1. YAZARLAR

  2. Himmet UÇ

  3. Mardin mekanları ve yılları
Himmet UÇ

Himmet UÇ

Yazarın Tüm Yazıları >

Mardin mekanları ve yılları

A+A-

Allah Mardin’de Bediüzzaman’a  birtakım ölçüler ve bir takım yeni görüşler sunmuş o da onlardan hareketle gelecekteki hareketinin haritasını yol haritasını belirlemiştir. Efgani’nin görüşlerini bu şehirde Sünusi’nin düşünce evrenini burada tanımakla son dönem Osmanlı aydınının fikirlerini gözden geçirmiştir. Sonra siyasetteki ölçüsüz eleştirel tutumunu bir zat vasıtasıyla siyasi iktisad manası ile tadil etmiştir. Orda Namık Kemal’in rüya isimli eserinden etkilenmesi de bir aşamadır.

Namık Kemal’in rüyası radikal bir eserdir, Avrupa’da basılmıştır, Namık Kemal de eserinin ülkesinde basılmayacağını söylemiştir.Eser  Freud’un tabirince bir rüya değil tasarlanmış gündüz tasarlanmış ancak rüya olarak öne sürülmüştür. Sanat ve edebiyatta görülen rüyalar vardır bir de tasarlanan rüyalar vardır. Namık Kemal bu rüyasında veya gündüz düşünde hürriyetin ülkeye getireceği değişmeleri kurmaca bir biçimde anlatır. Bediüzzaman da hürriyet aşığı bir kişidir, her iki şahsın ortak yönlerinden biri budur, ama Bediüzzaman eğitimle hürriyetin olacağına Namık Kemal ise  fikir ile birilkte  ihtilalden yana bir hürriyet tasarımcısıdır. Rüya  Namık Kemal’in henüz hayatta iken kaleme aldığı Rüya isimli uzunca makalesinin adıdır. Rüya`da, hürriyet güneşe benzetilerek destanvari bir şekilde takdir ediliyor; zulüm, istibdat ve bunların doğurduğu neticeler ise, gayet edibane şekilde yerden yere vuruluyor. Bir broşür hacminde olan Rüya`nın matbaada basılması ancak 1908`de mümkün olabilmiştir. Bundan da anlaşılıyor ki, Said Nursi, bu makaleyi el altından gizlice yayılan elyazması nüshadan okumuştur.

Bediüzzaman bir yandan tahsil  hayatını ikmal için çabalarken bir yandan da ictimai  ve entelektüel kimliğini olgunlaştırmaktadır. Osmanlı toplumunda bir aydının bir mollanın tabi olduğu basamakları o birer birer değil belki onar onar atlamış birden bire ilmi ve toplumsal kanonun tepesine çıkmıştır.Van , Bitlis, Mardin ve İstanbul onun  merdivenleri onar onar belki yüzer yüzer  çıktığı mekanları ihtiva  eder. 

Bediüzzaman Mardin öncesi Mustafa Paşa ile mücadele eder, onu hattı müstakime çağırır, oradan Mardin’ e geçer. Mardin uleması kendisi ile münazara ederlerse de başarılı olamazlar. Çocukları yaşındaki Molla  Said’deki zekayı ve ihatayı görünce   kendisini kabullenirler.  Üstad derler. Bu esnada, Mardin’e gelen iki talebeye tesadüf eder. Bunlardan birisi, Cemaleddin-i Efgànî’ye mensup olup, diğeri tarîkat-i Sünûsiyeden idi. Bunlar vasıtasıyla hem Cemaleddin-i Efgànî’nin mesleğine, hem de tarîk-ı Sünûsîye aşinalık peyda eder.

