1. YAZARLAR

  2. Mustafa ÖZCAN

  3. Mehdi beklentisinin mahiyeti
Mustafa ÖZCAN

Mustafa ÖZCAN

Yazarın Tüm Yazıları >

Mehdi beklentisinin mahiyeti

A+A-

Hayrettin Karaman Hoca 'İslam birliği Mehdi'yi mi bekliyor?' başlıklı bir makale yazdı. Önemli bir hususa temas etmiş. Yazının özünde iki husus var. Mehdi beklemek doğru mudur veya nasıl beklenir? Ya da Mehdi beklemenin mahiyeti nedir? İkincisi, bazı dini vazifeler veya kurallar tatil edilir veya Mehdi’nin zuhuruna talik mi edilir? Mehdi gelinceye kadar bazı sosyal ve siyasi görevler askıya alınabilir mi? Şia’da bazı sosyal veya siyasi görevler Mehdi’nin zuhuruna talik edilmiş ve gaybet döneminde onun yerine geçecek veya ona vekalet edecek siyasi sistemlerin tağut mesabesinde sayılmış veya olacağı ifade edilmiştir. Özellikle Şia’nın Ahbari ekolünde bu yön daha belirgin ve barizdir. Cuma namazının kılınması vesaire gibi hususlar bundan kaynaklanmıştır. Ayetullah Humeyni’ye göre Şia, gaybet döneminde negatif beklenti ile İslam’ın sosyal ve siyasi kurallarını tatil etmiştir. O ise velayet-i fakih doktriniyle Mehdi beklentisini pozitife taşımış ve siyasi Şiayı güncellemiş veya Şia-ı hilafetin manasını yenilemiştir. Burada bazı itirazlar olabilir. Lakin Ayetullah Humeyni’nin kendi hareketine yüklediği pozitif intizar meselesi Safeviler için de kullanılmış ve onlara da bu pozitif anlam yüklenilmiştir. Ve Safeviler de siyasi Şia’yı veya şia’yı hilafeti temsil etmiş ve yenilemişlerdir. Alleme Meclisi, Safevileri meşrulaştırmak için Safevilerin Mehdi’nin hazırlayıcısı rolünde olduklarını söylemiş ve Adnan Hoca’nın ‘Recep Tayyip Erdoğan, Mehdi zuhur edinceye kadar görevde kalacak’ demesi gibi Meclisi de Safevilerin sonunun Mehdi’nin zuhurunun başlangıcını teşkil edeceğini ve Safevilerin Mehdi’ye köprü olacaklarını iddia etmiştir. (1)

Mehdi beklentisi olduğu gibi bir de mevhum hazırlayıcıları var. Dindar kitlelerin dini görevlerini yapmaları ve zinde olmaları ve çabaları elbette ki Mehdi’ye mukaddime olarak algılanabilir. Mehdi dönemine bitişik olmasalar bile dindarların çabaları ona mülhak veya Asr-ı saadete mülhak sayılacaktır. Duaların bir deniz gibi birbirine ulaşması ve buluşması gibi ameller de aynı şekilde birbirine ulaşacak ve kavuşacaklardır. Söz Safevilerden açılmışken Şah İsmail ile Yavuz arasında bazı benzerliklere temas edelim. Temelde zıt kişiliklerdir. Lakin benzerliklerinden birisi ikisinin de iyi bir şair olması ve her ikisine de Mehdilik şanının atfedilmesi veya yakıştırılmasıdır.  Şah İsmail’e Mehdilik yakıştırması popüler bir meseledir yoksa Şii ulema böyle bir zehaba kapılmamış ve tasavvurda bulunmamıştır. (2)

