1. YAZARLAR

  2. Mehmet Ali KAYA

  3. Muâmelât / Ameller
Mehmet Ali KAYA

Mehmet Ali KAYA

Yazarın Tüm Yazıları >

Muâmelât / Ameller

A+A-

Amel, iş yapmak, hareket etmek ve tasarruf etmek anlamına gelir. İş yapmak, ibadet etmek ve ilmin gereğini yapmak amel işlemek olarak ifade edilmiştir. Amel daha çok canlı varlıkların ve bilhassa insanların yaptıkları şuurlu faaliyetleridir. Fıkıh dilinde amel bir amaca yönelik şuurlu faaliyetlere denir. Yapılan bir iş herhangi bir amaca yönelik değilse buna “fiil” denir, ancak “amel” denemez.

Ameller iyi ve kötü, hayır ve şer olmak üzere ikiye ayrılır. Kur’ân-ı Kerim hayırlı amelleri “sâlihât” ve “salih amel” olarak isimlendirirken şerli ve insana maddi ve manevi zarar veren amelleri de “salih olmayan amel” olarak nitelemiş, böyle bir amel işleyeni de “câhil” olarak nitelemiştir. (Hud, 11:46) Zira insan cehaletinden, yani bilgisizliğinden ve anlayışsızlığından kendisi hakkında hayırlı olanı terk ederek şerli olan, yani salih olmayan amellere yönelir. Bu ise akılsızlık ve aptallıktır. Aptallık ise “iyi yapma zannı ile kötülüğe sebep olmaktır.” Hiç kimse şerri bilerek ve isteyerek işlemek istemez, iyilik zannı ile kötülüğe sebep olur.

Salih ameller her hâl-ü kârda insana fayda verir. Ancak Salih amelin ahrette insana fayda sağlaması “iman şartına” bağlanmıştır. İmanı olmayanın Salih amelleri dünyada kendisine fayda verirken ahrette hiçbir fayda sağlamaz. Yani cehennemden kurtuluşuna sebep olmaz; ancak cehennem içinde de yine kişi dünyada işlediği salih emellerine göre mertebe ve makam sahibi olur, belki cehennemin dehşetinden kurtularak hafif bir azaba duçar olur. Yüce Allah dünyadaki hayırlı amellerinin orada da mükâfatını amel sahibine hissettirir. Cehennemden kurtuluş ise ancak iman iledir. Cennetteki dereceler ve nimetler de kişinin dünyada işlediği salih amellerine göredir. Kemiyeten ve keyfiyeten ne derece ziyade amel sahibi olursa ahrette de o mertebe makam sahibi olur. Bu nedenle yüce Allah “Ancak iman edip Salih amel işleyenler kurtulurlar” (Asr, 103) “İman edip Salih amel işleyenler için sonsuz ecr-ü mükâfat vardır” (Tin, 95:6) buyurarak imansız Salih amelin cennete girmeye ve kurtuluşa vesile olamayacağı açıkça ifade edilmiştir.

İnsanı yaratan yüce Allah peygamberleri aracılığı ile insanlara “salih olan ve olmayan amelleri” bildirmiştir. Salih amellerin bir kısmını emretmiş ve bunlara “Farz” yani yapılması mecbur olan amelleri bir kısmına “vacip” yani yapılması gerekli olanlar ve bir kısmına da “mendup” yani yapılası tavsiye edilen ameller olarak derecelendirmiştir. Farz ve vacipler Allah’ın kesin emirlerini oluştururken, menduplar farz ve vacip olan amellerin yapılmasını ve uygulanmasını sağlayan ve peygamberlerin sünneti olarak tavsiye edilen, “peygambere itaat edin” emrinin gereği olan amellerdir. Bir kısım amelleri ise yasaklamış ve bunlara “haram” demiştir. Yasaklanan ameller ise “Salih olmayan” ve insanın ne kendisine ne de topluma fayda sağlamayan, bilakis zarar veren amellerdir. Yüce Allah insanı dünyaya göndermesinin sebebini de “hanginiz daha iyi amel işleyecek diye sizleri denemek ve imtihan etmek için hayatı ve ölümü yarattı” (Mülk, 67:2) buyurmuştur.

Yüce Allah ahretteki vereceği mükâfat ve cezayı niçin ve neye göre, hangi ölçüye göre verecektir? Elbette kişinin ameline göre takdir edecektir. Ortada amel yoksa ceza ve mükâfat takdiri bir haksızlık ve zulüm olurdu. Bu nedenle Allah insandan amel istemektedir ve bu amele göre de ceza ve mükâfat takdiri hak ve adalet olmaktadır.

Dünyada insanın başına gelen her iş ve olay ve insanın bu işler ve olaylarla ilgili takındığı tavırları bir imtihan sebebidir. Nitekim insanın bu durumda takındığı tavırlar ve davranışlara göre ceza ve mükâfat takdir edilmiştir. Bu husus da “Şüphesi sizleri korku, açlık, mal ve can ve ürün eksikliği ile imtihan ederiz. Sabredenleri müjdele” (Bakara, 2:155) buyrularak bu husus ifade edilmiştir.

Amelin Makbuliyetinin Şartı Niyet ve İhlâsla Yapılmasıdır:

İhlâs Allah rızası niyeti ile hiçbir menfaat beklentisi içinde olmadan Allah emretmiş olduğu için o ameli işlemek ve ibadeti yapmaktır. Niyet amelin hayatı olduğu gibi, ihlâs da o amelin ruhudur. Hayatı ve ruhu olmayan bir amel ölü gibidir; kendisinden istifade edilmediği gibi makbul olmaz ve ahrette mükâfata sebep olmaz. Bilakis amele hayat ve ruh vermediği için ahrette ondan istifade edemez. Bilakis o amelin ölümüne sebep olduğu için mücazat görür. Çünkü dünyada yapılan ameller ahretin sermayesi, cennetin nimeti ve cehennemin azabı şeklinde işleyen insana geri döner.