Molla Said çok genç yaşta iken siyasî hayata atılır, vatan ve millete hizmete başlar.Celalettin Afgani hakkında menfi iddiaların çok olduğu bir şahıstır. Mason olduğu İngiliz masonları ile işbirliği yaptığı , ama islam ülkelerinde ırkçılığın gelişmesi için gayret ettiği belirtilir.Büyük oranda menfi , olumsuz bir kişidir, ama onun fikirlerinden masumane etkilenenler olmuştur.Sunusi’lik sevgi ve yardımlaşmaya dayanan bir tarikat, tarikat mensupları eğitim ağırlıklı çalışırlar, hatta tacirleri kazançlarının bir kısmını Müslümanların eğitim hizmetlerine dini ihtiyaçlarının tedarikine harcarlar.

İlk siyasi hayatı  Mardin’de başlamıştır. Bunun üzerine bir mutasarrıfın kahredici pençesiyle   elleri bağlı, muhafız nezaretinde Bitlis’e nefyedilir.
Bediüzzaman Mardin’de siyasi eleştirinin nasıl bir kıvamda , itidalle yapılmasını farketmiştir.Bediüzzaman 1908 ikinci meşrutiyetten önce hem hükümete itiraz eder hem de hücum edenlere de itiraz eder. Sultan Abdülhamit’i mutedil bir şekilde eleştirirken birden bütün suçları ona yükler “Sual : İnkılaptan on sene evvel, hükûmete nihayet derecede mûteriz olduğun halde, hükûmete hücum edenlere dahi îtiraz ederdin. Hatta  Osmanlı sultanlarını  ifratla sena ederdin; hatta derdin: ’Muhtemeldir, Abdulhamid, muktedir değil ki dizgini gevşetsin, milletin saadetine yol versin. Veyahut hata bir içtihad ile olabilir, bir gayr-i makbul özrü kendine bulsun. Veyahut avanelerinin ve vehminin elinde mahpus gibidir.’ Sonra birden bütün kabahati ona attın. Neden hem îtiraz, hem hücum ederdin; hem de bazılara karşı müdafaa ederdin?"Bu farklı farklı siyasi tutumlarından ötürü ona soru sorulur mesele tahkik edilir.” Cevap: İnkılaptan on altı sene evvel,- yani 1892 de - Mardin cihetlerinde, beni hakka irşad eden bir zata rast geldim. Siyasetteki muktesit mesleği bana gösterdi. Hem, ta o vakitte, meşhur Kemal’in "Rüya”sıyla-Namık Kemal ‘in eseri- uyandım. Lakin, maatteessüf, sû-i tesadüf ile hükûmete îtiraz edenlerden ehl-i ifrat ve ehl-i tefrite rast geldim. Ehl-i ifratın bir kısmı, Araptan sonra İslâmiyetin kıvamı olan Etrakı tadlîl ediyorlardı. Hatta bir kısmı o derece tecavüz etti ki,  kanun ehlini tekfir ederdi. Otuz sene evvel olan Kanun-u Esasîyi ve hürriyetin îlanını tekfire delil gösterdi, ”Vemenyehküm bima enzelallah” Kim Allah’ın indirdiğiyle hükmetmezse hüccet ederdi. Bîçare bilmezdi ki, “menlem yehküm” kim hükmetmezse- bimana” Men lem yüsaddik” kim tasdik etmezse’dır. Acaba sabık istibdadı hürriyet zanneden ve Kanun-u Esasîye îtiraz eden adamlara nasıl îtiraz etmeyeceğim? Çendan, hükûmete îtiraz ederlerdi; lakin, onlar istibdadın daha dehşetlisini istediler. Bunun için onları reddederdim. İşte, şimdi ehl-i hürriyeti tadlîl, sapıklıkla suçlayan   şu kısımdandır.
İkinci kısım olan ehl-i tefriti gördüm. Dîni bilmiyorlar, ehl-i İslama insafsızca îtiraz ediyorlar, garaz hissettiler; onlar da, tabiî, garaza ittiba ettiler.”

