1. YAZARLAR

  2. Himmet UÇ

  3. Mevlana Halid Hazretleri (2)
Himmet UÇ

Himmet UÇ

Yazarın Tüm Yazıları >

Mevlana Halid Hazretleri (2)

A+A-

Mevlana Halid, soyu baba tarafından Hz. Osman’a dayandığı için kendisine Osmani denilmiştir. Annesi ise hem hayatı hem asaleti ile bu bölgede tanınan büyük veli Pir Hızır Fatimi’nin soyundandır, anne tarafından nesebi Ehl-i Beyt’e kadar çıkar. Kerkük’e çok yakın Irak’ın Süleymaniye şehrine bağlı Karadağ kasabasında dünyaya gelmiş, orda büyümüştür. Bütün akli ve nakli ilimleri öğrenir, parlak zekası güzel ahlakı ve takvası ile dikkatleri üzerine çeker. Pek çok alimin ders halkasını katılır, hocaları onun keskin zekasına hayran kalır. Ders olarak okumadığı ilk defa eline aldığı zor kitapları bile öyle okur ki kitabı okumuş olanlar  bile şaşırıp kalırlar. Farklı alimlerden matematik, geometri, astronomi, coğrafya dersleri alır. Bu özellikleri ile hazırlık dönemindeki Bediüzzaman’a benzer.

Her haliyle insanlara örnek olur, dünyevi hırsı yoktur, valiler ve yöneticiler bizzat onun yanına gelir ve kendisinden çokça istifade ederler. Zamanla ilahi kuvvet onu başka bir dünyaya yönlendirir. Bu durum Bediüzzaman’da da görülür, o da hayatının iradesi dışında yönlendirildiği yolunda fikirler sahibidir. Kamil bir mürşit aramak maksadıyla hacca gider. Mekke ve Medine’de bazı olayların ikazı ile kendisini irşad edecek kişinin burada olmadığını anlar. Süleymaniye’ye gelen Muhammed Derviş Azimabadi hazretleri, ona “Delhi‘de bir Allah dostu var, zamanın gavs-ı azamıdır, kutb-u ekberdir, bir defasında ben onun ‘Bu topraklara Anadolu’dan bir alim gelecek’ dediğini işittim. Umut ederim ki o kişi sen olursun“ der. 1809’da Hindistan’a yola çıkar ”maksudum vuslatımdır, ona varana kadar sabredeceğim“ der. Gittiği coğrafyalarda büyük alimlerde görüşür, Beyazit-i Bestami, İmam Ali Rıza gibi eşhasın kabirlerini ziyaret eder. Kamil velilerin mezarını ziyaret eder. Peşaver’de alimler tarafından soru yağmuruna tutulur, Mevlana Halid onları ikna eder, hürmet ve izzet ve ikram görür. Lahor‘da Mevlana Şeyh Muammer Senaullah hazretlerinin yanına varır. “Delhi‘ye gitmelisin orada kardeşimiz Abdullah’ın hizmetine gireceksin. Sana vaat edilen onun yanında gerçekleşecektir” der. 1810 yılında Hindistan’a ulaşır Abdullah Dehlevi hazretlerine intisap eder. Nakşibendi terbiyesine girer. Beş ay gibi bir sürede huzur ve müşahade ehli olarak Abdullah Dehlevi hazretlerinden icazet alır. Az rastlanır bir mürid olur, erken inkişaf konusunda Bediüzzaman da aynı yoldan gelir. Kendisine beş tarikatın irşad metodu öğretilir, icazet alır.

