1. YAZARLAR

  2. Ahmet AY

  3. Meryem'in alamadığı nefesin sancısı
Ahmet AY

Ahmet AY

Yazarın Tüm Yazıları >

Meryem'in alamadığı nefesin sancısı

A+A-

Meryem, sadece ismiyle var olabilmiş bir çocuk. Gazetelerde yer almış, televizyon programlarında hakkında konuşulmuş, adına haberler yapılmış, bahtsız, günahsız bir bebek. Bedeniyle ise, sistemdeki sorunlara ve kargaşaya ancak on iki saat dayanabildi. Dünyaya yaşamak umuduyla gelen bu melek, civardaki hastanelerde yeterli küvöz bulunmadığı için, belki elinden yeterince tutmadığımız için, belki de insan olarak ona yeterli değeri vermediğimiz için, bize küserek, bu dünyayı terk etti.

Evet, yanlış okumadınız. Bütün bunlar bu topraklarda yaşandı. Hem de sadece birkaç yıl önce... Fakat şimdi çok az ayrıntısı hafızamızda. Çok azımız, Meryem bebeğin başına gelenleri anımsayabiliyor, önemsiyor.

2009 yılının Temmuz ayında, Muş’ta, 6,5 aylık olarak dünyaya gelen Meryem bebek; civardaki illerden sadece Van'da (o da yalnızca bir tane) müsait küvöz bulunduğu için, ikiz kardeşi Ebrar'ın yaşaması uğruna hayatını feda etti. Hayır, yanlış söylemeyelim. Bu tercihi o yapmadı. Daha acı olanı da bu zaten: Bu tercihi yapmak, Ebrar ve Meryem bebeklerin anne ve babasının omuzlarına ateşten bir gömlek olarak bırakıldı. Ve o gün, bu anne ve baba, sırf Türkiye'de bir şeyler hiç değişmediği için, iki bebeklerinden birisinin ölümünü seçmek zorunda kaldılar. Erzurum'da, Şanlıurfa'da, Diyarbakır'da, Muş'ta bir türlü bulunamayan boş küvöz yüzünden, Meryem'i cennete uğurladılar. Ebrar'ı ise, yine riskli bir yolculukla, 223 kilometre ötedeki Van'a yolladılar. Ebrar kurtuldu, Meryem ise... Meryem artık bedensiz bir melek...

Bazen küçük sanılan olayların içinde büyük sorunlar, sorgulamalar, endişeler; sisteme dair büyük çıkarımlar saklanır. Mesela Newton için, o meşhur elma düşmesi hadisesi, sadece bir elmanın dalından kopup düşmesinden ibaret değildir. Keskin bir nazarla o olay, aynı zamanda yer çekimi kanununun da kapısı haline gelir. Arkasında büyük bir sırrı saklar. Bediüzzaman da, Sözler isimli eserinin Yirminci Söz'ünde, Kur'an'daki kıssaların büyük kanunların uçları mesabesinde olduğunu söyler. Bu yüzden kıssalar küçük olaylardan ibaret sanılmamalıdır, arkasındaki sırlar da sorgulanmalıdır. Mana-yı harfî yolculuğu, belki budur.

musta_meryem_olmak.jpgMehmet Altan da, Etkileşim Yayınları'ndan Ocak ayı içinde çıkan Muş'ta Meryem Olmak kitabında işte böyle sorgulamalara girişiyor. Herkesin büyük büyük cümlelerle birbirlerine yüklendiği, suçladığı bir alanda; Zergan deresi, Ceylan'ın bir havan mermisiyle öldürülmesi hadisesi, Bilgeköy katliamı, Zonguldak'taki cinnet olayı ve nihayet kitaba ismini de veren Meryem bebeğin kısacık hayat serüveni üzerinden sisteme derin ve sağlam eleştiriler yöneltiyor. Zaten kendisi de kitabının ilerleyen bölümlerinde; yaptığımız en büyük hatanın; sistemi demagojik söylemlerle tartışma telaşına girip kuru sloganlar savurarak, aksaklıklar üzerine hiç konuşmayışımız olduğunu söylüyor. Altan'a göre; sistem hakkında en iyi sorgulamalar ancak olaylar üzerinden yapılabilir. Olaylar, sistemlerin iyi çalışıp çalışmadıklarını en açık bir şekilde ele verirler. Şu an iyileştirmelere uğrayan kanunların bile uygulanıp uygulanmadığını biz, bu olayları inceleyerek anlayabiliriz. Aksi takdirde sadece kanunları değiştirerek ve uygulama hatalarını görmezden gelerek Türkiye'nin sorunları çözülemez.