Şimdi bu ifadelerde bir kısım aşırı eleştirmenlerin İslamı bir kıvama , bir makul düzeye getirmiş olan Türkleri  dalaletle suçlarlar. Zannedersem  meşrutiyeti ve Anayasayı çıkaranları  kafirlikle suçlarlar. Otuz yıl önce yani Birinci  Meşrutiyetin ve o dönemde Namık Kemal Ziya Paşa ve bir iki zatın birlikte çalıştıkları anayasayı ve hürriyeti küfürle suçlarlar.Buna da kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse ayetini delil gösterirler.Bediüzzaman bu teorik ve katı yorumcuları eleştirir onların değil Meşrutiyeti ve anayasayı çıkaranları savunur.Bu çok önemli bir tarihsel ve siyasi duruştur, bütün bunlar Mardin de aldığı tesir ile oluşmuştur.Bediüzzaman hürriyetin de anayasanın da yanındadır. Aslında Namık, Kemal ve Ziya paşa da anayasayı islam fıkhından almışlardır, biraz da batıdan  Monteskiyo Volter de gelen tesirler de vardır.Onlar modernizme bulaşmışlardı ama islamın farklılğını  anlayacak kadar da alimdiler.

Bu yorumların akabinde  doğan yeni bir yorum da  Jön Türkler  ve meşruti hükümettir.Buradaki cevabı da yine enteresandır onlara yol göstermek istediğindendir. Çünkü meydanda başka kimse de yoktur. Bediüzzaman’ın Türk siyasi tarihinin her döneminde önemli  rolü var onu muvafık ile muhalif denen  genel duruşların  dışında bir yerde çok makul bir yerde durur her zaman daha sonra Cumhuriyet tarihinin siyasi olaylarında da öyledir. Onun siyasi görüşleri bir doktora birkaç doktora olacak keyfiyettedir. ”Sual : "Neden meşrûtî hükûmete ve dinsiz olmayan Jön Türklere mümkün olduğu kadar hüsn-ü zan ediyorsun?"
Cevap : Mümkün olduğu derecede sû-i zan ettiğiniz için, ben hüsn-ü zan ederim. Eğer öyle ise, zaten iyi. Yoksa, ta öyle olsunlar; yol gösteriyorum.

İttihat Terakki’yi bile doğu vilayetlerindeki şubelerinden dolayı takdir eder. Onların takdir eder ama şiddetlerini değil .Çünkü şiddetleri yüzünden birçok olaya neden olmuşlardır. Müthiş bir seçici ve ayıklayıcı Zekadır Bediüzzaman.Ama kesinlikle bu eleştirel tarz talebelerinde yok, hele cemaat işleyişinde hiç yok. ”Sual : "İttihat ve Terakkî hakkında reyin nedir?"
Cevap : Kıymetlerini takdir ile beraber, siyasiyyunlarındaki şiddete mûterizim. HMe’mûldür ki, o şiddet nedamete ve şefkate inkılap etsin. Lakin, onların iktisadî ve maarifî olan  bahusus şarki vilayetlerdeki şubelerini  bir derece istihsan ve tebrik ederim.” Demek Mardin onun  hayatında önemli değişmelerin kaynağı olmuştur.

Onun Mardin hayatının bir konusu da Cünun tabir edilen bir psokolojik ve pisikanalitik ve dehalara has bir tutumdur. Onun biyografisini yazan Ahmet Ramiz anlatır.”
Üç yüz yirmi üç senesi zarfında idi ki, şarkın yalçın, sarp, âhenîn mâverâ-i şevâhik-i cibalinde tulû etmiş Said Nursî isminde nevâdir-i hilkatten mâdud bir ateşpâre-i zekânın İstanbul âfâkında rüyet edildiği haberi etrafa aksetmiş ve fıtraten mütecessis olan bazı kimseler o harika-i fıtratı peyapey gördükçe, mâder-i hilkatin hazâin-i lâ-tefnâsındaki sehaveti bir türlü hazmedemeyenler, Şarkî Anadolu kıyafetinde, o şal ve şalvar altında öyle bir kanun-u dehânın ihtifa edebileceğini bir türlü anlayamayarak, bir kısım adamlar ona, "mecnun" demişlerdi.
Said Nursî, filvâki ifrat-ı zekâ itibarıyla hudud-u cünunda idi. Fakat, öyle bir cünun ki,
"Onun ulvî ruh ve kemal-i aklına işarettir" diye bir zat şu mısralarında tercüman-ı zîşanı olmuştur:
Cünun başımda yanar, ateş-i maâlîdir,
Cünun başımda benim bir zekâ-i âlîdir.
Benim cünunuma rehber ziya-yı ulviyet,
Benim cünunumu bekler azîm bir niyet.