1811’de Süleymaniye’ye gelir, Abdülkadir Geylani’nin kabri şerifini ziyaret eder.  Bedüzzaman’ın da üstatlarından biri Hazreti Geylani‘dir. Hakkındaki iftiralardan dolayı Süleymaniye’den ayrılır, Bağdat’a gider. Orada İsfahan medresesini imar ettirir, o toprakları canlandırır. Bediüzzaman da skolastik vadisindeki dini yeni bir heyecanla canlandırır, ona savunma gücü kazandırır. Yapılan iftiralar Bağdat Valisi  Said Paşa’ya ulaşır, o hayretler içinde kalır. “Manevi hazinelere sahip bir veli de dinden çıktı ise artık bugün kime Müslüman denilir“ diye üzülür. Şeyh tekrar Süleymaniye’ye döner. Sadat-ı kiramın nurlarını etrafa yayar, Hindistan’dan alıp geldiği mana aleminin ışıklarını İstanbul’a kadar ulaştırır. Bu sırada çıkan bir veba salgını oğlu ve kardeşini götürür, görülen bir rüya üzerine vefat eder. Ölmeden önce “Birleşiniz dağılmayınız” der ve kabrinin üzerine “Burası Garip Halid’in kabridir” yazdırır. Bir akşam ezanı okunurken “Ya eyyühennefsül mütmainne, ircii ila rabbike radiyeten merdiyye, fedhuli fi ibadi vedhülü cenneti” ayetlerini telaffuz ederek ölür.

Şam ve civarı, Anadolu toprakları, Kuzey Irak, İran’ın kuzeybatısı, kuzey Kafkasya onunla ve onun geride bıraktığı halifeleriyle  aydınlanır. Kasiyyun dağının eteğine defnederler, Halidilik yolunun usul ve adabı silsile yolu ile Hz. Ebubekir, Resullullah‘a (asm) kadar  ulaşır. O Nakşibendilik yolunun ve tarikatının yenileyicisi ve kolbaşı hükmündedir. Bediüzzaman da yenileyici yanı müceddittir. Hayatları ve fiilleri, tesirleri bunu göstermektedir. 19 yüzyıl Osmanlı ilim ve kültür hayatı adına oldukça önemli bir yoldur. Yüzyılın ve Osmanlı toplumunun  en yaygın Nakşibendi kolu haline gelmiştir. Şam ve civarı, Anadolu toprakları, Irak, İran’ın kuzeybatısı, Kuzey Kafkasya, Kudüs, Filistin, Halep, Arabistan, Mısır o zamanki Osmanlı devletine ait bölgeler Hindistan, Afganistan, Maveraünnehir, Dağıstan, Umman, Mağrib ve Endonezya olmak üzere dünyanın dört bir yanına ulaşıp yayılmıştır. Anadolu’ya gönderdiği halifeler vasıtasıyla oraları da tesiri altına almıştır. Her bölgede halifeleri vardır. Muhammed Murad Buhari 1681-1686 yıllarında İstanbul’da bulunmuş ve bu esnada saltanın teveccühünü kazanmıştır. Osmanlı devlet adamları onun halifelerine intisab etmişlerdir. Bu tesiri hala devam etmektedir. İstanbul’a ayrı bir önem vermiş, onun İstanbul’a gönderdiği ilk halife Muhammed Salih‘tir.  Abdülvehab Susi ve sonra Ahmet Eğrdibozi görevlendirilmiştir. Bu zat daha sonra İzmir bölgesinde irşad görevi yapmıştır. Ahmet Ziyaüddin Gümüşhanevi de onun müritlerindendir. Abdülfettah Akri Üsküdar’da faaliyette bulunmuştur.

Nakşibendi Halidi mürşitlerinin en çok faaliyet gösterdikleri ve etkili oldukları bölgelerinden başında Doğu ve Güneydoğu Anadolu ile Balkanlar gelir. Halidiye yolunun Anadolu’ya girmesine ve Doğu Anadolu bölgesinde yayılmasına Seyyid Abdullah Şemdini, Seyyid Taha hazretleri vesile olmuştur. Halidi mürşitleri Doğu Anadolu’da daha çok Bitlis çevresinde ve Nurşin’de yoğunlaşıp bu gölgelerde hizmet etmişlerdir. Seyyit Taha vesilesiyle bu yol sadece doğu Anadolu’da değil İran, Mısır, Kafkasya gibi bölgelere de yayılmıştır. Anadolu‘daki Halidi kollarının birçoğunu bu zatın halifeleri oluşturmuştur.

