1. YAZARLAR

  2. Mehmet Ali KAYA

  3. Mugayyebat-ı hamse
Mehmet Ali KAYA

Mehmet Ali KAYA

Yazarın Tüm Yazıları >

Mugayyebat-ı hamse

A+A-

Adamın biri İmam-ı Azam Ebu Hanife’nin yanına telaşla girer. “Ya imam, bu gece rüyamda Azrail’i gördüm ve ne zaman öleceğimi sordum. Bana beş parmağını gösterdi. Ben bununla ne demek istediğini anlayamadım. Acaba bu beş hangi beştir. Beş saat mi, beş gün mü, beş yıl mı? Beni bu sıkıntıdan kurtar” der. İmam-ı Azam hazretleri gülerek cevap verir. “Amennâ! İnanıyorum ki Azrail doğru söylemiştir. O size Lokman Suresinin son ayetinde belirtilen beş şeyi hatırlatmıştır. Bu beş şeye ‘Mugayyebât-ı Hamse’ yani beş bilinmeyen şey denir. Bunların ilmi Allah katındadır ve Allah’tan başkası bilemez” cevabını vermiştir.

Lokman Suresi son ayette belirtilen Allah’tan başkasının asla bilemeyeceği beş şeyden birincisi kimin nerede ve ne zaman öleceğidir. İkincisi, kıyametin ne zaman kopacağı… Üçüncüsü, yağmurun ne zaman yağacağı… Dördüncüsü, anne karnındaki ceninin ne olacağı… Beşincisi ise yarın ne kazanacağı (Lokman, 31:34) hususlarıdır. Allah ise her şeyi hakkıyla bilir ve her şeyden hakkıyla haberdardır.

Ne var ki günümüzde haddini bilmeyen bir kısım âlim kisvesindeki cahiller ve bilim adına cehalet üretenler hadlerini aşarak “yağmurun ne zaman yağacağı rasathanelerde aletlerle bilinmektedir ve anne karnındaki çocuğun erkek mi kız mı olacağı da röntgenle tespit etmek mümkündür” diyerek ayetin manasına dil uzatmaktan çekinmemektedirler.

İmana ve Kur’ana ait hususlarda yapılan itirazları ve anlaşılmayan hususları açıklamak ve beyan etmekle görevli zamanın peygamber varisi olan Bediüzzaman Said Nursi hazretleri Lem’alar isimli eserinin 16. Lem’asında bu hususa açıklık getirerek Kur’ânın bu konudaki mucizevî ve ilmî yönünü veciz bir üslupla hakikatten dersini alarak izah etmiştir.

Bediüzzaman “Kâinatta en mühim hakikat ve en kıymettar mahiyet vücut, hayat, nur ve rahmettir. Bu dört ey perdesiz, vasıtasız, doğrudan doğruya kudret-i ilâhiye ve meşiet-i hassa-i ilâhiyeye bakar. Sair masnuatta zâhirî esbab kudretin tasarrufâtına perde oluyorlar. Ve muttarid kanunlar ve kaideler, bir derece irade ve meşiete hicap oluyor. Fakat vücut, hayat, nur ve rahmette o perdeler konulmamış. Çünkü perdelerin sırr-ı hikmeti o işte cereyan etmiyor” buyurarak “vücut, hayat, nur ve rahmet” denen dört büyük nimete dikkatimizi çeker.

Bunları birer birer ele alalım…
Vücut: Vücut hayr-ı mahz, adem, yani yokluk ise şerr-i mahzdır. Vücudun sebebi doğrudan doğruya Allah'ın ilim, irade ve kudreti ile yaratmasıdır. Çünkü, fizik kanunlarına göre bir şeyi yoktan var etmek, var olanı yok etmek ancak Allah'a has bir özelliktir.
Hayat: Vücudu bütün kâinatla ve ebediyetle alakadar hale getiren hayattır. Her şeyin bir sebebi vardır; ama hayatın “Hay ve Kayyum” olan Allah’tan başka hiçbir sebebi yoktur. Bir sebebe bağlı değildir. Doğrudan Allah'a hastır ve onun irade ve kudretine bağlıdır.
Nur: Hayata ve vücuda anlam veren ilim, iman ve basiret dediğimiz doğrudan Allah’tan, Allah'ın ‘Nur’ isminden kaynaklanan manevi şeylerin tümüdür. Kur’an Allah’tan geldiği için nurdur ve doğrudan Allah’tan gelir.
Rahmet: Vücudu, hayatı ve nuru içine alan varlıkların tümüne ve bilhassa insanın saadetine vesile olan her şey rahmettir ve bu doğrudan Allah’tan gelir. Bu sebeple hayat ve vücut rahmet olduğu gibi, insanı ebediyetle ve Allah ile buluşturan Kur’an ve Nübüvvet rahmettir. Peygamberimiz (sav) de “Rahmeten lil-âlemîndir” bütün âlemlere rahmettir.
Böylece vücutta en mühim hakikat rahmet ve hayat olduğu böylece anlaşılmış oldu. “Madem vücutta en mühim hakikat rahmet ve hayattır. Yağmur, hayata menşe ve medar-ı rahmet, belki ayn-ı rahmettir. Elbette vesâit perde olmayacak, kaide ve yeknesaklık dahi meşiet-i hassa-i İlâhiyeyi setretmeyecek. Tâ ki, her vakit, herkes, her şeyde şükür ve ubudiyete ve sual ve duaya mecbur olsun. Eğer bir kaide dâhilinde olsaydı, o kaideye güvenip, şükür ve rica kapısı kapanırdı.