Evet, Said Nursî İstanbul’a, şûrezâr vilâyât-ı şarkiyenin maarifsizlikle öldürülmek istenilen Yıldız siyasetlerine istikamet vermek azmiyle gelmişti. Daha İstanbul’a gelmeden, Van’dan, Bitlis’ten, Mardin’den defaatla nefyolmasından, İstanbul’a gelmesiyle beraber, merhum Sultan Abdülhamid tarafından suret-i ciddiyede tarassut altına aldırıldı. Birkaç kere tevkif edildi. Nihayet birgün geldi, Said Nursî’yi Üsküdar’a, Toptaşına yolladılar. Çünkü hapishanede ikaz edilecek kimseler bulunmak muhtemeldi. Tımarhaneden ikide bir çıkartılıyor; maaş, rütbe tebşir ediliyor; Hazret-i Said, "Ben memleketimde mektep-medrese açtırmak üzere geldim, başka bir dileğim yoktur. Bunu isterim, başka birşey istemem" diyordu. Tâbir-i âharle, Bediüzzaman iki şey istiyordu: Vilâyat-ı şarkıyenin her tarafında mektepler, medreseler
açtırmak istiyor ve başka birşey almamak istiyordu.
Arş-ı kanaat oldu behişt-i gına bize,
Biz etmeyiz zemîn-i müdârâya ol emin.
Mansıbların, makamların en bülendidir,
Hizmet-i iman ile âsâyiş ve saadeti temin.

Bediüzzaman’ın Mardin mekanları henüz ilmi kariyerinin ve mizacının tezahürlerinin bir kararlılık kazanmadığı yıllardır. O dönem mekanlar daha çok kendini şehrin ilmi muhitlerine kabul ettirmesi ile mizacının serazat tezahürlerinin ortaya konmasıdır. Bir taraftan alimlerle münazara yaparken diğer taraftan bir camiinin şerefesinde dolaşacak kadar başkalarını hayrete ve şaşkınlığa çeviren  davranışlarıdır. Van, Bitlis ve Mardin de mizacının bu çılgın tezahürleri onun en belirgin deha ile cünun arasındaki tutumlarıdır. Tarih bir çok deha ile cünun arasındaki çizgide birçok insan ortaya koymuştur gerek geçmiş asırlarda gerekse son asırlarda. Onun ilk  biyografisini  yazan şahıs da onun cünununu yorumlar,

Ahmed Râmiz der:
Üç yüz yirmi üç senesi zarfında idi ki, şarkın yalçın, sarp, âhenîn mâverâ-i şevâhik-i cibalinde tulû etmiş Said Nursî isminde nevâdir-i hilkatten mâdud bir ateşpâre-i zekânın İstanbul âfâkında rüyet edildiği haberi etrafa aksetmiş ve fıtraten mütecessis olan bazı kimseler o harika-i fıtratı peyapey gördükçe, mâder-i hilkatin hazâin-i lâ-tefnâsındaki sehaveti bir türlü hazmedemeyenler, Şarkî Anadolu kıyafetinde, o şal ve şalvar altında öyle bir kanun-u dehânın ihtifa edebileceğini bir türlü anlayamayarak, bir kısım adamlar ona, "mecnun" demişlerdi. 
Said Nursî, filvâki ifrat-ı zekâ itibarıyla hudud-u cünunda idi. Fakat, öyle bir cünun ki,