Muhammed Firaki’nin gayretleri sonucu Osmanlı sultanı Abdülmecit Han, Necip Paşa’ya emir vererek Mevlana Halid hazretlerine bir türbe inşa ettirmiştir. Şeyh Şamil, 19.yüzyıl ortalarında Ruslar’ın Dağıstan’a saldırması üzerine hem bir komutan hem de bir halidi mürşidi olarak yaklaşık yirmi yıl mücadele etmiş ve bu bölgede büyük gayretler göstermiştir. Karadeniz bölgesinde Halidiliği yayan Şeyh Feyzullah Erzurumi hazretleridir. Erzurum, Erzincan, Kudüs, özellikle Mekke bölgelerinde ise Abdullah Mekki hazretleri ve halifeleri bu yolun neşrine sebep olmuşlardır.

Halidi olan mürşitler bulundukları yerlerde Osmanlılar lehine faaliyetlerini sürdürmüşlerdir. Halidi’likten sonra Bediüzzaman da Osmanlı özelliğini korumuş, bütün Müslüman biletleri bir coğrafyada bir arada yaşatmak için büyük gayretler göstermiştir. Şeyh Mumahmet Ziyaüddin Hazretleri müritleriyle birlikte Milli mücadeleye katılmış ve savaşta yaralanarak bir kolunu kaybetmiştir. Mevlana Halid Hazretleri de Bediüzzaman da ilim ve tasavvufu mezcetme gayretinde bulunmuşlar ve herkesi kucaklamışlardır. Alimler ve tasavvuf ehli arasındaki ihtilafları kaldırmak için gayret sarfetmişlerdir. Hatta Bediüzzaman son yüzyılda kitaplı dinlerin bütün temsilcileri ile de bir uzlaşma yolu izlemiş ve uygulamıştır. Bir milletin ve bir coğrafyanın değil evrensel mesaj olarak Muhammedi olarak faaliyet göstermiştir. Tahsis ve tahditten uzak durmuştur, ama insanlar mizaçları gereği onu illa da tahsis etmeye çaba sarfetmişlerse de o bu tavrını terk etmemiş ve yaymıştır.

Bediüzzaman’ın mesleği tarikatların bir yeni mantık ile hülasasıdır, ama tarikatlar gibi değildir. Kendini on iki tarikatın hülasası bir yol izlediğini söylemiş ama o tarikata tahkik, ehli imanın felsefeden gelen yaralarını tedavi üzerine kurmuştur, bu yönü ile selefinden ayrılır, çünkü onun asrı ile geçen asrın hastalıkları aynı değildir. Bediüzzaman ilimler ve tasavvuf yanında batı felsefesi ve ilmini de gözden geçirmiş onları sentez süzgeci ile elemiş ve onlardan gelen inkarı elimine etmiştir.

Mevlana Halid hazretleri, Halidiye Risalesinde tarikatın iç tüzüğü veya davranış kataloğu, veya efal ve ahval nizamnamesi türünden bir eser kaleme almıştır. Bu eser Risale-i Nur’la ciddi paralellikler gösterin bir şekilde kaleme alınmıştır. Edeple başlar, “Edebi kendine yaklaşmanın ve kendine dost edinmenin anahtarı kılan nazar ve inayet ehli kamil mürşitlerden feyiz elde etmeye sebeb kılan edebe riayet etmeyen kimseyi ise en yüksek dereceden en aşağı dereceye  düşüren Allahü Taalaya hamdolsun.” Bediüzzaman edeb üzerinde durur, biedep mahrdum ez luft-ı rab derken edepsizin Allah’ın lutfundan mahrum olduğunu söyler, peygamberimizin “Rabbim beni en güzel suretle edeplendirmiş” der, Mevlana Halid hazretleri kim olursa olsun feyiz almanın iki veya üç kolu vardır. İhlas, edep ve muhabbet, tabiiyet. Bediüzzaman ihlas için koca bir iç tüzük nevinden eser kaleme almıştır. Büyük zatların kalbi “ihlas sahibi olmayan ve edebe riayet etmeyen kimselere meyletmez.” Peygamberler ve her sınıf etkileyici zatlara muhabbet etmeyen, onlardan etkilenmez. Bediüzzaman muhabbet ayıp görmez der, Halidi Bağdadi bir hadis nakleder “senin bir şeyi aşırı sevmen, gözünü kör kulağını da sağır eder.” “Hübbüke şeyin yümi ve yüsim.” İhlas Allahu taala tarafından insana ihsan edilen bir lütuftur. Halidi Bağdadi “ebebin kısımları elde edilemeyecek kitaplara sığmayacak kadar geniştir. , hatta tasavvuf bütünüyle edep denmiştir, “ Edebi sınıflandırır Halidi Bağdadi Hazretleri niyet edebi, hizmette bulunma edebi, huzurda bulunma edebi, konuşma edebi, işlerini görmede edep, ihlas ve talep ve kalbin feyiz alabilmesinde edeple hazırlanma, mücahade edebi, dinin yolunda yürüme edebi İmam-ı Şafii “niyet yetmiş kısma ayrılır“ der. Bediüzzaman da niyet üzerinde durur. “Nazar ile niyet maiyet-i eşyayı tağyir eder (değiştirir) Günahı sevaba sevabı günaha kalbeder. Evet niyet adi bir hareketi ibadete çevirir, gösteriş için yapılan bir ibadeti günaha kalbeder. Maddiyata esbab  hesabiyle bakılırsa cehalettir, Allah hesabına olursa marifet-i ilahiyedir.” (Mesnevi) Bu son cümle daha şumüllü bir niyet bahsidir. Zatları kıyaslamak benim haddim değil o böyle demiş bu böyle demiş deyip transkrite ediyorum.

