilahi olmalı” (Lem'alar, 160) düsturu esas tutulmalı; bu vasıtalar, Kur’an hakikatlerinin neşri, ticaret, eğitim, haberleşme vb. önemli maslahatlar için kullanılmalı.

3. Benlik ve enaniyetten tahaffüz (Şualar, 312) hakikatine binaen, facebook, instagram gibi ortamlarda kişisel fotoğraflar meşru bir sebep olmadığı sürece paylaşılmamalı.

4. Haram nazarlara sebep olduğu düşünülerek, ailevi fotoğraflar namahremlerin göreceği şekilde teşhir edilmemeli. Özellikle hanım kardeşlerimiz bu konuda daha hassas olmalı, İnternet ortamındaki suiistimaller dikkate alınarak, profil olarak kendi fotoğrafları yerine tefekküre medar levhalar kullanmalı.

5. Facebook, google plus, twitter arkadaşlığı gibi adlar altında suiistimale açık dostluk ve muhaverelerden özenle kaçınılmalı.

6. İslam coğrafyasının büyük ölçüde fakr u zaruret içinde olduğu malumken mükellef sofra manzaraları gibi başka Müslümanları imrendirecek fotoğraflar paylaşılmamalı.

7. Gerek sosyal medya paylaşımlarında, gerekse arkadaşlar arası mesajlaşmalarda “Biri söyle, ona ait olmayan sözler malayani sayılabilir” (Sözler, 218), “Kim güzel bir (işte) aracılık ederse, ona o işin sevabından bir pay vardır. Kim de kötü bir (işte) aracılık ederse ona da o kötülükten bir pay vardır. Allah'ın her şeye gücü yeter” (Nisa:85) gibi düsturlar esas alınmalı; Kur’an hakikatlerine uymayan, Kur’an davasına hizmet etmeyen çeşitli eğlenceli görüntüler, aklı zorlayıcı türlü rivayet ve rüyalar; içindeki mesaj doğru da olsa, haram görüntüler içeren resim ve videolar paylaşılmamalı.

8. İletişim vasıtaları kullanılırken aşağıdaki uyarılar da özellikle hatırda tutulmalıdır:

“Evet bu zamanda merak ile, radyo vasıtasıyla, ciddî alâkadarane küre-i arzdaki boğuşmalara merak edip bakanlar, dikkat edenler, maddî ve manevî pek çok zararları vardır. Ya aklını dağıtır manevî bir divane olur, ya kalbini dağıtır manevî bir dinsiz olur, ya fikrini dağıtır manevî bir ecnebi olur. Evet ben kendim gördüm: Lüzumsuz bir merak ile, mütedeyyin iken âmî bir adam -beride ilme mensubiyeti varken- eskiden beri İslâm düşmanı olan bir kâfirin mağlubiyetiyle ağlamak derecesinde bir mahzuniyet ve Âl-i Beytten Seyyidler Cemaatinin bir kâfire karşı mağlubiyetinden mesruriyetini gördüm. Böyle âmî bir adamın, alâkasız bir geniş daire-i siyaset hatırı için, böyle kâfir bir düşmanı mücahid bir seyyide tercih etmek, acaba divaneliğin ve aklı dağıtmaklığın en acib bir misali değil midir? (Kastamonu Lahikası, 38).

“Elhasıl: Ehl-i dalalet, muvakkat hayata karşı mücadele ediyorlar. Bizler, ölüme karşı nur-u Kur'an ile cidaldeyiz. Onların en büyük mes'elesi -muvakkat olduğu için-, bizim mes'elemizin en küçüğüne -bekaya baktığı için- mukabil gelmiyor. Madem onlar divanelikleriyle bizim muazzam mes'elelerimize tenezzül edip karışmıyorlar; biz, neden kudsî vazifemizin zararına onların küçük mes'elelerini merakla takib ediyoruz. Bu âyet لاَ يَضُرُّكُمْ مَنْ ضَلَّ اِذَا اهْتَدَيْتُمْ ve usûl-ü İslâmiyetin ehemmiyetli bir düsturu olan اَلرَّاضِى بِالضَّرَرِ لاَ يُنْظَرُ لَهُ Yani: "Başkasının dalaleti sizin hidayetinize zarar etmez. Sizler lüzumsuz onların dalaletleriyle meşgul olmazsanız. " Düsturun manası: "Zarara kendi razı olanın lehinde bakılmaz, ona şefkat edip acınmaz. " Madem bu âyet ve bu düstur bizi, zarara bilerek razı olanlara acımaktan men'ediyor; biz de bütün kuvvetimiz ve merakımızla vaktimizi kudsî vazifeye hasretmeliyiz. Onun haricindekileri malayani bilip, vaktimizi zayi' etmemeliyiz” (Emirdağ Lahikası-1, 44).

“İşte bu hakikata binaen, benim ve kardeşlerimin herbirimizin yüz derece aklı ve fikri ziyadeleşse, bu muazzam vazife-i kudsiyenin hizmetine ancak kâfi gelebilir. Sair mes'elelere bakmak, bize fuzulî ve malayani olur” (Sikke-i Tasdik-i Gaybi, 192).

“Bir gaye-i hayal olmazsa, yahut nisyan basarsa, ya tenasi edilse; elbette zihinler enelere dönerler, etrafında gezerler” (Sözler, 708).

“Ey kardeşlerim! Dikkat ediniz: Vazifeniz kudsiyedir, hizmetiniz ulvîdir. Herbir saatiniz, bir gün ibadet hükmüne geçebilecek bir kıymettedir. Biliniz ki, elinizden kaçmasın!...” (Mektubat, 427).

[1] Bu hakikatlere binaen Üstadımız, benlikten büsbütün sakınarak mezarının bile bilinmesini istememiştir (Emirdağ Lahikası-2, 204).

 

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
13 Yorum