Günümüzde bir takım Alevi meşrep kimseler de Mustafa Kemal’e de benzer bir sıfat ve kisve yakıştırmışlardır. Fakat Allame Meclisi gibiler bu hareketin ucunun Mehdi ile buluşacağını varsaymışlardır. Tabii ki yanılmışlardır. Mehdi’yi pasif olarak bekleyenler ve dini görevlerini askıya alanlar olduğu gibi bir de meselenin ifrat tarafı vardır. Pasif bir biçimde Mehdi beklentisi nasıl tefrit mesleği ise onu aktif hale getirmek de ifrat mesleğidir. Kimileri durumdan vazife çıkartarak kendilerine hazırlama rolü atfetmektedirler. Ve bu misyonla da revizyonizm yapmaktadırlar. Mesih beklentisini tersyüz eden kimi revizyonist hahamlar dini Siyonizmi başlatmışlar ve İsrail’in kurulmasına öncü olmuşlardır.  Dolayısıyla arabayı atın önüne çekmişlerdir. Bu ise felaketler çağını başlatmıştır. Belki de Mesih beklerken Deccal’a hizmet etmeyi beraberinde getirmiş ve insanlığı acılara boğmuştur.  Dolayısıyla ister Mesih isterse Mehdi adına olsun dini yeniden siyasallaştırmak dinin safiyetinde kırılmalara da neden olmuştur.  Ham ervah dinin ismini kullanarak bitmez tükenmez  maceralara girmiştir.

Gerçekten de Mehdi beklemek veya Mehdi’yi tebşir etmek gibi dini bir vazife var mıdır? Elbette Mehdi meselesi insanı şevke getiren bir meseledir ve dini hissiyatı harekete geçirmektedir. Lakin bunun müspet ve sağlıklı yönlendirilmesi gerekir. Mehdi, muntazar yani beklenen zattır lakin bu kitlelerin onu beklemesini gerektirmez. Gözlemek veya çıkmasını istemek başka hareketini buna bağlamak daha başkadır. Peygamberimize (asm) gelen bir zat kıyameti sorar. Peygamberimiz de ona ‘kıyamete ne hazırladın?’ diye sorar. Burada Peygamberimiz ona umumi olan kıyameti değil hususi olan işini ve görevini hatırlatır. Bediüzzaman da Mehdi’yi soran birisine benzeri bir biçimde mukabele eder: ”Çalış, seni iş başında görsün!" Kimileri gece gündüz Mehdi meselesiyle uğraşıyor ve bütün işlerini buna teksif ediyorlar. Bu haddi vasatı aşmaktır.  Neden böyle yaptıkları sorulduğunda ise Mehdi’yi müjdelediklerini ve tebşir ettiklerini söylüyorlar. Mehdi peygamber değil ki tebşir edilsin. Önemli olan onun hakikatine inanmaktır. Yani sahih haberlerde geleceği ifade edildiği için ona inanmaktır. Yoksa şahsını keşfetmek değildir. Elbette şahsını bulmak veya ona tabi olmak bir fazilettir. Lakin o bir dönemle kaimdir ve gelmeyenler görmeyenler reddetmedikçe taksir ehli sayılmaz. Sonra peygamberin hem adını hem da sıfatını bilmeniz lazımdır. Yani peygamberde yanılmakla Mehdi’nin şahsında yanılmak aynı şey değildir. Ve sahte Mehdiler de sahte peygamberler gibi değildir. Bununla birlikte sahtesi de sahtedir. Kimileri meseleye haddinden fazla önem vererek aslında meseleyi dengesinden ve bağlamından kopartıyorlar. Bunlar Mehdici hareketlerdir.  Eskiler bunlara Mehdevi hareketler veya mütemehdiler demişlerdir. Demek ki hem pasif anlamında Mehdi beklemek hem de aktif anlamda onun adına durumdan vazife çıkarmak ikisi de muhataralı bir yoldur. Mehdi’nin sıfatı yatay şahsiyeti dikeydir. Sıfatı umumi lakin şahsiyeti ferittir.

Hayrettin Karaman Hoca söz konusu makalesinde şöyle yazmaktadır: "Günümüzde hilafetin tekrar kurulması sadece beklenen Mehdi'nin gelmesi ile mümkün olabilir. Diğer durumlarda kurulacak yeni bir devlet, dünya sisteminin bir parçasına dönüşür ve farklı bir anlam ifade etmez." Tercümede bir hata yoksa "işimiz Mehdi'ye kaldı" cümlesinde olduğu gibi işin zorluğunu ifade etmiyor da "İslam birliğinin veya bir İslam devletinin kurulmasının ciddi ve hakiki olarak Mehdi'nin gelmesine bağlı olduğunu" ifade ediyor.