Hazreti Bağdadi bir hadis nakleder: ”Hiç şüphesiz herkese niyetine göre karşılık verilir. Kimin hicreti Allah ve Resulüne ise onun hicreti Allah ve Resülünedir. İnsanlar hicret ettiği şeyin dışında şeyleri elde edemez.” (Buhari) Başarı niyetin düzeltilmesi ile mümkündür. Hatta kalbe ait amellerin hepsi niyettir. Rabıta bağlantı tesis etmektir, Bağdadi Maide suresinden bir ayet nakleder: ”Allah’a ulaşmaya vesile arayınız” ve Kul in küntüm tuhibbunallahe fettebiuni yuhbibükümullah” Ey Habibim de ki eğer Allah’ın seviyorsanız bana tabi olunuz.” Bediüzzaman rabıtayı sünnete bağlılık olarak izah eder, Bağdadi ise klasik tarik rabıtası içinde düşünür ama aynı şeyleri söylerler denebilir. Allah’a yaklaşmanın en önemli şartı Habibinin yaşadığı ve yaptığı gibi yapmaktır. Sünneti seniye bahisleri Allah’a yaklaşmanın tafsilatıdır.

Halidi Bağdadi Hazretleri “Hz. Ebu Bekir (ra) Resullullahın (asm) huzuruna gelerek Allah resulünün ruhaniyet bakımından kendisinden hiç ayrılmadığını devamlı gözünün önünde olduğunu hatta bunun her yerde devam ettiğini söyler. O peygamberimizden son derece haya eder, ondan bedenen ayrılsa bile ruhen ayrılmaz. Halidi Bağdadi Allah ile rabıtasızları bir ayetle anlatır. “Resulüm ömrüne yemin ederim ki onlar sahoşlukları içinde bocalayıp duruyorlar.” (Hicr)

Bediüzzaman’ın talebeleri Bediüzzaman’ın huzurunda huzurun edebine uygun davranmışlardır. Yüzlerine bakamaz ve önlerine bakarlar. Efendinin huzuruna getirilmiş bir köle gibi davranırlar. Büyük zatlara gösterilen muhabbet ve edep onların Allah ve Resulünün temsilcileri olmasındandır. Bediüzzaman’ın ilk talebelerinin huzurunda da diğerleri aynı saygı ile dururlar. Fikri Abi’nin vakıf olan torunu anlattı. Bayram abi Horasan’a gider, Erzurum’un bütün sadatı Kırkıncı Hoca dahil huzurunda ayakta dururlar, o zaman çocuk olan Mustafa Sungur yani torun buna mana veremez, sonradan anlamıştır. Bekir Abi de onların huzurunda diz çöker otururmuş. Halidi hazretleri “yedinci kat semadan yeryüzüne düşmek velilerin ve vekillerin ve ağabeylerin kalbinden düşmekten daha iyidir” denmiş.

