1. YAZARLAR

  2. Ediz SÖZÜER

  3. Mucizeler Diyarına Yolculuk
Ediz SÖZÜER

Ediz SÖZÜER

Yazarın Tüm Yazıları >

Mucizeler Diyarına Yolculuk

A+A-

(TABİAT RİSALESİ AÇILIMLARI -7-)

Kalıp Olmadan Üretim Olmaz! (Canlı Üretimi Alternatifleri)

Yazı dizimizin bu bölümünde eşyanın oluşumunu yaratıcıyı konu dışı bırakarak açıklamak için öne sürülen “Maddî sebepler, kendi kendine oluşum ve tabiat”tan ikinci yol olan “Kendi kendine oluşum” iddiasının kabulü halinde ortaya çıkacak üç imkânsız senaryodan üçüncüsünde,  diğer bir imkânsızlığı anlatan çarpıcı bir misalle karşı karşıya geliyoruz.

Tabiatın eşyayı bir matbaa gibi ürettiğinin düşünüldüğü bu misalde, her bir canlı ferdi için binlerce tabiat kalıplarının kullanılması gerektiği ve her bir ferd için ayrı bir kalıp, hatta matbaanın lâzım olduğu ve bu matbaa ve kalıpların yapılması için de ayrı kalıplara ve başka matbaalara ihtiyaç olacağı ve bunların da başka…ve bunun böyle sürüp gidecek bir kısır döngüye sebep olacağı ortaya koyulmuştur.

Öncelikle misalin belli bir varsayımın üzerinden yürütüldüğüne dikkatinizi çekmek isteriz. Gerçekte tabiat ve sebeplerin herhangi bir canlıyı yapabilmeleri mümkün değildir. Canlıların ve eşyanın kendi kendine olabilmesi de imkân haricidir. Zaten hakikatin bu yönde olduğu, şimdiye kadarki detaylı analizlerimizle açıkça ortaya çıkmıştı.

Fakat Tabiat Risalesi’nin bu bölümünde, bir canlının tabiat ve sebeplere bağlı olarak yapıldığını veya kendi kendine oluşabildiğini bir an için kabul ettiğimizde, yani tabiatın âdeta kitap basan bir matbaa gibi işlediğini veya canlıların kendi kendine yapıldığını varsaydığımızda, böyle muazzam bir yapım işi neyi gerektirir ve aklen kabul edilmesi mümkün olmayan ne gibi zorluklara yol açar, verilen misal yardımıyla onu göreceğiz.

Belirli görevleri yerine getiren, sanatlı bir görselliğe, düzenli bir şekil bütünlüğüne sahip yapıdaki her eşya, iki şekilde yapılabilir: (Üretim şekli alternatifleri de diyebiliriz buna)

1-Eşyaya doğrudan müdahale edebilen akıl, şuur, irade, ilim ve kudret sahibi birinin, o eşyayı bizzat kendi eliyle yapması ile. Örneğin bir resmin fırçayla çizilmesi, bir mektubun kalemle yazılması, bir halının elle örülmesi, bir heykelin mermerin yontulmasıyla elle yapılması, bir araba maketinin elle inşa edilmesi, bir ok veya sapanın elle üretilmesi gibi.

Eşyayı bu tarzda yapacak kişi, eşyanın şeklini, planını, modelini ve özelliklerini zihninde tasarlar ve haricî, maddî bir kalıp kullanmaya ihtiyaç hissetmeden o eşyayı yapabilir. Biyonik makineler olan bizler, böyle çalışıyoruz. Eşyanın zihinde tasarlanan özel şekli ve belirlenmiş miktarı, yapılacak eşyanın manevî kalıbı gibidir. Eşyayı yapanın zihninde bilgi olarak mevcut olan, fakat hariçte görünmeyen, yaptığımız zaman ortaya çıkan soyut kalıp yani ilmî vücudu olan manevi kalıp, diğer bir deyişle ilmî kalıp yani bilgiye dayalı kalıp üzerinde eşyayı oluşturacak maddeler işlenir ve vücuda getirilir.

