1. YAZARLAR

  2. Afife ARTIK

  3. Mahiyetin mübayeneti ile adem-i takayyüd (2)
Afife ARTIK

Afife ARTIK

Yazarın Tüm Yazıları >

Mahiyetin mübayeneti ile adem-i takayyüd (2)

A+A-

İkinci Şua’yı anlamak–24

Risale-i Nur’ları okumak ve üzerinde tefekkür etmek çok mühim olmakla beraber elimizdeki kitabı okuyup da masamızın üzerine bıraktıktan sonra şöyle bir gözlerimizi kapatıp kendi kitabımızı da okumadıkça içselleştirilmiş bir bilgiye ulaşmak mümkün değildir. “ikra kitabik” oku kitabını hitabı öncelikli olarak insanın amel defterine ahirette kendi şehadeti manasını gösteriyor. Bununla beraber Risalelerden öğreniyoruz ki her ayetin bir hazine sandığı var ve o sandıkta asırlara, insanlara, dünya ve ahirete, Allah ve meleklere, on sekiz bin alemlere bakan manalar var. Ayetin şucun, gusun, had ve muttalaı var. Aynı ayetin içinde aklımın ayrı, kalbimin ayrı, ruhumun ayrı hissesi var. Hülasa, kitabını oku emri “şu anda ne olduğuna, kendi mahiyetine, aklına kalbine ruhuna yani; sana verilenlere bak ve bu verilenleri oku, bu cihazlar ile okuman gerekeni de oku” manasını taşıması akıldan uzak değildir. Risale-i Nur, kainat kitabı ile beraber küçük kainat olan kendi mahiyetimizi okumayı öğretir. Bu kitabı okuyup durmakla beraber kendimizi bu kitap rehberliğinde okumazsak “kitap yüklü eşekler” hitabına masadak olma tehlikesi ile karşı karşıya kalırız. Mahiyetimizi okuyup da o mahiyetin gereğini yapmazsak ahdini bozan münafık olma tehlikesi ile yüz yüze geliriz. Zira Allah bize bu mahiyeti vermesi ile aramızda bir ahitleşme olmuştur. Ahde vefa ise, insan olan insana yakışan bir tavırdır.

Evet, her konuyu anlamaya gayret ederken kendi elimizdekileri kullanıyoruz. Bu, hem cihazlarımız manasında hem de bilgilerimiz. Cihazlarımız bize, doğru kullandığımızda, her daim yardım ederken bilgilerimiz ise bazen işimize yarıyor bazen de ulvî manalarla aramıza duvar oluyor, mahrum bırakıyor. İşte tam da bu noktada Risaleyi Risale ile anlamak ve Risalede anlatılan manası ile anlamaya gayret etmek fevkalade önem arz ediyor. Anlamaya devam etmeye gayret göstermez ve daha evvel anlamış olduğumuz ile iktifa edersek yerimizde bile saymış olmuyor daha gerilere gidiyoruz.

Şimdi konumuza bu manaların da eşliğinde devam edelim. Konumuz mahiyet olduğu için önce, bizim mahiyetimiz nedir ona bakalım. Mümkünse ezberimizdeki manaları bir yana bırakıp yeni olanın peşini sürelim.

Her mahluk gibi hâdis, ârızî, acz fakr ve nakstan yoğurulmuş bir mahiyetimiz var. Kainat gibi bizim de ademden vücuda çıkış serüvenimiz İlm-i İlahinin yokluğa tecellisi ile başlıyor. Yokluğu hiç ayrılmaz bir parçası olarak taşıyan ademî bir varlığımız var. Adem zemininde varlığa ait görünen ne kemalât var ise işte o da Cenab-ı Hakkın isimlerinin tecellileri. Bizde, bizim olan tek şey yokluklar. Varlığın kayyumu Vacib-ül Vücuddan gayrısı değil. Adem ise illet istemediğinden bize ait. Vücut ancak ve yalnız vacib bir ilim, irade ve kudretle olabilir. Yokluğumuza sahip çıkmak fevkalade önemli hayatî görevimizdir. Günah ve affı olmayan en büyük cürüm olan küfür ademîdir. Kişi onların sahibidir. Öz malıdır. İnsan ister, Allah yaratır. İman ise Cenab-ı Hakkın kalbimize ilka ettiği nurdur. Onu temellük edemeyiz, kendimize ait zannedemeyiz. Ancak yokluğu bizim olabilir, varlığı ise tüm varlığın kaynağına aittir. İnsanın kendisine verilenler ile doğru ilişki içinde olabilmesi dua, şuur ve rızaya bağlıdır ki bu da azcini ve yokluğunu kabul etmek, vereni ve verileni tasdik etmek demektir. Fark ediştir yani. Kulluğun temel taşı kendi yokluğuna şuurdur.

