1. YAZARLAR

  2. Hüseyin KARA

  3. Lemaat’tan köklü bir karşılatırma
Hüseyin KARA

Hüseyin KARA

Yazarın Tüm Yazıları >

Lemaat’tan köklü bir karşılatırma

A+A-

Lemaat ekseninde duygu çağrışımları(44)

Giriş

Batı edebiyatının verdiği eserlerle insanların gözüne ilk etapta büyük göründüğü doğrudur. Ancak Kur’an’ın ruhlara kazandırdığı ulvî zevklerle karşılaştırıldığında bunun böyle olmadığını ve Batı edebiyatının verdiği zevklerin son derece sathi kaldığını görmek ise zor değildir.

Bediüzzaman konuya hemen girerek, nefsin süfli isteklerine dayanan bir dehanın ürünü olan Batı edebiyatının elinin, sonsuza dek uzanan Kur’an’ın nur ve şifa veren yüce ahlakına yetişemeyeceğini vurgulayarak, önemli bir karşılaştırma yapar.  Batı edebiyatı bir dehanın ürünüdür gerçi- zaten albenili oluşunun sebebi de budur -; amabiraz irdelenip analiz edildiğinde bu dehanın dayanaklarının insanın yaratılışına ters düştüğüne şahit olmamak da mümkün değil. Çünkü insan yalnızca nefsî isteklerin ve dünyaya ilişkin türlü arzuların ördüğü varlık değildir. İnsanda çıkarcılığı önceleyen nefis varsa, çok daha ileri bir düzeyde yüce zevkleri veren ruh ve kalbin varoluşsal hedefleri de var. O dehanın bakış açısı ile Kur’an’ın sonsuzluğu kucaklayan bakış açısının kıyaslanması halinde,sönüklüğü her zaman öne çıkan Batı dehasınınürünlerinin insan kabiliyetleriyle bağdaşmadığı açıktır.

İşte Bediüzzaman’ın Kur’an’la Batı düşüncesinin insanlığa kazandırmayı hedefledikleri düzeylerin orijinal bir mini karşılaştırmasını okuyacaksınız. Lemaat’taki çatı muhafaza edilmekle birlikte bağlantıların sönük ifadelerle âcize ait olduğunu belirtmede fayda var.

İki tip insan

Aldığı zevk noktasında iki tip insan var: Biri çocukça davranışlardan henüz kurtulmayan çocuksu insan ve diğeri üstün vasıflarla doyurulmuş olgun/kâmil insan. Elbette olgun insanın yüce zevkini okşayan bir hal, çocukça bir heves ve sefihçe bir huyla beslenen bir insana güzel ve şirin gözükmez. Çünkü çocuksu insanlar yüce güzelliklerden zevk alamaz. Aşağı zevklerle beslenmiş, nefsi ve şehvet düşkünlüğü içinde günlerini gün etmiş insanlar, “zevk-i ruhî”den, yani ruhu doyuran zevklerden ne anlar? Hayvanî isteklerin bağımlısıolan, insanî duygulanmaları yaşayamaz. Bu aşamada ruh ve kalpten doğan zevklerle nefis, şeytan ve hayvanda ortak olan şehvetten doğan zevkleri ayırt etmek gerekir.

Avrupa’dan kaynaklanan bir edebiyat akımı var. Bunun da en can alıcı tarafı romana benzer bakış açısıdır. Çünkü romanlarıyla ün yapmıştır. Roman bakışı ki Kur’an’ın ele aldığı yüksek duygularına ve görkemli vasıflarına kolayca erişemez. Bunları tatmaktan da mahrumdur. Onları tartacak bir mihengi de yoktur. Batı düşüncesi, evrenin başlangıcı ve sonu açısından aklı doyurucu bir temelden de yoksundur. Kısır bir döngünün dışına çıkamamaktadır. Nereden nereye ve nasıl sorularına cevap veremediği için, neyi ortaya atmışsa dayanaksız, olduğu gibi ortada kalmıştır; çözümsüzlüğü sanki kendine meslek edinmiştir.