Allah’ın emri ve Resulullahın sünneti olarak, onların rızası ve memnuniyeti amacı ve kastı ile yapılmayan bir amel, emir ve ibadetin Allah katında hiçbir değeri ve mükâfatı yoktur. Nitekim yüce Allah “İnkâr ederek ölenler yeryüzünü dolduracak kadar altın sadaka olarak verseler bile kabul edilmez. Onlar için ancak yakıcı bir azap vardır. Onların hiçbir yardımcısı da yoktur” (Âl-i İmran, 3:91) buyurur. Bu ayet inkârcıların ve müşriklerin hiçbir amelinin Allah katında hiçbir değerinin olmadığını ifade eder.

İmanlıların da amelleri niyet eksikliği ve bozukluğu ile ihlâssızlık yüzünden Allah katında makbul olmaz. Bundan dolayı işledikleri amellerinden dolayı hiçbir mükâfat alamazlar. Peygamberimiz (sav) “Ameller niyetlere göredir. Her insan için niyet ettiği şey vardır. Kimin hicreti Allah ve resulü için ise o Allah ve resulünün rızasını kazanır. Kimin niyeti dünyalık ise ona kavuşur ve kimin de niyeti kadın için ise onu nikâh eder. Onun hicreti de budur” (Buhari, Bed’ül-Vahy, 1; Müslim, İmare, 155) buyurarak amellerin niyete göre değişeceğini belirtmiştir. Uhut gazvesinde müşriklerle çarpışarak ölen Kuzman’ın cehennemlik olduğunu, amacının ve niyetinin ganimet ve hurmalıklarını korumak olup Allah için cihat olmadığını söylemiştir. (İbn-i Kesir, Tefsir, 4:342)

İhlâs kulun Allah ile yaptığı mukavele ve sözleşmedir. Bu da kulun kalbindedir. Kim niyetini ve ihlâsını bozarsa Allah ile yaptığı bu sözleşmeyi tek taraflı olarak bozmuş olur. Bu nedenle Allah kullarının kalbine bakar, niyetine, samimiyetine ve ihlâsına göre onu mükâfatlandırır. İhlâsının derecesine göre mükâfatını yedi yüzden yedi bine kadar çıkarır.

Şeytan kalbini, niyetini bozan ve ihlâsını kaybeden bir mü’mine zarar verebilir. İhlâslı kullarına zarar veremeyeceğini Kur’ân-ı Kerim iblis-i lain şeytanın dili ile “Ben yeryüzünde Ademoğullarına kötülüklerini güzel göstererek senin yolundan saptıracağım ve azdıracağım; ancak kullarından ihlaslı olanları yoldan çıkaramam” (Hicr, 15:39-40) ifadeleri ile anlatmıştır.

Yüce Allah ihlâslı ve samimi kullarını ihlâslarına ve iyi niyetlerine göre koruduğunu ve koruyacağını, şeytanın ve şerli insanların ona zarar veremeyeceğini de Yusuf’u (as) Züleyha’dan nasıl koruduğunu örnek göstererek anlatır. “Yusuf’un kalbi ona meyletmişti; ancak biz ona gösterdiğimiz mucize ile onu bu tehlikeden koruduk. Çünkü o ihlaslı kullarımızdandı” (Yusuf, 12:24) buyurarak koruduğunu belirtir.

Niyet öyle bir kimyadır ki bakırı altın eder, günahı sevaba, sevabı günaha kalb eder. Evet, niyet âdi bir hareketi ibadete çevirir. Ve gösteriş için yapılan bir ibadeti günaha kalb eder. (Mesnevi-i Nuriye, 1998, s.45) Niyetle yapılamayan bir amelin mükâfatını yapılmış gibi almak mümkündür. Nitekim peygamberimiz (sav) Tebük Gazvesinde şöyle buyurmuştur: “Şüphe yok ki Medine’de bıraktığımız bir takım kimseler var ki onlar geçtiğimiz her vadide bizimle beraberdir ve bizim Allah için yaptığımız her amelden paylarına düşeni almaktadırlar. Çünkü onlar bu cihada katılmak istiyorlardı ama meşru olan özürleri onları alıkoymuştur.” (Buhari, Cihad, 35, Megazi, 81; Ebu Davud, Cihad, 19; İbn-i Mâce, Cihad, 6)

İnsanın Allah için ihlâsla amel ve ibadet etmesi Allah’ı bilmesine ve tanımasına bağlıdır. Bu nedenle yüce Allah Kur’ân-ı Kerimde kendi zatî sıfatlarından bahsettiği surenin adını “Tevhit Suresi” olarak değil de “İhlâs Suresi” olarak isimlendirmiştir. Allah insandan imandan sonra itaat istemektedir. Zira Allah’ı zatî sıfatları ile doğru şekilde tanımayan ve bilmeyen ona ihlâsla amel edemez. İblis “Âdeme secde et” emrine itaat etmediği için lanetlenmişti de meleklere kendini müdafaa etmek için “Ben Allah’tan başkasına secde etmem” demişti. Melekler bu durumu yüce Allah’a sorunca yüce Allah “O beni tanımadı. Tanımış olsaydı emrime itaat etmekte tereddüt etmezdi” buyurdu. Bu rivayetten de anlıyoruz ki Allah’ı tanıyan ona itaat eder ve tanıdığını emrini tanıyarak ve emrine itaat ederek gösterir.

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.