1. YAZARLAR

  2. Dursun SİVRİ

  3. Latifeler ve mânevi take off noktası
Dursun SİVRİ

Dursun SİVRİ

Yazarın Tüm Yazıları >

Latifeler ve mânevi take off noktası

A+A-

Üstad Bediüzzaman’a, Letaif-i aşere konusunda sorulan bir suale verdiği cevapta birkaç farklı kategoride letâifi aşere izahı yapıyor.
Bu lâtifeler; Akıl, Ruh, Kalp, Sırr, Vicdan, Asab, Heva, Altıncı his, Hafi, Ahfa olarak sayılmaktadır. Her birinin mahiyetini anlamak, insanın da mahiyetini derinlemesine anlamak demektir.

Pozitif bilimde insanı tanıma ve tanımlamak davranış analizleri ile bir hüküm çıkarma esasına dayanmaktadır. Özellikle “Psikoloji” bilimi hâlâ ruhun varlığında hemfikir olabilmiş değildirler.
Hem adına “Psikoloji=Ruh Bilimi” diyorlar hem de ruhu laboratuar deney masasına koyamadıkları için kabul edemiyorlar. Psikologlar bireysel olarak kabul ettikleri ruh gerçeğini ortak platformda ele alamıyorlar.

Davranışlarda sonuç çıkarıp, davranış analizi ile nedensellik metodu ile hükümler, yöntem ve yaklaşımlar ortaya çıkarıyorlar. Freud’un insan davranışlarında nefsin, içgüdünün, bilinçaltının, biyolojik dinamiklerin etkisini temel kuram olarak kabul ediliyor. İnsanın mutluluğunu da nefsin isteklerini yerine getirmek olarak tanımlanıyor.
Nefsin her kötülüğü emreden, şeytanın taşeronu olduğunu, insanın tekâmülünün de nefsi hazları frenlemesine bağlı olduğunu göremiyorlar. Hazcılık ve tatmin odaklı mutluluk da tanımlandığı gibi olmadığı, insanın akıl âlâkadarlığından dolayı geçmiş-gelecek perspektifinden hayata baktığı noktasına gelemiyorlar.

Psikoloji bilimine inanç ekseninden yaklaşan psikologlara gerçekten çok ihtiyaç vardır. Zaten alanında otorite olan bilim adamları inanç paradigmasını bilhassa dikkate alıyorlar.
Çünkü insanın nefis analizini sadece iman gözü ile, günah-sevap açısından bakanlar yeterli yapamıyorlar.
Nefsin temayülünü sadece “günah” alanı olarak mayınlı arazi gibi telakki edilip, insanın enaniyetin nefse takıldığı inceliği dikkate alınmazsa, insanı tanımak mümkün olmaz.

İnsan davranışlarına en fazla tesir eden etken bilinçaltıdır. Bilinçaltının içinde birikim halindeki enerji hem nefsin hem de itikadın kaynağını oluşturur.
Bilinçaltında öyle bir potansiyel enerji vardır ki, aklı ve mantığı dinlemeden beyne hükmeder, beyin de davranış komutlarını gönderir.

İhlas risalesinde bu hususa bilhassa dikkate çekiliyor.
“Evet, Risale-i Nur şakirtlerinin kalbi, aklı, ruhu böyle aşağı, zararlı, süflî şeylere tenezzül etmez. Fakat herkeste nefs-i emmâre bulunur. Bazı da hissiyat-ı nefsiye damarlara ilişir, bir derece hükmünü kalb, akıl ve ruhun rağmına olarak icra eder. Sizlerin kalb ve ruh ve aklınızı itham etmem. Risale-i Nur’un verdiği tesire binaen itimad ediyorum. Fakat nefis ve hevâ ve his ve vehim Bazen aldatıyorlar…”

Damarlara ilişmiş olan hissiyat bilinçaltı kaynaklıdır. Hayat tecrübesi ile oluşur. Hayatta karşılaşılan, öğrenilen, acı veya zevk, iyi-kötü, güzel-çirkin, olumlu-olumsuz tesir olarak hafızada kalıcı kayda alınmış yaşananlar bilinçaltının parametreleridir. Tekrar karşılaştığında bilinçaltındaki arşiv kayıtları hangi kategoride ise ani tepkiler de olumlu veya olumsuz akla rağmen ortaya konulur.

Peki bilinçaltı doğru ve sağlam nasıl yapılandırılabilir?
Ana rahminden başlayan insanın gelişim sürecinin reşit yaşa gelinceye kadar doğru kurgulanması ile yapılandırılabilmektedir.
Beş duyu organları ile algılanan her uyarı insan hayatının bilinç ve bilinçaltı yapılanmasında önemi vardır.
Her duyunun bir midesi olduğu gibi her lâtifenin de kendine has mideleri ve gıdaları vardır.
Beslenme sadece biyolojik bedenin ihtiyacı olan yiyeceklerin ağızdan alımından ibaret değildir. Bu hayvanların hayat sürecidir.
Akıl, ruh, kalp, sır, vicdan gibi tüm lâtifelerin midelerine göre kesintisiz beslenmesi gereklidir.