İşte ilahî kudretin yaratımı da böyledir, bu şekilde işler. Cenâb-ı Hak, ezelî ilmiyle belirlediği bir plan, program ve model olan, eşyanın manevî kalıbı mahiyetindeki kader cetveli üzerinde, kudret kalemiyle, zerreler mürekkebiyle kâinat kitabını her vakit gözümüz önünde kolayca, süratle, sanatlı, intizamlı ve hikmetli olarak yazar. Sahip olduğu güzelliğin mükemmelliğini ve mükemmelliğinin güzelliğini bu suretle bizlere gösterir.

2-Bu maddede eşyanın bir diğer yapılış şeklini inceleyeceğiz. Eğer eşya, oluşum planını yapan, nasıl ve ne şekilde olacağına karar veren bilinçli bir işleyici tarafından bizzat yapılmayacaksa ve eşyanın yapımında, bilerek iş yapma kabiliyeti bulunmayan cansız maddeler kullanılacaksa, maddî bir kalıp gerekecektir.

Hatta çoğu incelikli işlerde, cansız maddelere bizzat temas eden bilinçli bir işleyicinin olduğu durumlarda bile maddî kalıpların kullanılması, işin hatasız yapılması ve gerekli ölçülerinin tutturulabilmesi açısından gerekli olur.

Örneğin siz elbette sadece elinizi kullanarak, göz kararıyla da bir harita veya proje çizebilirsiniz. Fakat bu işin doğru ölçülerde ve düzgün bir şekilde olabilmesi için, bir cetvele ve ölçeğe ihtiyaç hissedersiniz.

Elbette, kendi kendine tabiat ve sebeplere bağlı olarak yapıldıkları iddia edilen canlıların her bir sanatlı parçasının ve her bir düzenli oluşumunun yapımı için, maddî kalıplara olan ihtiyaç muhakkaktır.

Mucizeler Diyarına Yolculuk

Şimdi sizlere Daniel Csobot’un “Macro Timelapse” isimli büyüleyici bir çalışmasını tavsiye etmek istiyoruz. http://danic.me/ internet adresinden veya bir internet arama sitesine çalışmanın ismini yazarak ulaşabileceğiniz bu 2,5 dakikalık videoda, çiçeklerin topraktan nasıl çıktıkları ve şekillendikleri hızlandırılarak çekilmiş. Bunu seyretmeniz canlı oluşumların sahip olduğu yapısal özellikleri anlamamıza ve nasıl bir mucizeler diyarında yaşadığımızı fark etmemize yardımcı olacak.

tabiat.20141008073335.jpg

Hepimiz her zaman ve her yerde şahit oluyoruz ki, topraktan çıkan bitkiler, çiçekler ve ağaçlar bir kalıptan çıkmışçasına ve bir plana dayalı olarak tasarlanmışçasına düzenli, sanatlı ve işlevsel yapılıyorlar. O halde, o toprağın içinde şekilleri birbirinden farklı tüm bitki türleri, hatta hiçbiri tamamen aynı aynına olamayan her bir bitki adedince maddî kalıpların bulunması gerekmektedir ki, gözümüz önünde görünen bu intizamlı ve sanatlı iş gerçekleşebilsin. Böyle maddî kalıplar o toprakta görünmediğine ve o toprağın içinde de bulunmadığına göre, o toprak üzerinde görülen işler için gerekli kalıplar ilmî ve manevî olmalıdır.

Yani o toprak, yapılan her bitkinin vücut yapısını ilmi ile bilmeli ve kudreti ile de oluşumu için gerekli maddeleri, o manevi kalıplara bilerek yönlendirmelidir. Çıkarımımızda nereden nereye intikal ediyoruz lütfen dikkat edin. Çıkan sonuç çok basit, çok derin ama aynı zamanda çok bilimsel ve çok kesin. Matematik kesinliğinde neredeyse. Demek ki ya toprak parçacıklarında çok manevî bir kalıpların varlığının kabul edilmesi veya dışarıdan bir müdahelenin yapıldığının ve o toprak parçacıklarının yönlendirildiklerinin kabulü açıkça gerekiyor.