Evet, Said Nursî İstanbul’a, şûrezâr vilâyât-ı şarkiyenin maarifsizlikle öldürülmek istenilen Yıldız siyasetlerine istikamet vermek azmiyle gelmişti. Daha İstanbul’a gelmeden, Van’dan, Bitlis’ten, Mardin’den defaatla nefyolmasından, İstanbul’a gelmesiyle beraber, merhum Sultan Abdülhamid tarafından ciddi bir şekilde  tarassut altına aldırıldı. Birkaç kere tevkif edildi. Nihayet birgün geldi, Said Nursî’yi Üsküdar’a, Toptaşına yolladılar. Çünkü hapishanede ikaz edilecek kimseler bulunmak muhtemeldi. Tımarhaneden ikide bir çıkartılıyor; maaş, rütbe tebşir ediliyor; Hazret-i Said, "Ben memleketimde mektep-medrese açtırmak üzere geldim, başka bir dileğim yoktur. Bunu isterim, başka birşey istemem" diyordu.  Diğer bir tabirle, Bediüzzaman iki şey istiyordu: Vilâyat-ı şarkıyenin her tarafında mektepler, medreseler
açtırmak istiyor ve başka birşey almamak istiyordu.
Arş-ı kanaat oldu behişt-i gına bize,
Biz etmeyiz zemîn-i müdârâya ol emin.
Mansıbların, makamların en bülendidir,
Hizmet-i iman ile âsâyiş ve saadeti temin.

Bediüzzaman’ın Mardin mekanları henüz ilmi kariyerinin ve mizacının tezahürlerinin bir kararlılık kazanmadığı yıllardır. O dönem mekanlar daha çok kendini şehrin ilmi muhitlerine kabul ettirmesi ile mizacının serazat tezahürlerinin ortaya konmasıdır. Bir taraftan alimlerle münazara yaparken diğer taraftan bir camiinin şerefesinde dolaşacak kadar başkalarını hayrete ve şaşkınlığa çeviren  davranışlarıdır. Van, Bitlis ve Mardin de mizacının bu çılgın tezahürleri onun en belirgin deha ile cünun arasındaki tutumlarıdır. Tarih bir çok deha ile cünun arasındaki çizgide birçok insan ortaya koymuştur gerek geçmiş asırlarda gerekse son asırlarda. Mesela Dosyoyevski  ve son asırda Salvador Dahi bu özelliklere sahiptirler. Dali için deli dahi ünvanı dahi verilmiştir. Yunus Emre kendisine deli dendiği için
Koy desinler bize deli usludan yeğdir delimiz demiştir.

Çünkü böyle zatların davranışları sıradan insanların denge anlayışına sığmayan bir durumdur, bunlarda fikir ile mizaç arasında ciddi uyuşmazlıklar vardır, işte bunlar çılgın tutumlar ortaya koymaktadır. Bediüzzaman Isparta yıllarında hizmetinde bulunan V a h ş i Şaban isimli talebesine “ Şaban ben gençlik yıllarımda senden daha vahşi idim “ demesi mizacının bu bizim denge anlayışımıza sığmayan görüntüleridir.Bütün hayatı boyunca olaylar karşısındaki tutumları bile bizim anlayamayacağımız orijinal dehasal tutumlardır. Düşman kumandanına ayağı kalkmamak, Atatürk ‘e karşı namazın hukukunu savunması ve hiçbir zaman kimsenin tehdidine kulak asmaması, Bitlis ‘de içki içiyorlar diye valilikde meclisi basması , İstanbul’un işgalindeki tutumları, İstanbul sokaklarında İngiliz işgal kuvvetlerinin dolaşmasını nazara almayarak hayatını ortaya atıp eserini dağıtıp  İngiliz siyasetini iflas ettirmesi,Ankara’da vali Tandoğan’ın tehdidini nazara almayıp bu sarık bu başla beraber çıkar demesi , herkes İstanbul’u terkederken o tehlikeli yerde durması , Bitlis ve Van ‘da istila sırasında topları kurtarması , Hasankale cephesinde savaşırken ölümü dikkate almaması bizim denge anlayışımıza sığmaz, ya biz neyiz o zaman o ayrı bir mesele   Ünlü Amerikalı psikanalist  Arieti dehaların ruh durumlarını araştırmış ve onların sıradan insanlarla ayni tezahürleri değil farklı ve olağan üstü tutumları ortaya koyduklarını maddeler halinde  anlatmıştır.Hazreti Resulullah miraçtan sonra verdiği haberler sıradan insanın anlayamacağı keyfiyetlerdir, verdiği maverai haberler de aynı durumdadır. Bu yüzden çekilen kavrama güçlüğünü en iyi Hz Ebubesir hissetmiş , “ o yapıyorsa o diyorsa doğrudur”  demiştir, Resullullah da  kureyş tarafından cünun ile suçlanmıştır. 

