Halil KÖPRÜCÜOĞLU

Halil KÖPRÜCÜOĞLU

Mübarek Ramazana farklı bir bakış

Şükür Risalesinde, Kur’an’ın pek çok Âyatıyla şükre çok ehemmiyet verdiği anlatıldıktan sonra, bu Kelâm sıfatından gelen Ayetleri, Kudret ve İrade sıfatlarından gelen Kainat Kitabındaki Kevni Âyatın da ortaya koyduğu, gösterdiği ispat edilir. 

Sırayla hayatın ve insanın merkeze alınmasıyla ilgili fikirler sıraladıktan sonra üçüncü basamakta Rızkın merkeze alındığını anlatılır.

Bütün nev-i insanı ve hattâ hayvânâtı rızka adeta taaşşuk ettirip,

onları umumen rızka hâdim ve musahhar etmiş.

Onlara hükmeden rızıktır.” denir.

         İnsan, yemek içmeye muhtaç olacak tarzda yaratılmıştır. Allah isteseydi bizi sadece havadan beslenecek halde bile yaratabilirdi. Yıllar önce anneme yosuna benzer bir çiçek almıştım. Kökü bile olmayan bu bitki, duvarda bir yere takıldı. İki yıl kadar havadaki nem ile yaşadı. Başka bir şeye ihtiyacı yoktu. Bizleri de bunun gibi veya daha da ihtiyaçsız halk edebilirdi. Cansız varlıkların atomlarında elektronlara enerji şeklinde rızk verdiği; yerinde duran çok aciz ağaçlara karbondioksit ve sudan fotosentez yaptırarak beslediği gibi bize de çok basit bir tagaddi yolunu ihsan eder, yaratırdı. Ancak öyle yapmamış; “rızka adeta taaşşuk ettirip, … umumen rızka hâdim ve musahhar etmiş” tir.

         Bu keyfiyet bence çok önemli. Gerçi “Kendini tanıtmak, sevdirmek isteyen bir Zatın sayısız nimetler yaratması; onları sayısız şekil, tat, koku ve güzelliklerle donatması; bunlara karşı bizlere aşk derecesinde bir iştiha vermesi; onları algılayacak cihazları da sadece bizlere bahşetmesi bana çok ilginç gelir.

Bu arada hayvanların ot, saman gibi birkaç şeyle kifayet edebilmelerini, dillerinde bütün tatları alabilecek hücrelerin bulunmadığını, çoğunun renk körü olduğunu da düşünecek olursak durumumuz daha dikkat çekici hale gelir.

İşte burada ENE devreye girer. Çünkü insan, karanlık olmazsa ışığı; hastalık olmazsa sıhhati tam algılayamamaktadır. Nisbî hakikatler ancak mukayeselerle anlaşılmaktadır. İhâtası mümkün olmayan hakâik de ancak mukayeselerle anlaşılabileceğinden Enedeki, vücudu bile mevhum olan cihazlar, ölçücükler sayesinde, bu yaratılan çok üstün sanat eserlerini algılamamız, onlar arkasındaki Sıfatlara, İsimlere, Şuûnâta, Zâta gitmemiz, yani Allah’ı bulmamız gerekmektedir. Bu işin dinî literatürdeki adı KULLUKtur; insan da bunun için yaratılmıştır.

Yerlerin, göklerin böyle bir vazifeden kaçtıklarına göre bu öyle kolay bir vazife de değildir. Irmakta, akan su üzerindeki kabarcıklarda beliren güneşe ait ışık, renk, görüntü gibi bazı hasletleri su katresinin kendinden vehmetmesi gibi; insanda, ölçü olması, vazifesini yapabilmesi için, kendisine verilen ve emanet sahibinin istekleri doğrultusunda kullanılması, ona satılması gereken bu teçhizatı, kendinden sanması, zâtî vasıflar gibi görmesi çok büyük bir tehlike olarak önümüzde durmaktadır. Ve maalesef korkulan da başa gelmekte, insan gayet acz ve fakr içinde olduğunu atlayıp, dalalet derelerinde koşmaya kalkmaktadır.