Yoksa Risale-i Nur’un 26.Lem’a’sında ifade edildiği gibi, sayısız şekil ve miktarlarda olabilen madde parçacıklarının bir tek şekil ve miktarda oluşmaları, düzensiz ve hızla akıp giden maddî unsurların parçalarının miktarsız ve kalıpsız oldukları halde dağılmayarak, birbiri üstünde kitle halinde muntazaman durdurulmaları ve bütün organları birbiriyle uyum içinde çalışan bir canlı vücut meydana getirebilmelerinin imkânı bulunmamaktadır.

Maddî bir kalıp eğer görünürde yok ise, o halde manevi bir kalıp bulunmalıdır. Madde parçacıklarına maddî bir kalıbın içinde eritilip dökülerek şekil vermeye benzer şekilde, o canlı vücutlarının manevî bir kalıpta şekillendirilmeleri şarttır ki, bu sayede dağılmasınlar ve düzenliliklerini bozmasınlar.

Sanayide “kalıp olmadan, üretim olmaz” diye esaslı bir kaide vardır. Sıvı veya katı haldeki işlenmemiş bir maddenin, belirlenmiş şekil ve miktarlara sahip, ölçülendirilmiş bir alan içinde sıkıştırılması suretiyle ürünün oluşturulması olarak ifade edilen kalıpçılık; birçok ürünün maliyeti düşük bir tarzda, talep edilen özelliklerde ve süratle yapılması için en elverişli metot olarak, medeniyetin ilk devirlerinden beri kullanılmaktadır.

Esas itibariyle “kalıp olmadan, üretim olmaz” kaidesinin ifade ettiği gerçek anlam şudur: “Çok sayıda, çok hızlı, çok kolay ve çok düşük bir maliyetle yapılan bir üretim, hatasız ve yüksek kaliteli olamaz ve kalıp olmadan yapılamaz.” demektir.

O halde son derece basit ve ucuz maddelerden süratle, kolayca ve çok sayıda yapıldıkları halde düzenli ve sanatlı olan eşyayı ve canlıları üretecek tabiatın, elbette çok sayıda tabiat kalıplarına muhtaç olacağı muhakkaktır, yoksa yapamayacaktır.

Yaprakları sıralı bir biçimde şekil verilmiş bir bitkiyi gözünüzde canlandırmanızı istiyoruz ve şunu düşünmenizi istiyoruz. Böyle düzenli bir şekil kalıpsız ve modelsiz olarak nasıl meydana gelebilir?

Tabiat Risalesi’ndeki misalde de anlatıldığı gibi, bir kitabın basım işi için, o kitabın tüm harflerinin tek tek dizilmiş olduğu ve her sayfası için ayrı olarak hazırlanan kalıplar lazımdır.

Eskiden ofset baskı tekniği yoktu. Dolayısıyla eski matbaalarda bir kitap basılacağı zaman, kurşundan yapılmış harfler tek tek dizilerek, yazının kurşundan bir kalıbı ortaya çıkarılır, bu kalıp mürekkeple boyanır, basılacak kâğıt hazırlanan kalıp üzerinden geçirilir ve yazılar kâğıda bu surette basılırdı. Bu işlem, her bir sayfa için ayrı ayrı yapılırdı.

Oldukça zahmetli bir işlem olan bu baskı tekniğinin eserde misal olarak verilmesi, çok isabetli olmuştur. Çünkü her canlı türü ve hatta her bir canlı ferdi, kendine özel sistemi ve biribirine tamamen aynı olamayan farklı şekilleri ve özelleşmiş suretleri ve fonksiyonlarıyla ayrı bir kitap, ayrı bir sayfa, hatta çok küçük bir hücre ve protein bile, son derecede karmaşık yapıları nedeniyle içinde ince hatla koca bir kitap yazılmış büyük bir harf gibi olmalarından, elbette her biri kendilerine ayrı ve özel kalıplar isterler.