Bir kere bu beklentinin islâmî meşruiyeti ve gerçekliği İslam alimleri arasında tartışmalıdır. Görüşler arasında, "Mehdi diye belli bir şahsın gelmeyeceği, uyarıcı mürşidlerin ve liderlerin mehdiler oldukları   ve bunların da zaman zaman ortaya çıkacağı..." gibi olanları da vardır. Diyelim ki, Mehdi diye "olağanüstü nitelikleri olan" bir zat gelecek ve bozulanı düzeltecek; peki o zamana kadar Müslümanların bozulanı düzeltme vazifeleri, güçleri ve imkanlarının olmadığı, olmayacağı nereden çıkarılıyor. Asıl en büyük günah böyle bir inanç değil midir?”

Mehdi’nin yokluğunda bozulma alanlarında külli bir tamir yapılabilir mi? Bu soruya cevap vermeden önce şunu söyleyelim: Esasen mücedditler her devirde bir yönüyle Mehdi’nin görevini deruhte etmişlerdir. Cüzi tamirat yapmışlardır. Külli tamirat ise siyasi boyutu da ihtiva etmektedir. Hadislerde haber verildiği gibi Kur’an ile hüküm birbirinden ayrılmış ve nadiren bir araya gelmiş ve yeniden buluşmuşlardır. Isırıcı saltanat ve ceberrut saltanat devirlerinde İslami siyaset çöldeki vahayı andırmıştır. Bundan dolayı hem sünneti ihya hem de Asr-ı saadetteki siyasi anlayışı ihya anlamını gerçekleştirdiği için kimileri Ömer Bin Abdulaziz’i Mehdi olarak selamlamış ve görmüşlerdir. Lakin daha sonra onun Mehdi sıfatlı olmakla birlikte beklenen zat olmadığı takarrur etmiştir. Zira beklenen zat ahiraman gerçeklerindendir. Ahirzamandaki ihya hareketinin önderidir. Zaten hulafa-i raşidin hadiste de belirtildiği gibi sıfatan mehdi payesini taşıyorlar. Ömer Bin Abdulaziz  de bu anlamda hulafa-i raşidine ilhak edilmiştir. Ahirzamanda Mehdi denildiğinde Bediüzzaman’ın da ifade ettiği siyasi boyut da olmak üzere külli bir ihya hareketi gerçekleştirecektir.  Bunu pişdar veya pişdarları veya öncüleri bir cihetle iman hizmetinde ortaya koyacaklardır. Elbette Mehdi veya Deccal daha ziyade mecazi manada harikulade şahsiyetlerdir. Mehdi görevini umumi Müslümanların ve müminlerin muavenetiyle icra eder.

Bu nedenle Mehdi gelmeden önce hilafetin ihyası mümkün olur mu diye şüpheler irat edilmiştir.  Asr-ı saadetten sonra dar anlamda birçok Asrı saadetler daha yaşanmıştır. İmam Rabbani hareketi ve Evrengzip dönemi buna misaldir.  Said Havva kimilerinden İsa nüzül etmeyince hilafetin kurulamayacağını hikaye etmektedir. Lakin kendisi bunun böyle olmadığını ve Mehdi gelmeden de hilafetin kurulabileceğini öngörmektedir.   Bu nedenle, İhvan hareketi hilafeti ihya manasıyla kurulmuş bir İslami harekettir. 

Mehdi’den önce külli değil cüzi tamir veya yama yapma biçiminde bir ihya hareketi öngörülmektedir. İslam’ı beş dönem olarak ifade eden ve bu dönemlerden ikisini hilafet olarak tanımlayan hadis külli ihya döneminin Mehdi döneminde olacağını sarahatle ifade etmektedir. Hadis birçok tarikle rivayet edilmiştir bunlardan birisi Darimi’nin tarikiyledir (4).

KISMİ TAMİR NEDEN OLMASIN?