İnsan gelişimine iki ana başlıkta akıl ve vicdanın ihtiyacı olarak ele alınırken alt başlıklar ve pratiklerinde çok çetrefilli süreçlerden geçerek “insan-ı kâmil” sırrına çok az insan muvaffak olmuş. Beşerin kutupları, yıldızları tarikat ve tasavvuf yolu ile kırk yıllık zorlu süreci göze almışlar ve çok az insan muvaffak olabilmiştir.
Üstad Bediüzzaman bütün yolların gerektirdiği süreçleri kendisi yaşamış uygulamış. Avam tabir ettiğimiz sıradan insanlara, basit ve kestirme bir yoldan tarikattan beklenen maksadı nasıl elde edebileceği konusunda muazzam bir yol ortaya koymuş ve özetlemiştir.

Bilinçaltını en etkin pozitif yapılandırma metotları Risale-i Nurdadır. Bırakın şeytanı teslim almak nefsi bile kontrol altına alıp reflekslerin kaynağı nefsi emare değil pozitif inanç değerlerini kazandırmaktadır.
Risale-i Nur talebelerinin imanla kabre girme garantisi veriyor Üstad Bediüzzaman.
Sekerat halinde şeytan Risale-i Nur dersi alan talebeleri kandıramıyor. İman bütün duyu, duygu, lâtifeler ve genlere kadar işlemiş olduğundan şeytan oralara nüfuz edemiyor.

Düşünce ve itikat yönü ile; “Acz, fakr, şefkat ve tefekkür “yolu olarak tanımlamış, uygulama şekli ise, “Namazı tadili erkân ile kılıp arkasındaki tesbihatı yapmaktır….” diyor.
İşaratül İ’caz’da bahsi geçen “….Tekrar ve teceddüt eden ibadet”… bilinçaltının pozitif yapılanmasını sağlıyor. Yaşama biçimi sadece aklını kullanarak değil, sanki gayr-i ihtiyari olarak her hali ibadet olarak gerçekleşiyor.
Tasavvuf yolu ile bu dereceye on yıllar gerekli iken “veraset-i nübüvvet” sırrına mazhar olan risale yolu ile kestirmeden erişilebileceğinin yolu ve yöntemi bizlere sunulmuş.

Tasavvuf ve tarikat metodolojisinde akıl muhakeme ile imanı kazandıktan sonra bir kenara konulması, hatta mümkün olsa nötrleştirilmesi gerektiği gibi bir yaklaşımdan söz edilir.
“Akıl çamura batmış eşek gibidir çabaladıkça batar”  dediklerini konu ile ilgili bir misal verilmektedir.
Akıl, uçağın pistten havalanıncaya kadar gereklidir. Ondan sonra gerekmez diye bir temsille aklı bir kenara koymak istiyorlar. Yani “Take off” noktasına kadar akıl lazım sonra kalb devreye girmelidir denilmektedir.
Risale yolu ise her zaman aklı ve kalp birlikte görevlerini yerine getirmesi gerekir anlayışına göre “akıl ve kalbin imtizacı” esasına dayanmaktadır.
Bu “take off “konusunu yabana atmamak lazımdır. Bu yaklaşıma risaleden de destek bulabiliriz.

“İman tevhidi, tevhid teslimi, teslim sadet-i dareyni iktiza eder….” ifadesini hatırlarsınız.
Teslim konusunu nefsimizde kontrol etmemiz lazım. Akıl yönü etkin olmakla beraber teslim yönümüzü sorgulamamız lazımdır.
Teslimiyet, tereddütsüz inanmaktır, kabullenmektir, kayıt altına, disiplin altına girmektir.
Teslimiyet, sadakattir, sebattır, metanettir, söylemleri ile eylemlerin uyumudur.
Teslimiyet derecemizi nefis muhasebesi yaparak ölçmeliyiz.
Tarikat ehline “zaman tarikat zamanı değil…” deyip hafife alırsak (Allah muhafaza) teslimiyet ve salih amelde, kardeşlik uygulamalarında tarikat ehlinden geri kaldığımızda bunu nasıl izah ederiz?
Kendimizi check edelim. Ölçelim. Aklımızı ne kadar işletip, kalbimizi ne kadar söyletebiliyoruz?
Yoksa ilmine ve kendine fazla güvenen gizli “ilmi enaniyet” marazına mı düçar olmuşuz?

dursunsivri@risalehaber.com

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.