İlerde aynı sorunsalı insanların hukukî haklarını yeterince bilmemeleriyle sorgulayan Mehmet Altan; "Bir hastalığımız, bedensel bir rahatsızlığımız olduğunda, internette tıp konusunda araştırmalar yapmaktan çekinmiyoruz, yorulmuyoruz. Fakat ne gariptir; hukukta yaşadığımız hiçbir sorunu oturup da araştırmaya girişenimiz yok!" diyor. Meseleyi; Bill Gates ve Marc Zuckerberg örnekleriyle masaya yatıran Mehmet Altan; her Türk vatandaşının bir Bill Gates ve Marc Zuckerberg bilinciyle haklarını savunma gücüne ulaştığında hiçbir kurumun veya devletin onları bu haklarından mahrum edemeyeceğini, ezemeyeceğini söylüyor. Yani sistemde süregelen hatalar, biraz da halkın meselelere vesayet düzeninin korkuları eşliğinde bakmasından kaynaklanıyor.

Bu sorunların cumhuriyetin ilk yıllarında ortaya çıkan farklı sesleri bastırma sürecinin de bir meyvesi olduğunu söyleyen Altan; dönemin muhalif milletvekillerinden Ali Şükrü Bey'in suikasti üzerinden devrin meclisinin de demokrasiye ne denli taraftar(!) olduğunun sorgulamasını yapıyor. Yine muhalif grubun önde gelen üyelerinden Hüseyin Avni Ulaş'ın, Mustafa Kemal'in başkomutanlığı üzerine eleştirileri de, sistemin kurgusu hakkında bir fikir edinmek adına, okunmaya değer tespitler. Cumhuriyet, daha ilk hatalarını o devirde, çok sesliliğe müsaade etmemekle başlatıyor ve zincirleme bir reaksiyon günümüze kadar sürüp gidiyor.

Kitabın içinde anlatılanlar bir yazıda bitirilemeyecek kadar zengin. Bu yüzden sayfalar arasında cımbızladığım notları yazmaktan vazgeçiyorum. Fakat Mehmet Altan'ın sorunlarımızın başı olduğunu düşündüğü "meseleleri insanî boyutlarıyla ele alamamak" hakikaten en büyük sorunsalımız gibi... Çünkü bu topraklar üzerinde birçok kesim eziliyor, ama hiçbiri bir diğerini önemsemiyor. Aleviler eziliyor, ama Sünniler de eziliyor. Kürtler eziliyor, ama Türkler de eziliyor. Hıristiyanlar eziliyor, ama Müslümanlar da eziliyor. Hepsi bir yönleriyle sistemdeki hatalardan mağdurlar. Fakat en büyük problem Mehmet Altan'ın da ifadesiyle aynen bu: "Hiçbir kesim bir diğerinin mağduriyetini mağduriyetten saymıyor." Herkes, bir diğerinin ezilmesine sessiz... Bu karşılıklı sessizlikler, elbette bir çığlığa dönüşemiyor ve vesayet düzeni alıp başını gidiyor.

Elbette bu sessizlik hiçbir şeyin çözümü değil. Hz. Peygamber de (a.s.m.) "Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır" demiyor mu? Nihayetinde Meryem, Muş'ta doğmamış olabilirdi. Bu akşam, belki ödevine yardım etmenizi isteyecek olan kızınız olabilirdi o. Ceylan da o havan mermisine, Güneydoğu'da değil, Karadeniz'in veya Ege'nin bir yaylasında canını vermiş olabilirdi. Zergan deresi, Mardin'de değil, Anlalya'da akabilirdi. Terör, başka bir isimle, başka bir coğrafyadan da ortaya çıkabilirdi. Önemli olan Mardin'de akanı da, Hakkari'de öleni de, Muş'ta doğanı da kendi insanımız olarak algılamakta ve bir ve beraber sorgulamakta... O zaman pek çok şeyin çözümü daha kolay olacak. Ve o gün Türkiye, hakikaten cumhuriyet olacak.

Muş'ta Meryem Olmak, bu derin ve empatik sorgulamayla son buluyor…

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.