Güneşin tulûunda ne kadar menfaatler olduğu malûmdur. Hâlbuki muttarid bir kaideye tâbi olduğundan, güneşin çıkması için dua edilmiyor ve çıkmasına dair şükür yapılmıyor. Ve ilm-i beşerî, o kaidenin yoluyla yarın güneşin çıkacağını bildiği için, gaipten sayılmıyor. Fakat yağmurun cüz'iyâtı bir kaideye tâbi olmadığı için, her vakit insanlar rica ve dua ile dergâh-ı İlâhiyeye ilticaya mecbur oluyorlar. Ve ilm-i beşerî vakt-i nüzulünü tayin edemediği için, sırf hazine-i rahmetten bir nimet-i hassa telâkki edip hakikî şükrediyorlar. İşte bu âyet, bu nokta-i nazardan yağmurun vakt-i nüzulünü Mugayyebât-ı Hamseye ithal ediyor.

Rasathanelerdeki âletle bir yağmurun mukaddemâtını hissedip vaktini tayin etmek gaibi bilmek değil, belki gaipten çıkıp âlem-i şehadete takarrubu vaktinde bazı mukaddemâtına ıttıla suretinde bilmektir. Nasıl en hafî umur-u gaybiye vukua geldikte, veyahut vukua yakın olduktan sonra, hiss-i kablelvukuun bir nev'iyle bilinir. O gaybı bilmek değil, belki o, mevcudu veya mukarrebü'l-vücudu bilmektir. Hattâ ben kendi âsâbımda bir hassasiyet cihetiyle, yirmi dört saat evvel, gelecek yağmuru bazan hissediyorum. Demek yağmurun mukaddemâtı, mebâdileri var. O mebâdiler, rutubet nev'inden kendini gösteriyor, arkasından yağmurun geldiğini bildiriyor. Bu hal, aynen kaide gibi, ilm-i beşerin gaipten çıkıp daha şehadete girmeyen umura vusule bir vesile olur. Fakat daha âlem-i şehadete ayak basmayan ve meşiet-i hassa ile rahmet-i hassadan çıkmayan yağmurun vakt-i nüzulünü bilmek, ilm-i Allâmü'l-Guyûba mahsustur.” (Lem’alar, 2005, s. 280-284)

Röntgen şuâıyla rahm-ı mâderdeki çocuğun erkek ve dişisini bilmekle “Rahimlerde olan o bilir” (Lokman, 31:34) âyetinin meâl-i gaybîsine münâfi olamaz. Çünkü, âyet yalnız zükûret ve ünûset keyfiyetine değil, belki o çocuğun acip istidad-ı hususîsi ve istikbalde kesb edeceği vaziyetine medar olan mukadderât-ı hayatiyesinin mebâdileri, hattâ simasındaki gayet acip olan sikke-i samediyet muraddır ki, çocuğun o tarzda bilinmesi, ilm-i Allâmü'l-Guyûba mahsustur. Yüz bin röntgen-misal fikr-i beşerî birleşse, yine o çocuğun umum efrad-ı beşeriyeye karşı birer alâmet-i farikası bulunan yalnız hakikî sima-yı veçhiyesini keşfedemez. Nerede kaldı ki, sima-yı veçhîsinden yüz defa daha harika olan, istidadındaki sima-yı mânevîyi keşfedebilsin!

Başta dedik ki: Vücut ve hayat ve rahmet, bu kâinatta en mühim hakikatlerdir ve en mühim makam onlarındır. İşte onun için, o câmi hakikat-i hayatiye, bütün incelikleriyle ve dekaikiyle irade-i hassaya ve rahmet-i hassaya ve meşiet-i hassaya bakmalarının bir sırrı şudur ki:
Hayat, bütün cihazatıyla şükür ve ubudiyet ve tesbihin menşe ve medarı olduğundandır ki, irade-i hassaya hicap olan yeknesaklık ve kaidelik ve rahmet-i hassaya perde olan vesâit-i zâhiriye konulmamıştır. Cenâb-ı Hakkın, rahm-ı mâderdeki çocukların sima-yı maddî ve mânevîlerinde iki cilvesi var:

Birisi: Vahdetini ve ehadiyetini ve samediyetini gösterir ki, o çocuk âzâ-yı esasîde ve cihazat-ı insaniyenin envâında sair insanlarla muvafık ve mutabık olduğu cihetle, Hâlık ve Sâniinin vahdetine şehadet ediyor. O cenîn bu lisanla bağırıyor ki: "Bana bu sima ve âzâyı veren kim ise, bütün esasat-ı âzâda bana benzeyen bütün insanların sânii dahi Odur. Ve hem bütün zîhayatın sânii Odur." İşte, rahm-ı mâderdeki cenînin bu lisanı, gaybî değil, kaideye ve ıttırada ve nev'iyete tâbi olduğu için malûmdur, bilinebilir. Âlem-i şehadetten âlem-i gayba girmiş bir daldır ve bir dildir.

İkinci cihet: Sima-yı istidadiye-i hususiyesi ve sima-yı veçhiye-i şahsiyesi lisanıyla Sâniinin ihtiyarını, iradesini ve meşietini ve rahmet-i hassasını ve hiçbir kayıt altında olmadığını, bağırıp gösteriyor. Fakat bu lisan gaybü'l-gaybdan geliyor. İlm-i Ezelîden başkası, kablelvücut bunu göremiyor ve ihata edemiyor. Rahm-ı mâderde iken bu simanın binde bir cihazatı, görünmekle bilinmiyor!

Elhasıl: Cenînin sima-yı istidadîsinde ve sima-yı veçhiyesinde hem delil-i vahdâniyet var, hem ihtiyar ve irade-i İlâhiyenin hücceti vardır. (Lem’alar, 282-284) Bu nedenlerle “Beş şey gayb ilmidir” ve “Gaybı ancak Allah bilir.” İnsanlar ise gaybdan çıkınca emarelere ve delillere göre bilebilirler.

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.