O kalıplar olmadan kendi kendilerine, sebeplere ve tabiata bağlı olarak vücuda gelemezler ve kalıpsız vücuda geldiklerini tasavvur etmek de, ilmî bir kalıba lâzım olan yüksek ilim ve şuurun tabiatta bulunduğunu düşünmek de hayalciliktir, fantazidir ve hurafe bir bilim kurgudur. Evet, kendi kendine oluşumun bilimsel olarak aklen kabul edilmesi için, bilim dünyasından şunu isteriz: Canlıları ortaya çıkaran tüm oluşumlar adedince maddî veya manevî tabiat kalıplarının varlığının kabulünü..

Fakat imkânsızlık derecesinde zor görünen bu kabulle iş bitmez. O kalıplar da, ürettikleri iddia edilen canlılar gibi yapılmış olacaklarından ve bir düzen içinde işlemeleri ve bir sanat estetiğine sahip bulunmaları gerektiğinden, onları yapmak için de ayrıca başka kalıpların mevcudiyeti gerekecektir ve bu kalıpların yapılması için de başkaca kalıplar....

İşte böylece içine girdiği kısır döngüde zincirleme olarak dönüp duran ve çıkmaz bir yolda tıkanıp kalan imkânsız ve zorlu bir yol. Bizim ne zorumuz var ki, böyle zorlu ve akıl dışı bir yoldan gidelim? Neden bu yolu tercih edelim?

Zaten, yine Risale-i Nur’un 26.Lem’a’sında ifade edildiği gibi, bütün maddî sebepler toplansa ve iradeleri de olsa, bir tek sineğin vücudunu ve o vücud için şart olan maddî, manevî alet ve edevatını, gerekli ve hassas özel ölçülerinde toplayamazlar. Toplasalar da, o vücudun oluşumu için gerekli olan belirli miktarlarında, sınırlarında durduramazlar. Daha ileri gidelim: Durdursalar da, daima tazelenmekte olan ve o vücuda gelip çalışan o maddeleri, sürekli düzenli bir şekilde çalıştıramazlar.

Bir adım daha ileri gidelim. (26.Lem’a’da bu noktada duruluyor.) Hadi çalıştırdılar diyelim. Peki o canlının vücudunun işleyişine yabancı olan ve dışardan sürekli o vücudun içine giren madde parçacıklarına, devamlı ve aksamadan çalışması gereken o vücudun çalışma sisteminde üstlenecekleri vazifeleri nasıl öğreteceklerdir?

Bunların hiçbirini yapamayacakları çok açıktır. Öyleyse, kesin bir şekilde ortaya çıkıyor ki, sebepler veya tabiat, bu eşyaya mucitlik iddiasında bulunamayacaklardır, kusura bakmasınlar! “Ben yaptım bu resmi!” şeklindeki bir iddiaya karşı “Delilin nedir? Resim kabiliyetin var mı? O resim yapılırken bizzat başında mıydın? Şahidin var mı? ” diye sorular hemen arkasından gelir. Ya da “Bu resmi filanca kişi yapmıştır!” diye iddiada bulunduğunuz zaman hemen sorulması gereken ilk soru şudur: “Bu resmi yaptığını iddia ettiğin kişinin, bu resmi yapma kabiliyeti var mı? Resmin yapılma anında o, onun yanında mıydı ve bizzat yaparken görüldü mü?” Eğer kabiliyet mevcut değilse nasıl iddia edilebilir? Resim kabiliyeti olmayan bir insan, tuvalin başında duruyor. Kör, sağır, topal, resim kabiliyeti olmayan, cahil bir insan. Bu insanı elinden tutup getiren biri iddia ediyor ki: “Bu resmi, bu adam yapmıştır!” Neden? “Resmin yanında bulunuyor!” Yanında bulunması yetmez. Yapabilecek kabiliyete, bilgiye sahip mi biz ona bakarız. Eğer yoksa başka sebep ararız.