Onun aczini, fakrını anlaması, asıl gücün burada, aczi anlamakta oluşunu bilmesi çok önemlidir. Bu anlaşılınca, Yaratıcı olan; İlmi, Kudreti sonsuz Zat kolay bulunur. Fakat bu çok kolay da değildir. Arzuları ebede uzanan; düşmanları çok olan; ancak eli kısa, ömrü kısa durumdaki insanın başı gerçekten büyük derttedir. Ve hakikaten:“Vücudunda adem, ademinde vücudu vardır.

 Meleklerin bile anlayamadığı, yaratılışıyla ilgili olarak, Yaratıcının

  • "Eşya ve ahkâm, sizin malûmatınıza münhasır değildir.
  • Adem-i ilminiz, onların vücuda gelmeyeceklerine sebep olamaz.
  • Benim, beşerin hilkati hakkında bir hikmetim vardır;
  • hikmetin hâtırası için, fesatlarını nazara almam."       ferman etmesi de çok önemli hakikatlerdendir. Bediüzzaman Hazretlerine göre:

Cenab-ı Hak,

  • hayr-ı mahz olarak melâikeyi yaratmıştır,
  • şerr-i mahz olarak da şeytanı yaratmıştır,
  • hayır ve şerden mahrum olarak behaim ve hayvanatı halk etmiştir.

Hikmetin iktizasına göre,

  • hayır ve şerre kadir ve câmi olarak dördüncü kısmı teşkil eden beşerin yaratılması da lâzımdır ki,

beşerin şeheviye ve gadabiye kuvvetleri

kuvve-i akliyesine münkad ve mağlûp olursa,

beşer, mücahedesinden dolayı melâikeye tefevvuk eder.

Aksi halde, hayvanattan daha aşağı olur;

çünkü özrü yoktur.(1268)

 Bizimhayvanattan daha aşağı olmamak için aczimizi anlamamız, fıtratımıza konulan iştihalara aldanmamamız, orada takılıp kalmamamız; sadece, ancak “ayine-i Samed “ olabilen kalbimizi rahatlatabilmemiz, huzuru bulmamız, iki cihan saadetini elde edebilmemiz; hep Ene anahtarını doğru kullanıp ciddi kalbî, fikrî ameliyelerden sonra Zat-ı Zülcelal’i bulmakla alakalıdır ki, kulluğun manası da budur.

Ayrıca Halık’ın, bütün ümmetlere Oruç ibadet vermesi söz konusu olmuştur. (Bakara,183) Bu da çok önemli bir meseledir. Merhametli, Rahman’ür Rahim olan Rabbimiz yarattığı en üstün varlığa, onu çok iyi bildiğinden, merhameten,  Oruçla, onu sırat-ı müstakime gitmeye adeta yönlendirmiştir.

“Cenâb-ı Hak, zemin yüzünü bir sofra-i nimet suretinde halk ettiği ve bütün envâ-ı nimeti o sofrada… dizdiği cihetle, kemâl-i Rububiyetini ve Rahmâniyet ve Rahîmiyetini o vaziyetle ifade ediyor.-.İnsanlar, gaflet perdesi altında - Eneyi tam çözemedikleri zaman -esbab dairesinde, o vaziyetin ifade ettiği hakikati tam göremiyor, bazan unutuyor.

Hâlbuki bu nimetleri vereni bulmak, anlamak, onun emirlerine râm olmak kulluğumuzun gereğidir. İşte orucun kıymeti tam anlamıyla burada ortaya çıkmaktadır. İnsanın nimetlere ihtiyacını tam olarak hissetmesi lazımdır; ancak,

“...sair vakitlerde mecburiyet tahtında olmayan insanların çoğu, hakikî açlık hissetmedikleri zaman, çok nimetlerin kıymetini derk edemiyor lar. Çünkü nimet vereni bulmakta, iktiran ve felsefenin mana-i ismiyle bakışı, çeldiricileri çok daha fazla yapmış, aleyhimize olarak artırmıştır.