Hayrettin Karaman’ın bu yöndeki tespiti doğrudur ve dönem dönem tamirat veya ihya veya tecdit hareketi Mehdi meselesine bağlı değildir.  Her asırda ihtiyaca göre tecdit yapılmış ve İslam adına yapılan tahrifat veya yanlış yorumlar tashih edilmiştir.  Modern İslami hareketler de İbni Teymiyye’nin görüşlerine dayanarak bozuk dönemlerde ve bozuk düzenlerle siyasi ortaklık yapılabilineceğini öngörmektedir. Fas’da iktidara gelen Adalet ve Kalkınma Partisi ve onun dini kanadı olan Tevhid ve Islah hareketi  bozuk dönemlerde ve bozuk düzenlerle siyasi ve dini tamiratın yapılabileceğini ortaya koymaktadır. Bozuk dönemlerde iktidara gelmek veya ortak olmak İbni Teymiyye’nin fetvaları ışığında meşrulaştırılmaktadır (5). Ahirzaman Mehdisi döneminde ise aşamalı olarak Ömer Bin Abdulaziz dönemindeki gibi şuradan ve dini değerlerden kopan siyasi ayak da tamir olacaktır.  Peygamberimiz buna peygamberlik metodu üzerine hilafetin dönmesi ve ikamesi demektedir. Öteki ise suri ve bid’i bir hilafettir.

MEHDİCİLİK HASTALIĞI

Velayette Mehdi makamı olduğu gibi psikolojide de bir Mehdicilik hastalığı vardır.  Yahudilerde bu hastalığın adı Mesihçiliktir. Yahudiler arasında Sebatay Sevi gibi nasıl ki Mesih müddeileri türemişse Müslümanlar arasında da Mehdi müddeileri veya türedileri çıkmıştır. Laik Fransa’da da bu hastalık Napolyon hastalığı olarak bilinmektedir. Sahte kurtarıcılar kendilerini Napolyon zannetmektedirler.  Dolayısıyla ünvan peşinde dolaşan sahte çehreler kendilerini kah Mesih kah Mehdi kah Napolyon yerine koymaktadırlar. Bir Arap şiirinde denildiği gibi herkes Leyla ile vuslat iddia makamında iken Leyla bunların hiçbirini tasdik etmez:

Kullen yeddai vaslan bileyla,
Leyla la tükirru bizake…

Herkes ‘Leyla’ya vuslat’ makamında olsa da Leyla ret ve inkar makamındadır.

Mehdicilik meselesi biraz safderunluktur ve bunun kökleşmesi ise hastalıktır ve İmam Rabbani döneminde ve bazı dönemlerde İslam ümmetine büyük zararlar vermiştir. Fas’ta da bizdeki Mehdi müddeilerinin rakipleri çıkmıştır. 9 Mart 2012 tarihli Fas gazeteleri Mehd-i muntazar cemaati ve hücresinin çökertildiğini haber vermektedir.  Bu haber ile Hayrettin Karaman Hocanın yazısı birlikte mütalaa edildiğinde Mehdi meselesinin nelere alet edildiği bir kez daha ortaya çıkmaktadır. B.A. harfleriyle remzedilen söz konusu beklenen Mehdi müddei ve taraftarları polis tarafından gözaltına alınmışlar. Mehdi al Maz’um yani iddia makamındaki Mehdi olarak nitelendirilen şahsın taraftarları zuhuru dolayısıyla deve ve koyun kurban kesmişler.  Faslı Mehdi zuhurunu ilan etmiş. Ne diyelim darısı bizimkilerin başına olsun.

Mehdi müddeileri Mehdi meselesini sulandırıyor ve efsaneye büründürüyorlar. Kimileri ise hazırlayıcısı olduğu gerekçesiyle durumdan vazife çıkartıyor ve kurgusal hareketlere giriyor. Onun adına ideolojiler veya doktrinler üretiyor.  Kimileri de Mevdudi gibi meseleyi aklileştirmeye ve modernleştirmeye çalışıyor.  Müteşabih bir mesele olarak herkes bir şekilde tevil ediyor lakin bütün bu tevilatlar neticede şahsi düşünceden ibarettir kalıyor.  En doğrusunu Allah bilir. En doğru yorumunu ise olaylar yapmaktadır.  Zaman keşşaf-ı hakaiktir.  Kaydını izhar eder.

1-Ezmetü’l akli’ş şii, Muhtar el Esedi, İntişar el Arabi, Beyrut, s: 386
2-http://www.milliyet.com.tr/1998/05/10/yazar/akyol.html
3-Fi fıkhı’d-din ve’s siyase, Dr. Sadeddin Osmani, S: 12-13
4-Cündullah, Said Havva, s: 407
5-http://www.elaph.com/Web/news/2012/3/721619.html

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
16 Yorum