Aklımız, kalbimiz, ruhumuz, cesedimiz her hepsi de mahluk. Camid bir yanımız, nebatî bir yanımız, hayvanî bir yanımız ve bir de insanî yanımız var. En cami mahluk olduğumuzdan diğer bütün mahluk mertebelerini de içimizde taşıyoruz. En kıymetlimiz ise ruhumuz, en çok onun üstüne titriyoruz. Bu saydıklarımız birbirinden farklılık arz etmekle beraber her hepsi de mahluk olduklarından bunları birbiri ile kıyas ederek mahiyetin mübayeneti ne demektir anlamamız mümkün değil. Kimi kesif kimi latif, kimi süfli kimi daha ulvi ama netice itibariyle mahiyeti bir.

Mesela; röntgen şuaları vücudumuzun içine geçebiliyor vücudum ona mani teşkil etmiyor. Fakat bu, mahiyet mübayenetinden değil letafet sırrından kaynaklanıyor. Yoksa röntgen şuaı da benim cesedim gibi mahluk. Yani; farklı bir mahiyet değil. Güneş ışınları da kemiğimin iliğine kadar işliyor ama o da mahluk. Sadece nuranî olduğu için bu mazhariyete haiz. Benim cesedim kesif, onun varlığı ise latif.

İşte şimdi kritik bir noktaya geldik. Bizde öyle bir şey var ki o bizim cinsimizden değil. Bize hiç benzemiyor. Mahiyeti bütün bütün başka. Sani-i Zülcelal’in şanındandır ki bir mahluk içine mahluk olmayan bir cihaz yerleştirsin. O’na böyle bir san’at yaraşır. Hem halk ediyor hem de ona mahluk olmayan bir cihaz veriyor. Peki neden? Kendisini bize bildirmek irade ediyor da ondan. Sıfatının ve esmasının marifeti için bize ene veriyor. Sınırlı, kayıtlı, kısıtlı bir mahlukun ne haddine düşmüş ki Allah’ı bilsin. Mutlak vücud olan Allah’ı bilmek ancak ve ancak yokluk iledir. Yok olmak iledir. Ene de yoktur zaten. Tam anlamı ile yok. Allah öyle bir vacib-ül Vücud ki mahlukiyet vasıflarından öyle münezzeh mukaddes ve müberra ki bir yaratılmış ile tanınabilmekten de münezzeh. Ona parlak ayine olacak ve kayıtsızlığını derk etmekte kullanılacak ölçü aleti olarak harici vücudu olmayan, mahluk olmayan bir alet veriyor.

Enenin farazî olduğunu anlatmak için hendesedeki yani geometrideki farazî hatlar misal veriliyor. Bunlar hakikatte olmayan yani bir mahluk olarak karşımızda görmediğimiz, yolda yürürken rast gelmediğimiz, yalnız hesaplamalar yapmak, ölçüp tartmak için kullandığımız, varlığını farz ettiğimiz çizgilerdir. Hakikatte yokturlar fakat kağıt üzerinde onları çizeriz ki zaman ve mekan hesaplamaları yapalım.

Şimdi, acz,fakr ve naksımızla beraber akıl kalb ruh gibi tüm cihazımız mahluktur, yaratılmıştır. Bunların yaratılmasında ve işleyişinde elbette hiç ama hiç dahlimiz yoktur, nasıl işlediklerine bile şuurumuz erişmez. Fakat onların kullanımında, yüzlerini bir yöne çevirmek ve bir şeye müteveccih etmek noktasında bir cüz-i ihtiyarımız var. Bu konu Kader Risalesinde tam izah edilmiş. Ene ise diğer cihazlarımızdan farklı. Bizim mahiyetimize konulmuş olan ve fakat mahiyeti sair cihazlarımıza mübayin olan tek aletimiz enedir. Bu nedenle mahiyet mübayeneti ne demek olduğunu ararken enemiz ile sair cihazlarımızı kıyas edebiliriz. Ruhumuzu da görmüyoruz ama onun bir harici vücudu var. Ene ise ilim ve tahakkukla hakiki vücudu yok.