Bediüzzaman Hazretleri bu konuya daha da açıklık getirmek için Ramazan Risalesinin sonunda bir Hadisten bahseder.

“Cenâb-ı Hak nefse demiş ki: "Ben neyim, sen nesin?"

Nefis demiş: "Ben benim, Sen sensin."

Azap vermiş, Cehenneme atmış, yine sormuş. Yine demiş: "Ene ene, ente ente." Hangi nevi azâbı vermiş, enâniyetten vazgeçmemiş.

Sonra açlıkla azap vermiş. Yani aç bırakmış. Yine sormuş: "Men ene? Ve mâ ente?"

Nefis demiş: … "Sen benim Rabb-i Rahîmimsin. Ben senin âciz bir abdinim..

Peygamberimizin ASM. anlattığı bu hadise ile, rızka çok muhtaç yaratılan insanın, açlık karşısındaki zafiyeti ile, aczini tam olarak onunla anlaması gerçeği, açıkça ortaya konmaktadır.

Gıda toptancısı oldukça zengin bir arkadaşım var. Yıllar önce çocukları daha küçük iken yaşadıkları bir olayı anlatmıştı. Çocuklarının artık akıllarının ermeye başladıkları bir zaman, onlara dükkânlarından pek çok yiyecek getirtip şahane bir İftar Sofrası kurdurmuş. Ancak, bilerek, yemekten 15–20 dakika önce sofraya oturmuşlar. Bir müddet geçince çocukları dayanamayıp, sofradaki harika nimetlerden yemek istemişler. Babaları “Durun” diye bağırmış. “Yiyemeziniz. Bunlar bizim değil. Sahibinden izin gelince başlarız.” demiş. Çocuklar çok şaşırmışlar. ”Baba sen ne diyorsun. Bunların hepsini bizim dükkândan getirdik. Annem pişirdi.”deyince; baba da başlamış anlatmaya. Bu nimetlerin bir tanesine bile sahip olmadıklarını; onların sahibinin Allah olduğunu; Onların en basitini, bir damla suyu bile insanların bütün kudretlerini, ilimlerini toplasalar yapamayacaklarını, Dünyanın, bizim yaşamamıza uygun hale, ancak Allah’ın izin ve kudretiyle gelebileceğini, sebeplerin de acz içinde olduklarını onların seviyesine indirerek anlatmış.

Bu sefer de, “Peki nasıl izin verecek” diyen evlatlarına, ”Gidin bakalım, balkonda ezanı dinleyin. İşte ezan, O rızıkları yaratan, bizlere veren Allah’ın, YİYEBİLİRSİNİZ izni anlamındadır” deyince çocuklar babalarına sarılmışlar hep beraber Allah’a şükretmişler.

Bu manalar, Bediüzzaman.Hazretlerinin Ramazan Risalesinde daha sarih bir tarzda ortaya konur. “Ramazan-ı Şerifin orucu, doğrudan doğruya nefsin mevhum rububiyetini kırmak ve aczini göstermekle ubûdiyetini bildirmek olduğu ortaya konur." Cenâb-ı Hakkın Rububiyeti noktasında orucun çok hikmetleri…” harika bir uslûpla  anlatılır.

Normalde “…, kendini hür ve serbest ister ve öyle telâkki eder.” bir  nefisle “... mevhum bir rububiyet ve keyfemâyeşâ hareketi, fıtrî olarak arzu eder bir insan vardır.

Ramazan-ı Şerifte, en zenginden en fakire kadar herkesin nefsi anlar ki, kendisi mâlik değil, memlûktür; hür değil, abddir. Emrolunmazsa, en âdi ve en rahat şeyi de yapamaz, elini suya uzatamaz diye, mevhum rububiyeti kırılır, ubûdiyeti takınır, hakikî vazifesi olan şükre girer.”