Üç hareket alanı

Üç alan onun hareket alanıdır ve edebiyatını da bu alanlarda yoğunlaştırıp koşturmuştur. Onların dışına çıkıp şöyle bir ufuk gezisi yaparak, maddenin kabuğunu kırıp engin atmosferde derinden bir nefesalamaz. “Oh dünya varmış!” diyerek, gerçek özgürlüğünü ilan edemez. Özgürlüğünü haykıramadığı için de farkında olmadan bir şeylerin köleliğine ha bire talim eder.

Nedir gündeme getirdikleri? Biri aşk ve hüsündür; diğeri kahramanlık ve akıl boyutlu cesarettir ve bir diğeri de hakikat tasviridir. Bunların da bari hakkını verebilse!

Mesela; kahramanlık noktasında haktan yana değil de kuvvetten yana tavır takınır. Hatta insan türünün zalimliklerini ve acımasızlıklarını alkışlayarak kuvveti adeta kutsallaştırır; hakkın kuvvette olduğuna hükmederek zulme davetiye çıkarır. Böyle bir telkini etmekten de çekinmez.

Mesela; güzellikten ve aşktan da dem vururama insanıyücelere eriştiren hakiki aşkı bilmez. Mecazi aşk denilen,yani insanı avutmaktan öteye geçmeyen, yarı yolda bırakanve saman alevi gibi tutuşup sönen aşkında kendini kaybeder. Kendini bile doyurmayan böylesi sevgiyi başkalarına anlatmakta da ciddi zorluklar çeker. Çünkü sonsuz sevgi sonlu sevgiye asla kanmaz. Buna karşılık şehvetleri uyandıran zevkleri insanlara aşılamada ise beceriklidir. Öylesine ki ulvî zevklerden haberi olmadığı için hayvanî zevkleri insana baş hedef olarak gösterir.

Yine mesela; hakikatin tasvirinde de var olana yanlış taraftan bakar; yani kâinata Allah’ın sanatı noktasından bakmaz. Her şeye o şey adına bakar. O şey kendi kendine var olduğunu sanır. “Manay-ı ismi” denen bu bakış açısı onu maddenin içine hapseder, hatta gözlerini kör eder; bu yüzden çıkış kapısını göremez. Onun ufku yoktur. Oysa her şey Rahman’ın değişik tonda renkleridir. Ama o öyle görmez; asıl olarak gördüğü“tabiat” tır ve tasvirini de o çerçevede yapar; sönük, temelsiz ve derinliksiz.

Maddenin dışına çıkmayınca, telkin edeceği şey olsa olsa “tabiat aşkı” olur. Bunu o denli çok yapar ki zamanla maddeye tapar hale gelir. Tabiatın kölesi, şeytanın maskarası…  Kalp de buna yenik düşünce artık bu amansız hastalıktan kolay kolay kendini kurtaramaz.

Tabiata gönlünü kaptırıp onu bir put haline getirdikten sonra, başlar asıl sapıklıkları. Bunlarla birlikte ruhunun acılarını da çeker; bu acıyla gün yüzü göremez. Edepten nasibini almayan edebiyatı, bu acılarına karşı ancak sakinleştirici etki yapan bir çare bulur; ya derin bir gaflet ya da akıl-kalbi devreden çıkaran bir uyuşturucu. Başka da bir merhem bulamaz.

Bulduğu çözüm

Gerçi bu deha elle tutulan ve gözle görülen bir çözüm bulmuş. O da olanı bir nakarat gibi ya da hayal ürününü servis yapan romanlarıymış. Yani canlı cenaze gibi kitap ve ölüleri canlandıran sinema… Ölüler bir şey yapabilirse bunlar da yapabilir. İnsanın derinliklerinde hiçbir şey yapamadığı ise kesindir. Havanda su dövmenin ne yararı olur?

Roman bakışı, bu iki hayal mahsulüne bir başkası olan tiyatroyu da ekler. Ne yapar tiyatro? Adeta reenkarnasyon gibi bir safsatayı ya da mazi denilen o geniş mezarlığın hortlaklarını canlandırır. Bu üç roman türüyle hiç utanma hissi duymadan insanlık adına övünmekten de geri durmaz.