Peki bu ne demek?

Bir mahlukun yaratılmasında evvela İlm-i İlahî tecelli ediyor. Varlığın var edilişinin temelinde Vücud sıfatı değil ilim sıfatı var zira Vücud selb eder, yok eder, varlık sadece kendinindir. Karşısında bir varlık, bir vücud olmaz ve olamaz. Lâ mevcude illa hu diyenler bu sıfata nazarlarını hasr ettikleri için bunu demişler ve kendi dedikleri noktadan yani Vücud sıfatına nisbetle dedikleri haktır ve hakikattir. Kurdet sıfatı ise makduratı ister yani isret ki o kudret bir mahluk ayinede icadını ve ibdasını göstersin. Cemal de görünmek ister.

Enenin ilim ve tahakkuk ile vücudunun olmaması, bir ilmî vücudunun dahî olmaması demektir. Her şeyi evvela ilim sıfatını tecelli ettirerek yaratan Allah, eneye ilmini tecelli ettirerek bir ilmî vücud dahî vermemiştir. Kendinde hiçbir şey yoktur yani. Hiçbir şey yoktur ki vücudun en rasih olanını ölçmeye yarasın. Sadece Cenab-ı Hakkı bildirmek için bir ölçü aletidir. Yok bir alettir ta ki hakiki varı ölçebilsin, tartabilsin. Bir varın haddine mi düşmüş ki Vacib-ül Vücudun mutlak ve muhit ve hudutsuz sıfatını bildirsin. Ancak bir “yok” bunu yapabilir ki o yok da enedir. Akıl, kendi kapasitesinde ve sınırlarınca anlar, ruh kendi mahlukiyetinin yetiştiği yer kadar ve yere kadar anlar, kalb de vüs’ati nisbetinde ayine olur fakat ene yok olduğundan mutlak ve muhit olanı anlamak için harika bir alettir. Itlakı olan esma ve sıfatı sınırlı aletler bir derece bilebilirken vücudu olmayıp farazî olan ene bir farazî hat (farz ediyorum ki gören benim, farz ediyorum ki bu ev benim ila ahir) çizerek ıtlakı olanı bilme imkanı verir.

Peki yok ise biz nasıl oluyor da onu Allah’ı bilmek için kullanabiliyoruz? Yok olduğu için kullanabiliyoruz. Yokluğunu bilmeden kullanan ve gerçekte var zanneden ise “ben sizin en yüce rabbiniz değil miyim?” diyebiliyor. Bunu demesi, diyebilmesi enede derç edilmiş olanlar nedeniyledir. Enede ne mi derç edilmiş: bütün sıfat ve şuunat-ı İlahiyeyi bir derece bildirecek, gösterecek binler sırlı haller, sıfat ve hissiyat.

Mesela; ben bu bilgisayarın sahibiyim dediğimde sahip olmak duygusunu hissediyorum, böylece Allah’ın Malik ismine açılan bir pencere buluyorum. Ben dediğim ene ise farazî, yok yani. Öyle de olması gerekir yoksa nasıl “lehül mülkü” diyeceğiz. İşte mülkünden bir bilgisayarı çıkarttım, koparttım, aldım ve benimdir dedim. Ben gerçek bir var olsa idim ikinci bir ilah olacaktım çünkü ben de sahip olan oldum. İşte Firavunları yetiştiren de enenin bu yüzüdür. Hakikaten “sahip olan benim” hissi enede var. İşte bu yüzden faraziyetini anlamaz isem Allah’a kendimi ortak koşmuş olurum.