Esasen 1. Sözün sonunda Zikir, Fikir ve Şükür ile anlatılan da bu manadır. Bütün nimetlerle muhatap oluşumuzda, her şeyi O’nun verdiğini, Bismillah ile ifade etmek, bunu tefekkürle pekiştirmek, yakîn hasıl etmek; istifadenin,  muhatabiyetin sonunda da yine O’na teşekkür etmek, Elhamdülillah demek; kulluğun en doğru ve kısa bir ifadesinden başka bir şey değildir.

1.Sözün başındaki “Bismillah her hayrın başıdır” vecizesi de ayni felsefenin bir başka ifadesidir. Siz, bu mülk âlemindeki gidişatın, işleyişin sırrını çözdüğünüzü, her şeyin O’nun emri ve izniyle olduğunu ve bu manaya râm olduğunuzu ifade için “Bismillah dersiniz. Mahlûkata sırr-ı hilkatle ilgili parolayı söyler, onlarla beraber Sultan-ı Kâinata, O’nu tanıdığınızı belirtir, Marzi-i İlahiyi keşfettiğinizi ortaya koyarsınız.

Zengin ve başarılı bir esnafın bu vasıflarına rağmen, dükkânını açarken Bismillah deyişi; En iyi doktordan en iyi ve pahalı bir ilacı alan hastanın, ilacı kullanırken Bismillah söylemesi; En sağlam yeni bir arabayı kaidelerine uyarak çok dikkatli kullanmasına rağmen yine de sürücünün Bismillah demesi;  bu ifadeleriyle, hep bu manayı, yani her şeyin ancak O’nun izniyle olduğunu, sebeplerin esasen yaratma anlamında güçsüz, değersiz olduğunu kavrayışlarını ifade etmektir. Bu çok önemli bir vazifedir, Bismillah, bu yakin ifade eden manaya ulaşmanın parolası olduğu için “her hayrın başıdır.” ORUÇ, işte ayni manayı, çok hikmetli olan açlığıyla gerçekleştirir.

Dua, bir sırrı ubudiyettir” manası da buna benzer bir temele dayanır. İhtiyacının farkına varan, ister. Bunu da, o ihtiyacı giderebilecek güçte, kudrette olandan talep eder. İşte Dua eden adeta ”Ben her şeyi ancak Allah’ı yaratabileceğine inanıyorum ve O’ndan istiyorum.” manasını fiilen ortaya koymaktadır. Birisi var ki, onun hatırat-ı kalbini bilir ve her arzusuna cevap verebilir. Evet, dua etmek, kulluğun çok güzel bir ifadesidir.

Esasen Sünnete uymak da yine ayni ruhun bir başka yansımasıdır. Yatarken, otururken, su içerken hemen her şeyde Sünneti aklımıza getirmemiz, Marzi-i İlâhi’ye göre yaşamak istemenin ifadesi, tezahürüdür. Siz  “Acaba Resul’ü Ekrem nasıl yapmıştı “ derken, önce bu hareketin dinin bir hükmü olduğunu hatırlarsınız; oradan da Şâri-i Hakiki olan Cenab-ı Hakkı aklınıza getirirsiniz. Dolayısıyla her hareketiniz ibadet hükmünü alır.  Yani,  her an, her şeyin dizgini elinde olan, her şeyin hazinesi yanında bulunan Rabb-i Rahim ile berabermiş gibi bir Yakîne ulaşır, her halinizi O’nun marzisine göre ayarlarsınız ki, işte bu da tam tamına hakiki kulluktur.