Tabiatın ve maddî sebeplerin de eşyanın yanında bulunması yetmez ve o eşyayı yapabilecek kabiliyet ve bilgiye sahip olmadıkları halde, sırf eşyanın yanında bulunuyorlar diye eşyaya mucitlik iddiasında bulunamazlar. Demek onları çalıştıran bir başkası olduğu, mecburiyetle kabul edilecektir. O eşya, kendi kendine sahiplik iddiasında da bulunamaz, eğer bulunsa bu iddiası saçma sapan, akıl dışı bir hezeyan olur. Mesela “ben kendi kendime sahibim, bu vücud benim, ben çalıştırıyorum!” dese birisi, ona ne cevap verilir? Denilebilir ki: “Şu suyu kendin mi içiyorsun? Elini nasıl kaldırdığını biliyor musun? Nasıl yutkunduğunu biliyor musun? Gözün, beynin ve kolun arasındaki üçlü koordinasyonun dizaynını nasıl sağladığını biliyor musun? Haberin var mı bunun işleyişinden? Nasıl sen kendine hâkimsin, sahipsin ve “Benim!” diyebilirsin. Senin olmayan o vücutla yaptığın her hangi bir şeye ve işe ‘Bunu ben yaptım!’ diyebilirsin? Senin değil ki o vücut! İşleyişini bile bilmiyorsun!” İşte böyle bir iddianın ne kadar saçma sapan olduğu ortada görünüyor.

Demek ki, onlara sahip olacak ve onları icad eden başkasıdır. İşte biz O’nu arıyoruz, O’nu bilmek ve tanımak istiyoruz. Bu ne kadar insanca bir istektir! Şu eşyayı yaratanı, bizi yaratanı, bizden ne istediğini bilmemiz kadar gerekli ve bunu bilmek istememiz kadar insanî bir şey olabilir mi?  Biz tasavvur edemiyoruz. O aradığımız kişi öyle biridir ki, eşyayı icad ederken maddeleri etraftan toplamaya muhtaç olmaz.

O’nun mucizevî faaliyetinin gerçekte nasıl işlediğini, araya giren zamanın normal akışında çok iyi farkedemiyoruz. Çiçeklerin hızlandırılmış çekimlerinden yardım alarak bunu nasıl yaptığını çok daha iyi görebiliriz. Bunun için internette kısa bir arama yapmanız yeterli olacaktır. Tabiatçılara bakacak olursanız karşılaşacağınız güzellikler sadece böcekleri, arıları cezbetmek ve tohumcuklarının bir yerden bir yere götürülmesini sağlamak içindir. Öyle mi? Sizin bakmanız için değil, hayret etmeniz için değil, O’nun sanatını takdir etmeniz için değil, öyle mi? Nasıl görünüyor bir düşünün Allahaşkına, şöyle bir insafla bakın, tarafsız bakın. Bizim için mi yapılmış gibi görünüyor, böcekler için mi yapılmış gibi görünüyor. Onlar için yapılmışsa biz neden çiçekleri seyretmekten bu kadar zevk alıyoruz? Onları evimizin başköşelerinde sergilemek için ciddî paralar harcıyoruz. Üzerlerinde bizim için yapılmış bir sanat yoksa neden yapıyoruz ki bunu? Trajik ve üzücü olan, bu harika işleri altına zaman girdiği için neredeyse fark edemememiz. Her şey hızlandırılmış çekimlerdeki gibi hızlı olsa belki çok daha iyi fark edeceğiz.

Allah kâinatı ve canlıları belli bir zaman süreci içinde yaratıyor. Birdenbire zamansız “hop!” diye bir sihirbazın şapkadan tavşan çıkarması gibi yaratmıyor. Ortaya çıkan neticenin mükemmelliği ve normal şartlarda çok daha uzun zaman alması gerektiği düşünüldüğünde, aslında çok kısa bir zaman diliminde yaratıyor her şeyi ama bizim gözlerimize sanki o eşya yaratım esnasında duruyor gibi görünüyor. Yani “çok süratli yaratıyor” dediğimiz aslında doğru. Fakat gözümüzle takip edeceğimiz kadar da hızlı değil. Bizim gözlerimize sanki o bitki yaratım esnasında duruyor gibi görünüyor.