Elbette burada konumuz muamelat değildir bir fıkıh konusu işlemiyoruz. İslamda mülkiyet hakkı gibi bir meselenin içinde de değiliz. Allah’ı tanımaya gayret ediyoruz. Bu ene de her hepimiz için hususi. Kimseye senin kafanı yardım ama sen diye bir şey yok ki sen okumadın mı Otuzuncu Söz’ü demeyeceğiz elbet. Muhatabımız mahluktur ve yaratılmıştır çünkü. Ve sahibi O’nun hak ve hukukunu garanti altına almıştır, tekeffül etmiştir. Farazî olan ise enedir ki kendimizden başka kimsenin enesi ile işimiz olmaz, olamaz, bilemeyiz de. Gurur kibir manası yüklenilen ene de bahsimizden hariçtir. Bana cenab-ı Hakkın, kendisini meleklerin bile tanıyamayacağı kadar yakînen tanımam için lütfedip verdiğidir ene. Doğru tanımlayamaz ve kullanamaz isem ilahlık taslayacağım ölçü aletidir ene. Kendisi ile hakiki kul olacağım ya da kendisi ile, sureten namaz kıldığım ve dililmle de ilahım demediğim halde ilahlık taslayacağım alettir ene. Aklımıza şu soru gelebilir: kalb, ruh, akıl, sır, hafi hafa, ahfa, latifeler…gibi çok cihazat vermiş Allah. Onlar Allah’ı bilmeye kafi değil mi neden ene var. başımıza bela olup çıkmış, şiştikçe şişimiş bizi de yutmuş Firavun gibi etmiş. Bu bize azap değil mi, olmasa daha iyi değil miydi biz de ilahlık iddia edemezdik o zaman.

Kulluk, öyle kolay yoldan hallediliverecek bir mesele değildir. Cenet de ucuz değildir. Enenin hayırda kullanımında öyle külli bir hayırlı netice var ki onu şerde kullananlar hususen ahir zamanda çok olacak diye verilmese hikmete münafi olurdu. Enaniyet asrında ene bahsini okumamak, anlamaya gayret etmemek bizim abes işimizdir. Enenin verilmesi ise hayırdır, güzeldir.

İşte Re’fet Ağabey harika feraseti ile demiş “her mü’minin Otuzuncu Söz’ü ezber etmesi zarurîdir.” Ve Üstad da bu mektubdan “bizi hayrete düşüren garip ve hayretli mektubu” diye bahis ediyor. Mektubda Otuzuncu Söz’ün okunmasını takiben Ezan-ı Muhammedîyi (asm) insan gibi müştakane dinleyen bir kedinin de bahsi var.

Mübayenetin mahiyetini anlamak için enenin bahsi menfaatli oldu mu bilemem ama ene meselesini anlamak üzerimize farz oldu kanaatindeyim. Var olmak istiyorsak yok olduğumuzu bilmeliyiz zira yok yok olsa var olur. Yok olan enenin yokluğu bilinse var olan tezahür ve tebarüz eder. Tezahür-ü Uluhiyyet ve tebarüz-ü Rububiyeti içimizde seyir ettirecek olan enedir. Enenin tılsımı ise iki şeyle açılır:

1.  Hakiki mahiyetinin bilinmesi

2.  Sırr-ı hilkatinin bilinmesi

Yani; nedir bu enenin özü, kumaşı, mayası ve neden böyle bir ölçü aleti verilmiş, bununla ne yapacağız neyi tartıp ölçeceğiz? Kesip biçmek yok. Zira sıfat ve esmanın haddi hududu, sınırı olmadığı için farazî bir şey ile ölçüyoruz. Ben bunu yaparım Allah da şunu yapar, her kes gücünün yettiğince dersek kesip biçmiş oluruz ki şirk koşmak demektir.

Her müminin mükellef yaşına gelmeden ene meselesini halletmesi gerekir ki şirke girmesin. Anne adaylarına duyurulur her gün karnınızdaki bebeğe okuyunuz umulur ki size de faydası olur zira ana babamızdan ne yazık ki duyamadık. Bizim evlatlarımıza ne mutlu ki daha doğmadan duyacaklar. Rabbim bilen ve hayatını, iç alemini ona göre tanzim edenlerden eylesin. Kim uygulamış derseniz işte Üstad, işte yolundan giden saff-ı evveller ve has talebeler, işte sahabe, işte Asr-ı Saadet. Ensarın muhacir kardeşlerine olan muameleleri bu yaşanmışlığın sureti değil de nedir? Îsar hasleti bu enenin mahiyetini derk etmişliğin göstergesi değil mi? Allah “selam sana oldun ey Nebi!” buyurduğunda, “bütün salih kulların üzerine olsun” mukabelesi kendinden öte bir şeye talip olmak değil midir?

Risalelerde ihlası kazandıracak çok hakikatler var ve en önemlilerindendir Ene Bahsi.

Mahiyetin mübayeneti konusuna çalışmaya devam edeceğiz inşallah.

 

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
1 Yorum