Fakat bizler her zaman bu manalarla yaşayamayız. Hz. Ömer’in “Ey Allah’ın Resulü, senin yanındayken idrakim çok açık, ancak ayrılınca her şey değişiyor, ben münafık mıyım” mealindeki feryadı bunun ifadesidir. Gaflet arız olur, sebepler, iktiran, nefsimiz ve şeytan bizi aldatır. Nimetlerle iç içe olduğumuz halde onları Vereni düşünemeyiz; onlara şiddetli ihtiyacımızı tam hissetmeyip, anlatılan tefekkürleri yapamaz, belki de farkına bile varamayabiliriz.

Gelirimizi, Karun gibi, kendi gayret ve zekâmıza verebilir; kaza ve beladan aklımız ve teknoloji sayesinde kurtulduğumuzu vehmedebiliriz. Hastalıklarla, ilaçların, tıbbın gücüyle mücadele ettiğimizi sanabilir, aldanabilir; hatta şirke girebiliriz. Bütün dünyevî işlerinde Rabb-i Rahimi hiç hatırına getiremeyen; şirk bataklığında boğulan fakat saadet içinde olduğunu var sayan;  çamuru, misk’ü amber telakki edebilen çok insan var. Allah hepimizi bu hallerden korusun.

Ben bu damla damla şirke götürebilen halden kurtulmak için, üst katlardaki dairesine zaman zaman merdiven ışıklarını açmadan, göz ve ışık nimetini tam anlamak için karanlıkta çıkan; her an, her şeyi kaydedilen bir varlık olduğunu hiç unutmamak için oturma odasına bozuk bir kamera takarak üstüne “Meleklerin, kalbimizdeki hatıratı bile çektiği kameradır” diye yazan; sofrasına, nimet Vereni hiç unutmamak için, üzerinde  “Zikir, fikir, şükür vazifeni unutma” diye yazan bir mü’mini, bazı arkadaşların gülerek karşılaması gibi değerlendirmeyip; ünsiyetlerden kurtulup, her an, merhametiyle bize lütuflarda bulunan Rahman ve Rahim olan Rabbimizi tam algılama gayreti içinde görerek tebrik ettim; ayni şeyleri tatbike karar verdim. Yaratılış gayesi olan bu mana için, her şeyin yapılmasını uygun bulurum. Çünkü “Dünyalar kadar bir mülkü kazanmak kaybetmek davası” tamamen ve yalnız buna bağlıdır.

Bediüzzaman Hazretleri bunu benzer manaları başka yerlerde de işler. 8.Sözde; ona göre kuyu duvarındaki ağaca asılı kalan adamın ellerini ufak tefek ısıran böcekler, esasen onun zamanla yorulup, gaflete dalıp aşağıya, orada bekleyen canavarın ağzına düşmesine mani olurlar.

Hastalıkları bile bu mananın inkişafı için bir avantaj gibi düşünen BSN. Hazretleri gerçekten farklı tefekkürler ortaya koymuştur. (692) O’na göre, hasta olan, belaya maruz kalanların; çobanın taşına maruz kalan koyun gibi sahibinin ikazını dinleyip bu hali önemli bir işaret gibi değerlendirip,  hayatlarını yeniden gözden geçirip, O’nun marzisine göre yaşamaya çalışmaları büyük bir avantajdır.

O’nun, Hastalar Risalesinde, felç olanların bile, elbette tedavi olmaya çalışmanın yanında; bu hale, sofilerin büyük bir gayretle ancak yapabildiği riyazete, fitrî şekilde ulaşan insanlar gibi bakarak bu halden de istifade etmeye çağırması gerçekten harika tefekkürler, müthiş açılımlardır. (699)

Evet, Yâkîn hâsıl edilerek kulluk yapmanın en güzel şekillerinden belki de en başta gelenlerinden birisidir ORUÇ... Ve Nur Talebesi olmanın dört ana esasından ikisinin Acz ve Fakr olması da boşuna değildir; çok önemlidir.

