1. YAZARLAR

  2. Alaettin TAŞKIN

  3. Makbul bir imanla ölebilmek!!
Alaettin TAŞKIN

Alaettin TAŞKIN

Yazarın Tüm Yazıları >

Makbul bir imanla ölebilmek!!

A+A-

Bediüzzaman Kastamonu’da, ahiretimizi ne suretle kurtaracağız diye soran gençlere verdiği cevapta bize ahiretimizi ne suretle kurtaracağımızı söyler. Yani nasıl makbul bir imanı elde edip onunla kabirle açılan sonsuzluk yolculuğuna çıkacağımızın cevabını verir.

Risale-i Nur’da On Üçüncü Söz’ün arkasına yerleştirilen bu bahis zahiren anlaşılması kolay görünürken hakikatte bazı müşküller barındırır. Bu yazıda elimizden geldiğince meseleyi anlamaya çalışacağız.

Üstad bahsin başına şöyle bir kayıt düşer:

Cazibedar bir fitne içinde bulunan ve daha aklını kaybetmeyen bazı gençlerle bir muhaveredir [sohbettir].”

Demek ki bizi kendine çeken ve bir nevi bize dört bir taraftan hücum eden bir fitne karşısındayız. Bu fitne, ahir zaman şartlarında her tarafımızı günahların sarmasıdır. İşte böyle zor zamanda yaşayan bizlere, ahiretimizi ne suretle kurtaracağımızın dersini verir Bediüzzaman. Ahireti kurtarmak, yani cenneti kazanmaktır.

Üstad bize öleceğimizi ve her insanın ölümlü olduğunu hatırlatarak meseleye giriş yapar.

“Kabir var; hiç kimse inkâr edemez. Herkes, ister istemez oraya girecek. Ve oraya girmek için de üç tarzda, üç yoldan başka yol yok.”

Demek ki kabir kapısıyla başlayan sonsuzluk âlemine giden üç tarzda üç yol var.

 “Birinci yol: O kabir, ehl-i iman için bu dünyadan daha güzel bir âlemin kapısıdır.”

İmanla ölebilenler için kabir cennetin kapısıdır. Burada makbul bir imanın tarifini yapmak gerekir. İmanla ölebilmek için Cenab-ı Hak indinde kabul eldir iman hangi imandır? Hangi özelliklere sahip iman ‘makbul iman’dır? İşte bu soruların cevabında makbul bir imanın tarifini bulmalıyız. Örneğin İbn-ul Arabi’nin Fahreddin-i Razi’ye mektubunda söylediği şu sözde makbul bir imanın ne kadar önemli ve zor elde edilir olduğuna vurgu vardır: "Allah'ı bilmek, varlığını bilmenin gayrıdır." Yani Allah’ın varlığını bir şekilde kabul etmek, Allah’a ‘hakiki iman’ etmek değildir. Allah’a ‘makbul iman’ etmek O’nun varlığını kabul etmekten başkadır.

Bediüzzaman Emirdağ Lahikası adlı eserinde makbul bir imanın tarifini şöylece yapar:

Halbuki Allah'ı bilmek, bütün kâinata ihata eden rububiyetine ve zerrelerden yıldızlara kadar cüz'î ve küllî her şey Onun kabza-i tasarrufunda ve kudret ve iradesiyle olduğuna kat'î iman etmek..”

Makbul bir imanın tarifine işte bu ifadelerle başlar Üstad. Allah’ı bilmek yani hakiki iman etmek, ancak Allah’ın rububiyetinin bütün varlık âlemini, kâinatı kuşattığına; her şeyi Onun yoktan yaratıp tüm ihtiyaçlarını karşılayıp yönettiğine; en küçük atomlardan, zerrelerden tut tâ yıldızlara ve galaksilere kadar her şeyin Allah’ın tasarrufunda, yaratıp yönetmesinde olduğuna kesin iman etmekle olur.

“.. ve mülkünde hiçbir şeriki olmadığına ve Lâ ilâhe illallah kelime-i kudsiyesine, hakikatlerine iman etmek, kalben tasdik etmekle olur...”

Üstad Bediüzzaman makbul bir imanın tarifini bu şekilde sürdürür. Yani Allah’a hakiki iman edebilmek için başta kendi varlığımız olarak bütün varlığı, tüm kâinatı en küçükten en büyüğe, gözle görünmeyen atomlardan büyüklükleri sayılarla ölçülemeyen galaksilere kadar her şeyin sahibi Allah olduğuna iman etmekledir. Ve “La ilahe illallah” kelimesinin kastettiği bütün manaları iç dünyamızda onaylamak, o manaların doğruluğunu aklımız ve kalbimizle fıtrat ve varlık zemininde tasdik etmekledir.

Yoksa, "Bir Allah var" deyip, bütün mülkünü esbaba ve tabiata taksim etmek ve onlara isnat etmek—hâşâ—hadsiz şerikleri hükmünde esbabı merci tanımak ve her şeyin yanında hâzır irade ve ilmini bilmemek ve şiddetli emirlerini tanımamak ve sıfatlarını ve gönderdiği elçilerini, peygamberlerini bilmemek, elbette hiçbir cihette Allah'a iman hakikati onda yoktur..”

Bir tane ilahın varlığı bir şekilde kabul ediliyor ama onun altında yaratma ve icâd, varoluşta hakiki tesir etme gücü sebeplere, doğaya ve tabiata kanunlarına dayandırılıyorsa işte orada şirk vardır, iman yoktur. Eski zamanın müşrikleri taştan topraktan put yapıp onlara taparlardı ve onları yaratma ve icâd konusunda, varoluşa hakiki tesir etmede aktif ve etken güç sahibi bilirler ve öyle inanırlardı. İşte bu yüzden Rabbimiz onları ‘müşrik’ olarak isimlendirmiş ve şirk üzere olup yüce yaratıcı Allah’a ortak koştuklarını söylemiştir. Öyle ki Kuran bize dönemin müşriklerinin, kendilerine putlara neden taptıkları sorulduğunda “Onlara [putlara], bizi sadece Allah'a yaklaştırsınlar diye kulluk ediyoruz” dediklerini aktarır.