Allah’a yaklaşma hususunda bir hadis nakleder Halidi Hazretleri “kulum kendisine farz kıldığım şeylerden daha sevimli haşka hiçbir şeyle bana yaklaşamaz. Kulum nafile ibaretleri yapmakla bana yaklaşmaya devam eder ve nihayet ben onu severim. Onu sevdiğim zaman da kendisine vereceğim özel yardım ile  onun işiten kulağı, gören gözü, yürüyen ayağı olurum. Şayet benden bir şey isterse ben ona veririm, bana sığınırsa ben onu korurum.” Bir hadis bu konuda “kulum benimle işitir, benimle görür ve benimle yürür, benimle konuşur.” Peygamberimiz için bir ayet; ”O bir avuç toprağı düşmana doğru attığın zaman da sen atmadın, ancak Allah attı.”(Enfal)

Yine bir hadisi şerif “Allah himmetlerin gaye ve gayretlerin yüksek olanını sever.” “innallahe taala yühibbü avali lil himem.” Bediüzzaman da himmeti küçük olanı değil büyük olanı över: “Kimin himmeti milleti ise o tek başına bir millettir” der. Talebe ve mürid ikisi de aynı kanunlara tabidir. İki günü beraber olan zarardadır. Bediüzzaman bütün hayatında boş zaman geçirmemiş ve talebelerine de örnek olmuştur. Tembel Nur talebesi olmaz. Hayata mağlup nur talebesi olmaz, gayretsiz hayatın basit verdikleri ile yetinen nur talebesi olur mu? Hatta Bağdadi nakleder: ”Şayet yaptığın amelleri hergün artırmıyorsan eksiklik ve zarar içindesin.” Hadisi Şerif: ”Ey Allah’ım itaat ve ibadetimin artışından sonra eksilmesinden sana sığınırım.”

Kalbi bir şeye bağlamaya Halidi Hazretleri vukuf-ı kalbi der, Bediüzzaman ise talebelerini malayaniyattan ve boş işlerden korur, ilgilenmemelerini ister. Hafız Ali Tahiri Abi’ye “iki ayakla bir yolda yürünür“ der. Bediüzzaman “hizmeti Kur’an da olana ya dünya ona küsmeli ya o dünyaya küsmeli der” Bağdadi. Duygu ve düşüncelerini kalbini toplayıp kendisini meşgul eden şeylerden ve yabancı duygulardan ilgisini keserek bütün kalbiyle Allah’a bağlanmak.”

Bağdadi hazretleri tabiatla irtibatını şöyle anlatır: ”Akarsu başlarına gitmek, akarsuların ve esen rüzgarın sesini dinlemek kalbe gelen yersiz düşünceleri defetmek için yardımcı olan tedavilerdendir. Zira sular ve rüzgar aralıksız hiç durmadan Allah hu ismini zikreder. Su değirmeninin sesinin yine bu tedavilerden biri olduğu söylenmiştir. Yüksek dağlara çıkmanın ağlamanın kalp kırıklığının da bu tedavilerden olduğu söylenmiştir.“ Bediüzzaman da tabiatla iç içe yaşamış onun teşeffisi için Halidi Bağdadinin bu yorumu bir kıstas olabilir mi? Halidi Bağdadi böyle dolaştığını söylüyor: ”Bunu tecrübe ettim ve bunu ilaç olarak buldum.”

Nefiy ve isbat zikri konusunu şöyle izah eder İmamı Rabbani “vukuf–ı kalbi, kelimei tevhidin lafızlarını düşünmek, manasını düşünmek, nakışları düşünmek, Muhammedün resululluh sözünü düşünmek. Bediüzzaman’ın bütün eserleri tevhid ve risalet bahisleridir, Bediüzzaman tarikata kavrama gözlem ve müşahadeyi katarak yeni bir dünya ortaya koymuştur.  Bütün bir Risale-i Nur bu şekilde tanzim edilmiştir. Ayet ül Kübra Lailaheilllah beyanındadır, daha çok bahisler. Halidiye risalesini kısmen transkrite ettik her iki zat da farklı kavramlarla da olsa aynı şeyleri istemiş ve uygulatmış ve uygulamışlardır. Ama Bediüzzaman‘ın asrının hasta bir asır olması fen ve felsefenin ruhları hasta etmesi yüzünden kavramlar farklı şekillerde izah edilmişlerdir. 

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.