Esasen, acz ve fakrı, 26.Sözün arkasındaki Dört Hatveden; Ramazanı ve hikmetlerini Ramazan Risalesinden;  Hamdi, Şükür Risalesinden okuyup tam olarak anlamamız daha doğru olur. Bizler belki de bu manaları fehmimiz kadar anlayabiliriz. Belki de, asrın, Sahabeyi bile korkutan virüsleri sebebiyle Katreleşmek yerine Zühreleşen halimizle çok ciddi bir cehtle ancak anlayabilir, Fetret Asrının bir değişik şekli olan bu zeminde çok zor Yâkin hasıl edebiliriz

BSN. oralarda, birilerinin asırlardır yaptıkları gibi, “susam tanesi, nohut tanesi kadar şeyin orucu nasıl bozduğunu” anlatmaz ama; gerçek kulluğu, ibadetlerin hakiki manasını ve hayatî önemini o kadar sarih olarak ortaya koyar ki, o güzel anlatım ve belagat sayesinde, inşallah Ramazanı, çok yüksek lezzetlerle ifa ettiğiniz namaz ve oruçla, idrakin zirvesinde ihya etmeye başlarsınız.

Oruçla, acz ve fakr, en üst derecede bir idrakle, adeta bilfiil anlaşılır. Fakat iş sadece bunlarla bitmez. Harfine on sevap verilen Kur’an, o ayda nazil olduğundan, bu oruç tutulan manevi panayır zamanında, Rabbinin emri üzerine açlığı göze alan insan için, yine O’nun sonsuz merhameti sebebiyle, harfine bin, -Kadir gecesinde-hatta otuz bin sevap verilir hale gelir.

Oruç ve ibadetleriyle dolu dolu yaşayanlara, seksen senelik bir ömrü, ibadetle geçirme sevabı kazandırır. Bütün bunlar elbette orucun kazandırdığı şifa verici hallerle olur. İnsan, yemeklerle birlikte bütün fani lezaizi terk edip, melekütiyete çıkarak, adeta Rabbiyle Kur’an vasıtasıyla çok ulvî bir tarzda yeniden muhatap olur, konuşur; ayrı, tarifi imkânsız farklı bir boyuta geçer ki anlatılan bu büyük sevaba ulaşma imkanı onun önüne serilir.

Her tedbire ve gayrete rağmen adaletli bir maişet dağılımı olmayan toplum hayatı bile Orucun terbiyesi ve kazandırdığı idrakle tekrar düzene girme fırsatı bulur. “Ekmek bulamıyorlarsa pasta yesinler” diyen,  realiteyi hiç anlayamayacak perişan Kraliçeler! yerine fukara kıyafetinde de olsalar halis ve melek gibi olan, etrafını tam anlayıp her şeyi doğru algılayan Melikler toplumu, sosyal hayatı cennete çevirir.

Esasen bunu, İ.İ'câz’dan, Bakara Suresinin, 21,22. ayetlerinin şerh edildiği (1215) ve ibadetin dünya ve ahiret hayatını nasıl tanzim ettiğinin ortaya konduğu yerden ayrıca okumalısınız.

Ayrıca, İhlâs Risalesinin arkasındaki “Zindanı atalete düşdüğümüzün” sebeplerini anlatan parçadan, 4. sebep olan “medeni-i bittab olan insanın, ebna-yı cinsinin hukukunu” muhafaza etmesinin nasıl mümkün olabileceğini anlattığı kısımdan takip ediniz.

Bütün bu yapılanların neticesi, mükâfatı; dostlarla ebedi kalınacak, altından nehirler akan, hurilerle tezyin edilmiş, akl-ı beşere hutûr etmemiş, bir saati bin senelik dünya saltanatına bedel bir cennet ve böyle bir cennetin dahi bin senesi bir saat müşahedesine mukabil olmayan Cemâlullah; kısacası, ifadesi gayr-i mümkün bir Dar-ı Saâdettir.   

Cenab-ı Hak, Orucu ve bütün ibadetleri hakkıyla idrak edip gerçekleştirenlerden eylesin. Amin.                                                                                                                                                                               

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.