Mehmet Kırkıncı'dan Vahdet Yılmaz'a: Üst katta güreşirdin, çorbama topraklar dökülürdü

Mehmet Kırkıncı'dan Vahdet Yılmaz'a: Üst katta güreşirdin, çorbama topraklar dökülürdü

Vahdet ağabey İstanbul’dan gelmiş. Kümbet’in anahtarı da kendisinde olduğundan, içeri girmiş. O odaya girip de, eşyalarını göremeyince sinirlenmiş. Biz içeri girince daha kapının önünde arkadaşımla benim kulaklarımdan tuttu

Mehmet Kırkıncı Hocaefendinin yeğeni Muhammed Kırkıncıoğlu ile yapılan röportajın 11. Bölümü
Salih Okur/cevaplar.org

MEHMET KIRKINCI HOCAM YEMEK SEÇMEZDİ

Hocam külfetsiz bir insandı. Mesela bizlere yemeklere sık sık gelirdi. Babam titiz bir adamdı. Mesela sofranın düzeni, şekli, şemaili yerinde olmasa, annem tedirgin olurdu.

Ama mesela hocam gelir, gider evimize. Hocamın olduğu sofralara babamın müdahale şansı hiç olmazdı. Çok ataerkil bir yapı var. Dolayısıyla sofra servisini nasıl yaparsan yap, hocam hiç rahatsız olmaz.

Başkalarının evinde de öyle. Hatta afedersiniz hiç yemek yenmeyecek bir ev dahi olsa, hocam hiç yüksünmez, yerdi.

Hatta bir gün ufak yollu bir sordum; “Hocam her tarafta yemek yiyebiliyorsunuz?”

Dedi ki; “biz Ağrı’da medresede okurken köylüler sıraya bize yemek gönderirlerdi. Mesela köyde ağalar var, onlara sıra geldi mi bazen bir koyun kesiyor, bazen tavuk kesiyorlar, pilav yaptırıyorlar, karnımız doyuyordu. En fakirler vardı. Onlar hiç bir şey yapamıyorlar, güvece soğanları dolduruyor, yağda kavuruyor, bir kucak da ekmek getiriyor, veriyorlardı. Güveçte soğan ekmek o kadar yemişiz ki. Dolayısıyla biz herşeye alıştık” dedi.

mkirkinci1.jpg

Hocam o zor günleri yaşadığı için, hiç önüne gelen yemeğe itiraz etmezdi.

BİR BAŞKA YEMEK HATIRASI

Hocamı son beş altı sene Şahin ağabey bir yerlere götürüp getirdi. Bir akşam üstü hocam bana telefon açtı; “Şahin Efendi’nin işi var. Derse gitmemiz lazım, sen gel beni götür” dedi.

Gittim içeri girdim. Tam paltosunu tutuyordum ki, o zaman Kümbet’te hizmetine bakan arkadaşa; “hiç yiyecek bir şey yok mu, ne hikmetse midem kazındı” dedi. O da; “hocam hiçbir şey yok” dedi. “Kuru ekmek de mi yok” dedi. Ben dedim; “ya ekmek, domates gibi bir şey yok mu?” “var ağabey” dedi. “O zaman bir ekmek ile domates getir” dedim.

Getirdiği ekmek de hakikaten taş gibiydi. Çok da küçük bir parça. Bir dilim ekmeğin yarısı kadar bir şey. Bir tane de domates kesmiş. Hocam o ekmeği domatesle ağzında ıslatarak zorla yedi.

Tam son lokmayı ağzına koyarken kapı çaldı. İçimden “kapıyı bu çocuk açarsa bir misafiri falan içeri alır. Ben açarsam hiç olmazsa gelene; “biz derse gidiyoruz” derim.

Kapıyı açtım ki tipini hiç tanımadığım, kalın bıyıklı, gözlüklü birisi. Selam verdi; “kardaşım, Kırkıncı Hocaefendi burada mı” diye sordu. “Burada, hayırdır” dedim. Dedi ki; “Ben sağlık bakanın müsteşarıyım” O zaman MHP iktidarda. Artık ben de “derse çıkacağız” filan diyemedim. Buyur ettim.

Hocam da ayağa kalkmıştı. “Hocam, sağlık bakanlığı müsteşarıymış” dedim

Hocam; “Hoşgeldin, buyur, otur” dedi. Adam oturduktan sonra; “Hocam, ben Erzurum Tıptan mezunum. 1970’li yılardaki sağ sol olaylarından dolayı bizi devlet yurdundan attılar. O zamanlar ben bir nur talebesi arkadaş vesilesi ile üç ay Barış medresesinde kaldım. Barış medresesinde sizinle Şener ağabeyin çok dersini dinledik. Elhamdülillah imanımı kurtardım.

Buraya bizim MHP teşkilatının bir toplantısı için gelmiştim. Taksi tuttum, sizi ziyarete geldim. Size çok minnet duygum var, çok dua ediyorum. Hem sana hem Şener ağabeye. O gün bugün namazımı kılıyorum, geçirmiyorum. Elimden geldiğince adaletsiz bir iş yapmamaya çalışıyorum. Emin ol, senin ve Şener ağabeyin anlattıklarının sayesinde” dedi.