Bediüzzaman bu pasajda hangi durumlarda hakiki bir imanın olamayacağını açıklıyor. Bunlar ise

  • Allah var dediği halde yaratılışı, icâd ve oluşu Allah dışında sebepler, doğa ve tabiat kanunları gibi şeylere dayandırmak.
  • Her şeyin Allah’ın yaratmasıyla olduğuna ve Allah’ın irade ve ilmi her şeyi her an ve her anda kuşatmış, ihata etmiş olduğuna inanmamak.
  • Allah’ın ısrarlı emirlerini tanımamak, yani böyle emirlerin olmadığını, olmaması gerektiğini veya ‘bu zamanda böyle emirler mi olur’ kabilinden gerekçelerle bu emirleri tanımamak.
  • Allah’ın sıfatlarını bilmemek, kabul etmemek. Yani Allahın ilim, kudret, irade, hayat, semi(işitme), basar(görme), kelam(konuşma/vahiy gönderme) sıfatlarının manalarının gerektirdiği şekilde Allah’ı bilmemek.
  • Peygamberlerini bilmemek. Yani Peygamberle gelen şeriatı, dini hükümleri kabul etmemek.

İşte bu durumlarda ‘hiçbir cihetle iman hakikati yoktur. ’Ancak mutlak inançsızlıktaki sıkıntıdan kendini teselliye almak için Allah’ın ve ahiretin varlığını bir şekilde kabul eder. Yani ölümü tamamen çürümek ve yok olmak görmenin insanın içinde manevi bir cehennem gibi sıkıntı ve azap etmesinden aklı başında hiç kimse mutlak inançsızlığa kendini inandıramaz. Bu manada ateist olup ancak ahirete benzer şekilde ruhlar için bir sonsuzluk ortamı olduğunu kabul eden çok kişi vardır. Yani, Evet, inkâr etmemek başkadır, iman etmek bütün bütün başkadır.”

Fakat Ona iman etmek, Kur'ân-ı Azîmüşşânın ders verdiği gibi, O Hâlıkı, sıfatlarıyla, isimleriyle, umum kâinatın şehadetine istinaden kalben tasdik etmek; ..”

İşte hakiki iman nasıl olurmuş sorusunun cevabını bu pasajdan itibaren açıklıyor. Allaha iman etmek, Kuranın ders verdiği üzere yüce Yaratıcıyı bütün isim ve sıfatlarıyla, bütün kâinatın şahitliğine ve fıtrat zeminimize dayandırarak kalbimizle tasdik etmekledir. İşte, imanın ifadesi olan kelime-i şehadette ‘şehadet’ kelimesi neden konulmuş olduğunu buradan anlıyoruz. Demek ki imanımıza kâinatı, yaratılan küçük büyük her şeyi ve fıtratımızı ve duygularımızı şahit kılmakla ancak hakiki iman edebiliriz. Niye her bir şeyi yaratan ve her şeyin sahibi bir Allah var olduğuna ve ahretin varlığına inanıyorum? Çünkü kâinata, bütün varlıklara ve fıtratıma, arzularıma ve duygularıma baktığımda her şeyi yaratan bir Allahın var olduğunu ve ahiretin muhakkak olacağını görüyorum.

.. ve elçileriyle gönderdiği emirleri tanımak; ve günah ve emre muhalefet ettiği vakit, kalben tevbe ve nedamet etmek [pişmanlık duymak] iledir. Yoksa büyük günahları serbest işleyip istiğfar etmemek ve aldırmamak, o imandan hissesi olmadığına delildir.”

İşte bu son pasajla Üstad makbul bir imanın çerçevesini iyice ortaya koyuyor. Allah’ın emirlerini yapamasa da o emirleri tanıyacak ve yapamadıklarına pişmanlık duyup tevbe edecek. Yoksa büyük günahları rahatlıkla, aldırmadan işleyip hiç tevbe etmemek ve hatta tevbe etmeye gerek bile duymamak hakiki imanı olmadığını gösterir.

Bütün bu açıklamalarla makbul bir imanın ne olduğunu ve ne olmadığını anlamaya çalıştık. İşte böyle makbul bir imanla ölen kişi, “ehli-i iman” olup kabir o kişi için sonsuz cennete açılan bir kapıdır. Böyle bir iman olmadığında yani makbul bir iman kazanılmadığında ise karşımıza iki yol çıkıyor. Yukarıda söylediğimiz gibi ahireti bir şekilde kabul edip de makbul imanı olmayan için kabir bir haps-i ebedîolarak sonsuz bir cehennemin kapısıdır. Eğer ahirete inancı hiç yok ise ve tamamen inkâr eden biriyse, onun için cehennemde ebediyyen bütün güzelliklerden, her türlü rahmetten bir uzaklık, sonsuz bir unutulmuşluk hali olacak. “Allah’ı unutan ve bu yüzden Allah’ın da kendilerine kendilerini unutturduğu kimseler..”(Haşr Suresi, 19) ayetinin açıkladığı gibi böyleler var olmanın lezzetinden bile mahrum olacaklar. Onlara kendilerini ve her şeyi yok bilmenin dipsiz, nihayetsiz azabı verilecektir. Bu müşkül mesele daha derinlikli çalışmaları ve incelemeleri beklerken biz bu yazıyı daha fazla uzatmamak için burada bitirelim.

 

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.