Mesela Dosyoyevski  ve son asırda Salvador Dahi bu özelliklere sahiptirler. Dali için deli dahi ünvanı dahi verilmiştir. Yunus Emre kendisine deli dendiği için
Koy desinler bize deli usludan yeğdir delimiz
Demiştir. Çünkü böyle zatların davranışları sıradan insanların denge anlayışına sığmayan bir durumdur, bunlarda fikir ile mizaç arasında ciddi uyuşmazlıklar vardır, işte bunlar çılgın tutumlar ortaya koymaktadır. Bediüzzaman Isparta yıllarında hizmetinde bulunan V a h ş i Şaban isimli talebesine “ Şaban ben gençlik yıllarımda senden daha vahşi idim “ demesi mizacının bu bizim denge anlayışımıza sığmayan görüntüleridir.Bütün hayatı boyunca olaylar karşısındaki tutumları bile bizim anlayamayacağımız orijinal dehasal tutumlardır. Düşman kumandanına ayağı kalkmamak, Atatürk ‘e karşı namazın hukukunu savunması ve hiçbir zaman kimsenin tehdidine kulak asmaması, Bitlis ‘de içki içiyorlar diye valilikde meclisi basması, İstanbul’un işgalindeki tutumları, İstanbul sokaklarında İngiliz işgal kuvvetlerinin dolaşmasını nazara almayarak hayatını ortaya atıp eserini dağıtıp  İngiliz siyasetini iflas ettirmesi,Ankara’da vali Tandoğan’ın tehdidini nazara almayıp bu sarık bu başla beraber çıkar demesi , herkes İstanbul’u terkederken o tehlikeli yerde durması, Bitlis ve Van ‘da istila sırasında topları kurtarması, Hasankale cephesinde savaşırken ölümü dikkate almaması bizim denge anlayışımıza sığmaz, ya biz neyiz o zaman o ayrı bir mesele   Ünlü Amerikalı psikanalist  Arieti dehaların ruh durumlarını araştırmış ve onların sıradan insanlarla ayni tezahürleri değil farklı ve olağan üstü tutumları ortaya koyduklarını maddeler halinde  anlatmıştır.Hazreti Resulullah miraçtan sonra verdiği haberler sıradan insanın anlayamacağı keyfiyetlerdir, verdiği maverai haberler de aynı durumdadır. Bu yüzden çekilen kavrama güçlüğünü en iyi Hz Ebubekir  hissetmiş , “ o yapıyorsa o diyorsa doğrudur”  demiştir, Resullullah da  kureyş tarafından cünun ile suçlanmıştır.Cünun kendini yönetemeyen delilerin değil , zeka ve melekelerin aşırı oluşu ile meydana çıkan bir özel durumdur. 

Son asırda Necip Fazıl ‘a da deli denmiştir,ama o hiç aldırmamış deli ve hasta sıfatlarını nazara almamıştır.
Bediüzzaman’ın Mardin hayatı ve mekanları onun hayatının hazırlanış yıllarının mekanları ve olayları ile doludur. Zengin bir mekan ve hayat, biyografik malzeme ile doludur.

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.