Hâlbuki hızlandırılmış çekimde görüyoruz ki o eşya hiç durmuyor! Mucizevî bir biçimde şekilden şekile giriyor. Böyle mucizevî işlere şaşırmamak insanî bir özellik olabilir mi sizce? Ya da böyle harika işlere şaşırmak ve hayret etmek kadar insanca bir duygu var mıdır? Böyle bir şeye şaşırmak ve hayret etmek ve bunu yapanın kim olduğunu merak etmek kadar insanca bir duygu bizce yok.

Biz çoğu zaman süreci farketmeyip ortaya çıkan sonucu görüyoruz ve o zamana kadar çoktan alışmış oluyoruz ve olması gerektiği kadar şaşırmıyoruz. Fakat ortaya çıkan mucizenin harikalığı değişmediği için aynı şekilde şaşırmamız gerekiyor. “Timelapse” olarak tabir edilen hızlandırılmış çekimleri gösteren videolarla işimizi çok kolaylaştırmış oluyoruz. Şapkadan tavşan çıkartıyorsanız, bunu saniyede çıkartmışsınız veya bir saate yaymışsınız, ne fark eder? Sonuç aynı! Ortaya çıkan sonucun mucizeviliği ve harikalığı değişmiyor. Değişmediği için aynı şekilde şaşırmanız gerekiyor. Allah aynı şekilde şaşıracak kullarını istiyor. Bu da bir imtihan sırrı.

Aradığımız o kişi, bir araya getirerek yaratımını gerçekleştirdiği elementler dışında, tüm canlıların bütün farklı şekil ve suretlerini hiçten ve yoktan icad ettiğinden, ilminde her şeyin planı, programı, işleyiş kaideleri ve şekillerinin ölçüleri belirlenmiş olduğundan ve tüm atomlar, elementler ve unsurlar O’nun ilmi ve kudreti ile hareket ettiklerinden, her şeyi maddî bir kalıba ve modele ihtiyaç duymadan bir anda kolayca icad edebilir ve gözümüz önünde her an yeniden icad etmektedir.

Evet, öyle görünüyor. Her şey son derecede hızla ve kolaylıkla vücuda gelmiyor mu? Bununla beraber her eşya sanatlı, düzenli ve işlevsel olarak yapılmıyor mu? Tam da böyle olduğunu etrafınıza baktığınızda siz de kendi gözlerinizle görmüyor musunuz?

Tüm bu işlerin böyle gerçekleşmesi, eğer her şeyin her şeyini bilen, çok büyük bir ilimle ve her şeye sözü geçen bir iradeyle ve her şeyi emri altında çalıştıran bir kudretle işlerin yapıldığını ve tüm eşyanın tek bir elden idare edildiğini göstermiyorsa, bunun böyle olduğunu göstermek için başka hangi harika faaliyeti hayal edebilirsiniz ki?

Şimdi geldik Tabiat Risalesi’ndeki canlılığın oluşumu için ortaya koyulan üçüncü kelime ve üçüncü alternatif olan “Tabiat” iddiasının birinci muhaline.

Şu kâinatın ve canlıların üstünde görünen hayranlık verici görsel estetiğin, göz alıcı güzelliğin, incelikli sanatın ve karmaşık tasarımın yapılabilmesi ne ile mümkün olabilir?

Buraya kadar olan detaylı incelemelerimizle şu hakikat açıkça ortaya çıktı ki:

Şu kâinatın ve canlıların üstünde görünen hayranlık verici görsel estetiğin, göz alıcı güzelliğin, incelikli sanatın ve karmaşık tasarımın yapılabilmesi ve çok sayıda mekanizmanın birbiri içine girip beraber çalışması v e sürekli işlemesiyle bölünemez bir bütün haline gelmiş devasa düzenin hassas dengesinin meydana gelebilmesi, bozulmadan devam edebilmesi ve çok faydaları netice veren önemli vazifelerinin aksamadan yerine getirilmesi, ancak her şeyin her şeyini gören, bilen, düşünen, planlayan ve karar veren kapsamlı bir ilme ve iradeye ve her şeyi idare eden ve kâinatı yaratan büyük bir kudrete sahip olmakla mümkün olabilir, başka yolu yoktur. Çünkü hepsi birbiri içinde çalışıyor. En küçük bir şeyi yaratabilmek ve o büyük düzen içerisinde işler hale getirebilmek ve o düzeni bozmadan onu orda çalıştırabilmek için bütün kâinatı yaratabilmeniz, bütün kâinatla olan işleyişlerini bilebilmeniz, kontrol edebilmeniz gerekiyor. Başka türlü olmaz.

Tabiat Risalesi’nde yer verilen ve şimdi izaha edeceğimiz misal, boş bir misal değildir. Çok bilimsel ve çok kesin bir misaldir. Basittir fakat derindir. Bu misalin üzerinde çok düşünmek gerektir. Tabiat Risalesi 1930’lu yıllarda yazılmış olmasına rağmen o dönemden bu zamana kadar verilmiş en mükemmel misallerden bir tanesi de bu misaldir. O kadar zaman geçmiş, onun üstüne bir misal yok.

Bütün harflerinin tek tek matbaada dizilmesi yerine, bir tek kalemle kolayca yazılabilen mektup misali gibi, kader ve kudret kalemiyle her şeyin Allah tarafından kolaylıkla yazıldığını ve yazılmaya devam ettiğini kabul etmek, eşyanın gözümüzle gördüğümüz vaziyetine, çok daha uygun düşüyor.

Bilimsel düşünce ve yaklaşıma da çok daha uygun düşüyor. Her ne kadar matematik kesinliği olan bir hakikat olmasa da. Öyle olursa zaten imtihan sırrı bozulur. Öyle olmayacak zaten. İman hakikatinin gerçekliği, %100’e yaklaşacak, yaklaşacak ve “%99,9999..99 ihtimalle böyle olmalı. Evet başka bir yolu yok, kâinat çapında bir tek kudret tarafından yaratılmalıdır.”a gidecek fakat %100 olmayacak. Olursa imtihan sırrı bozulur. İmana dair hakikatler, herkesin mutlaka mecburiyetle kabul edeceği bir yapıda olmayacak. O şekilde olursa elmas ruhlu insanlarla, kömür ruhlu insanları insanları nasıl ayırt edeceksiniz? Çünkü o zaman herkes kabul edecek.

Sadedimize geri dönüyoruz. Evet eşyanın Allah tarafından yaratıldığını kabul etmek, eşyanın görünen haline çok daha uygun düşüyor.  Çünkü hakikaten de tek bir kudretin elinden çıkmış gibi son derecede kolaylıkla var olmuyor mu her şey? E, oluyor. Düşünmüyoruz bile işte, bariz zaten her şey, tıkır tıkır işliyor. Bakın şimdi, dikkat edin. “Tıkır tıkır işliyor.” O zaman kendi kendine oluyor, zaten oluyor bitiyor, tabiat yapıyor!” Gerçekten öyle mi?

Bir insan bu kadar kör olabilir. Müthiş ve büyük ve sınırsız bir kudretin delilini, yokluğuna delil yapmak! Ancak bu kadar ahmakça bir hüküm olabilir. Sonsuz bir kudretin delilini, onun yokluğuna delil yapmak! Bu kadar rahat ve kolay oluyor diye! Sahipsiz mi tüm bu eşya? “O” olmadan oluyor öyle mi? Bu kadar kolay oluyor diye! “O”nun kudreti çok büyük olduğu için o kadar kolay oluyor olmasın sakın! Yoksa o işlerin yapılması o kadar kolay olduğu için değil! Düşünmek lâzım, düşüncesiz olmamak lâzım. Önemli bir nokta olduğu için inkâr ve iman arasındaki bu yaklaşım farkını belirtmek istedik.