“YAVAN”

Erzurum’un “Yavan” diye meşhur bir medrese yemeği var. Ben medreseden çıktıktan sonra o gelenek kapandı. Merhum Vahdet ağabey onu yapıyordu. Sonra Hanifi ağabey onu yapıyordu. Behlül ağabey rahmetli yapardı. Ben de Behlül ağabeyden öğrendim.

Bir gün Mustafa Sungur ağabey Erzurum’a Kümbet’e gelmiş. Hocam da o anda orada yokmuş. Sungur ağabeyin karnı açmış. “Bir peynir, ekmek getirin” demiş. O peynir ekmek yerken, hocam içeri girmiş; “Ya abi, biz Yavan yiyeceğiz. Sen karnını doyurma” demiş.

Sungur ağabey sonradan demiş ki; “ben de kendi kendime; “ekmeği getirecek, peyniri mi vermek istemiyorlar” dedim.

Biraz sonra yemek yenecek mekana gidiyorlar. Sungur ağabey etleri, pilavları görüyor. Hocam; “buyur ağabey” deyince, “hani yavan yiyecektik” diyor. Hocam da; “işte bu yavan, ağabey” diyor.

Bu yemek bizim Erzurum medreselerine mahsus bir yemek. Yoksa Erzurumlular da bu yemeği bilmez.

Tarifi şöyle; koyun kesilir, en ufak parçası yumruk büyüklüğü civarında kırılır, etlerle beraber. Kaba etleri yumruk büyüklüğünde doğranılır. Yağlı tarafları geniş bir tencerenin altına yayılır. O etin üzerini örtecek kadar kalın tuz atılır. Onun üzerine bir kat daha döşenir, tuz atılır. Öyle bir kaç kat yaptıktan sonra kapağı kapatılır. Çok kısık ateşte o bir yarım saat kadar pişirilir. Sonra kendi suyunu çekene kadar karıştırılır, ağzı kapatılır. Daha sonra üzerine sıcak su dökülür ve iyice pişirilir.

TALEBELERİ YILDIRMA!

Kümbet’in eski binasında hocamdan Arapça okuduğumuz yıllardı. Herhalde 12-13 yaşlarındaydım. O sırada da merhum Vahdet Yılmaz ağabey Erzurum’dan İstanbul’a yerleşmişti. Ama eşyalarını Kümbet’in bir odasında toplamış, kapısını da kilitlemiş.

Kümbet tabii eski bina. O odadan bir rutubet kokusu gelmeye başladı. Hocamın akrabalığının verdiği cesaretten midir nedir, o kapıya bir anahtar uydurduk. Beraber okuduğumuz Said isminde arkadaşla içeri girdik. Bir baktık ki ne görelim, döşekler üst üste, eşyalar küf atmış.

Camları açtık, içerisini havalandırdık. O küflü bozuk eşyaları hep attık, o odayı sildik, süpürdük, iyice temizledik. Boya malzemesi getirdik, güzelce boyadık. Ferah bir hale getirdik. Hocam da çıkıp görünce beğendi. “Ne güzel olmuş” dedi.

O küflenmiş eşyalar da meğer Vahdet ağabeyinmiş, ne bilelim, hepsini attık, gitti. O sıralarda da hocam öğle yemeklerine eve giderdi. Biz de Kümbet’te okuyan bir kaç arkadaş bizim işyerinde bir şeyler alıp yiyor, sonra Kümbet’e geliyor, hocam dönene kadar çay koyuyorduk.

Bir gün biraz geç dönmüştük. Meğer bizden önce Vahdet ağabey İstanbul’dan gelmiş. Kümbet’in anahtarı da kendisinde olduğundan, içeri girmiş. O odaya girip de, eşyalarını göremeyince sinirlenmiş. Biz içeri girince daha kapının önünde arkadaşımla benim kulaklarımdan tuttu, “kim benim odamın kapısını açtı da o eşyaları attı, nerede eşyalarım?” filan dedi.

Aynı anda hocam kapının anahtarını taktı, açtı. Bizim kulaklarımız Vahdet ağabeyin elinde. Tabii bizi hemen bıraktı. Hocam; “hoşgeldin Vahdet efendi” dedi. Hocamın paltosunu çıkardık, aldık.

mkirkinci2.jpg

Biz tam dışarı çıkarken hocamın Vahdet ağabeye şöyle dediğini duyduk; “Vahdet efendi, sen de gençtin. Üst katta güreş tutardın, aşağıdaki çorbama topraklar dökülürdü. Hiçbir gün sana bir şey dedim mi? Bak çocukları dövme, onları yıldırma. Bu hiç doğru değil. Sakın bir daha böyle bir şey yapma” dedi.

Öylece Vahdet ağabeyden kurtulmuş olduk. Her ikisine de Allah rahmet eylesin.

Devam edecek

HABERE YORUM KAT
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.