Sürekli bunları servis yaparken, insanının da karakterini değiştirmiş. Ağzına yalancı bir dil, yüzüne de günahkâr bir göz takmıştır. Dünyaya da iffetsiz kadının fistanını giydirerek güzellik duygusunu öylece gidermeye çalışmış. Mükemmel ve sonsuz güzelliğin ise adını bile duymamıştır.

Diyelim ki evren ve evrenin içindekilere bakmıştır. Mesela edebiyat duygusunun doyumu için güneşe bakmıştır; onu sarı saçlı bir artiste benzeterek tasvirin güzel bir örneğini verdiğini sanır. Bu benzetmeyle güneşin asıl anlamınınsilinip gitmesi ise şüphe götürmez. Sarı saçlı bir artist ruhlara ne verebilir?

Sefahat içinse “İnsanlara yakışmaz” diye sonucu belirtmede bir hakikati göstermelik olarakifade etmiş olmada üstüne yoktur. Ama diğer taraftan yaptığı eylem ve propagandalarla ağız salyasını akıtarak aklı baştan çıkarır. Ne kadar sıradan istekler varsa onları kabartır, nefsin hoşuna giden şeyleri yaldızlayarak duyguları heyecana getirir. Süfli isteklerin zirvede olduğu bir anda duygulara ne anlatılabilir ki! Bu halde insan nefsine teslim olmuş demektir; böylece olumlulukta yapacağı fazla bir şey yoktur.

Kur’an edebiyatı

Kur’an edebiyatı, bu yolun tam tersini insana kazandırmaya çalışır. “Heva”yı, yani aklın başıboş ve sorumsuz arzuların peşine koşturmasını işin içine karıştırmaz. Yaptığı da; hakikati bulma arzusu, tam ve eksiksiz güzele olan aşkı, hakiki güzele ulaşma zevk ve heyecanı vermektir. Bunu yaparken de aldatma yoluna aslagitmez. Gerçek neyse, onu olduğu gibi gözler önüne serer.

Bunu nasıl mı yapar? Bir defa kâinata “tabiat”ın o kör gözüyle bakmaz. Akla hitap eder.“Tabiat” ın ilahî sanat harikası ve hep Rahman’ın renk cümbüşü olduğundan söz ederek muhteşemliğin kaynağını hatırlatır. Çünkü kaynağı belli olmayan güzellik hep eğreti olarak durur, ruha olgunluk kazandırmaz.

Dahası sanatkâr ustayı tanıtır. O büyük sanatkârın izini her şeyde sürdürür. Ve sonra son derece tatlı bir hüzün de verir. Fakat Avrupa taklidî edebiyatın verdiği hüzne hiç de benzemez.

Hüzün ama nasıl bir hüzün?

Önce Avrupa edebiyatının hüzne nasıl baktığına bakalım.Vermek istediği hüzün, yalnızlıktan, dostsuz kalmaktan kaynaklanan gamlı bir hüzündür. Oysa insana yaraşan ulvî hüzündür; o bu hüzünden çok çok uzaktır. Çünkü sağır tabiat ve hatta kör kuvvet, bu edebiyata ve edebiyatın tutkunlarına ümitsizlik ve acı veren bir hüzün telkin eder. Bu hüzünle başı dönen, varlık âlemini başka tür değil, ürkütücü bir halde görür; vahşi, yabani ve incelikten uzak… Öyle baktığı ve gördüğünden o da vahşileşmiştir, acıma duyguları yok olmuştur; vahşiliğinin dışa vurması olarak, tutar mahzun birini bu girdaptan azıcık bile olsa kurtulma ümidi olmayan yalnızlığa atar.Bu tür ümitsizliğin sürükleyeceği yolsa, değer tanımazlığın ve Allah’ı inkârın yolundan başkası değildir. Bu, dönüşü çok zor olan bir yoldur; çok yönlü bir yıkımdır.

Kur’an edebiyatı, Batı edebiyatının verdiği hüzün gibi değil, tam aksine sevginin o engin hazzına eriştiren bir hüzündür, kimsesizlikten kaynaklanan bir hüzün asla değildir. Kur’an’ın hüznü gelse gelse dost ayrılığından ileri gelir, Batı edebiyatında olduğu gibi dost yoksunluğundan gelmiyor. Ayrılığın bir buluşması vardır; ama olmayan dosta ise geç de olsa nasıl ulaşılabilir?