Allah’ın varlığını kabul etmek gibi zahmetsiz bir yolda yürümek istenilmezse, “eşyada meydana gelen tüm faaliyetleri tabiat yapıyor veya eşyanın kendi tabiatı icabı öyle oluyor” demekte ısrar edilse, gözümüz önündeki faaliyetleri tabiatın yaptığı kabul edilse, o faaliyetlerin yapılabilmesi için gerekli tüm özelliklere sahip bir tabiatın varlığı, zorunlu olarak kabul edilecek demektir.

Daha önce verdiğimiz basit misalde bahsettiğimiz gibi, şu resmi sizin yaptığınıza inanmamız için, o resmi yapacak kabiliyetin sizde olmasını kabul etmemiz gerekiyor. Başka türlü resmi yaptığınızı kabul edemeyiz. O kabiliyet sizde yoksa nasıl yapacaksınız o resmi, değil mi? Ha bir başkası sizin elinizden tutup yaptırırsa o başka! Hani böyle beş yaşındaki çocuğun elinden tutarsınız, kalemi eline verirsiniz ama aslında elini siz tutarsınız, kalemi de siz tutuyorsunuzdur. Onun elinden tutup sanki o okuma yazma bilmeyen çocuğa kendisi yazıyormuş gibi yazdırırsınız o ayrı. Aslında tabiat da aynen böyledir. Allah kendi kudret kalemiyle o tabiatı ve o atomları alet olarak, kalem gibi kullanıyor. Neyse. İşte üçüncü kelimedeki ilk imkânsız senaryomuz budur. Bu senaryoda etrafımızda şahit olduğumuz faaliyetlerin yapılması için gerekli tüm özelliklere sahip bir tabiatın varlığını kabul etmemiz gerekiyor. Şimdi bu uydurma bilim kurgu senaryosunun içyüzünü inceleyeceğiz.

Önceki tetkiklerimizde tespit edildiği gibi, düzgün, sanatlı ve işlevsel bir eşyanın icad ve inşa edilmesi için, ya maddî veya manevî kalıpların kullanılması zorunludur. Yani, tabiatın, ya işlediği her yerde, göze görünmediği halde varlığı kabul edilmek zorunda olan makinelere, hatta fabrikalara sahip olduğu kabul edilecek ve o manevî (görünmez) makineler, görünmeyen maddî kalıplar üzerinde işleyecek. (bu nasıl olacaksa) Veyahut eşyada, manevî kalıplar üzerinde işlenildiği kabul edilse, o halde ancak şuur, ilim, irade, kudret sahibi olan biri o manevî kalıplarda işleyebilir. Çünkü maddî kalıp olmazsa, ilmî ve manevî bir kalıpla, yani bir zihinde soyut varlığı bulunan plan ve modelle o eşya yapılabilir. Başka yolu yoktur. Başka yolunun olduğunu iddia eden birine de “akıllı ve bilime inanıyor” demeyiz. Şahsî kanaatimiz budur.

İnşallah bir sonraki kaldığımız yerden devam edeceğiz ve meselenin inceliklerine ve şaşırtıcı detalarına gireceğiz. Harika bir anlatım sizi bekliyor.

“KEŞİF YOLCULUĞU BİLETLERİ” VİDEO SUNUMLARI

Sizi, gerçeğin arayışında hayalî ve zihinsel bir keşif yolculuğuna çıktığımız video sunumlarımıza davet ediyoruz. Tabiat Risalesi Açılımları Seminerlerimizden alınan, etkileyici görsellerle sunulan ve hakikat arayışında çok ciddi bir kaynak olma mahiyetini taşıyan videolarımızın tamamına ulaşabileceğiniz internet adresi:

https://www.youtube.com/channel/UCxUMYzpFUxW0bMsOjfAiOIQ

Yazı Dizisinin Bu Bölümüne Ait Keşif Yolculuğu Videosu:

Kalıp Olmadan Üretim Olmaz! (Canlı Üretimi Alternatifleri)

http://www.youtube.com/watch?v=aNlWWA1OOkY&list=UUxUMYzpFUxW0bMsOjfAiOIQ

 

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.