Kâinata da bakışı ötekinden tamamen ayrıdır; kör tabiat yerine,  her zaman arzı endam eden tabiatın şuur ve rahmet parıltılarını yayan ilahî bir sanat olduğuna vurgu yapar.  İnsanı ikilemden kurtarır. Tabiatın kendi kendine olduğu ya da sebeplerin oluşturduğu fikrini reddedip bir yaratıcı tarafından yaratıldığına parmak basarak, aklın yolunun bir olduğunu haykırır. “Değil tâbi' tabiat, belki matba'dır. Değil nakkaş, o belki bir nakıştır.” diyerek,tevhidin altını çizer. Lemaat’ın bir başka yerinde denildiği gibi de tabiatın bir sanat eseri olduğuna dikkat çeker:“Değil fâil, o kâbildir. Değil masdar, o mistardır. Değil nâzım, o nizamdır. Değil kudret, o kanundur. İrâdî bir şeriattır, değil haric-i hakikattar.”

Tabiatta kör kuvvetin hiçbir hükmü yoktur.  İlahî kudret noktasından bakılmakla ancak tabiatta var olan her şeye akla uygun bir anlam yüklenebilir. Bu bakış açısıyla tabiat, ürkütücülükten uzak, son derece dost bir görüntü sergiler. Böylece, kâinatın bütünü mahzun bir muhataba dostlar meclisi olarak gözükür. O da bayram havasındadır; her tarafta karşılıklı anlaşma, her yerde sevgi gösterileri ve herkes bayram havasında son derece neşeli.Dahası her köşede dostane sohbetler… Öylesine ki mahzun olan, sevdiğine kavuşma ve amacına ulaşma ümidine kilitlenmiştir; ümitsiz hüzünden uzak, “hiss-i ülvi” yani yüce bir duygu içindedir.

Ya şevk?

Batı edebiyatı da Kur’an edebiyatı da bir şevk verir gerçi. O yabancı, yani bizim bakış açımızla bağdaşmayan edebiyatın verdiği şevkle nefis heyecana düşer ve bunun sonucu olarak her türlü adi hevesler ortalığı doldurur; ruhun alacağı hazza yer kalmaz. Bu noktada söz sahibi olan nefistir, ruh ise suskunlaşır.

Ama Kur’an’sa, evet, o da bir şevk, ama yüksek bir şevk verir; verdiği şevkle ruh harekete gelir. Muhatabına öyle basit, sıradan ve hayvanî arzularla zaman öldürtmez; ona yüksek hedefler gösterir. Aldığı haz da sonsuzluk iksiriyle doyurulmuştur. İşte bundan ötürüdür ki Bediüzzaman, “Şeriat-ı Ahmediyelehviyatı/alçaltıcı eğlenceleri istemez.” der.

Bu ölçü, şeriatın şu haklı hükmüne dayanak da olur:  Çalgı ve müzik aletlerin kimi haram ve kimi de helâldir. Bu demektir ki “Hüzn-ü Kur’anî veya şevk-i tenzili (yani Kur’an’ın verdiği ulvî hüzün ya da öte âleme yönelik bir heyecan)” veren aletlerin sakıncası yoktur.

Yok, öyle değil de “Hüzn-ü yetimi veya şevk-i nefsanî(yani varoluşsal yalnızlık hüzün ya da nefsi ayaklandıran bir heyecan)” verirse, o zaman böylesi bir alet haramdır. Ama bu da şahıstan şahsa değişir, görecelidir; bu noktada herkes aynı değildir, farklılık gösterir.

Bu küçük karşılaştırma ile Kur’an’ın ruhlara kazımayı hedeflediğinin ne denli köklü olduğu açık bir şekilde anlaşılmaktadır. Kur’an insana bir hedef gösteriyor; ama yüce bir hedeftir bu, duyguların fıtratları doğrultusunda bir hedef. İnsan ancak bu hedefe doğru yol alırken erdemi ve bunun sonucunda rahatı yakalayabilir. Kesinlikle söyleyebiliriz ki hedefler, asla insanın yaratılışıyla ters düşmemelidir. Ters düşülen her oluşumda bir bunalımın baş göstereceği de kesindir. 

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.