1. YAZARLAR

  2. Mustafa AKCA

  3. Küçük Sözler, postmodernizm ve yaban(cı)laşan insan tasvirleri
Mustafa AKCA

Mustafa AKCA

Yazarın Tüm Yazıları >

Küçük Sözler, postmodernizm ve yaban(cı)laşan insan tasvirleri

A+A-

Küçük Sözler, postmodernizm ve yaban(cı)laşan insan tasvirleri

 

İnsanın kendi özünü, anlamını, kökenini ve bu dünyada bulunuşunu anlamlandıramaması yabancılaşma kavramıyla açıklanmaktadır. Bu manada, Risale-i Nur metinlerinin kendi özüne yabancılaşmış insan tasvirleriyle dolu olduğu söylenebilir. Modernizmin ortaya koyduğu insan tipinin „güçsüz olanı sömürmeyi meşru gören, sosyal ilişkilerin tamamen rekabete dayandığına inanan, devamlı şüphe ve kaygı ile atbaşı giden aşırı bireyselliğe alışmış olan, menfaatini devamlı önde tutan“ algısı, yabancılaşmış insanın davranış tarzını çerçeveler.

 

Geleneksel diyebileceğimiz insan için hayatta teavün (yardımlaşma), tesanüd (dayanışma), teanuk (sarılma) ve tecavüb (başkalarının ihtiyaç ve taleplerine duyarlı olma) esastır. Birinci Söz’de modernist dünyanın ortaya koyduğu insan

*bir takım sebeplere dayanıp aslında hiç de gücü ve iradesi olmayan şeylere bel bağlayarak dilencilik eden,

*Mün’im-i Hakikiyi tanımadığından kendi nefsine güvenen ve herşeyi kendine düşman zanneden,

*büyük balık küçüğünü yutar diyerek güce tapınan,

*eşya ile olan bağını raslantıya bağlayan

bir „mağrur“ olarak tasvir edilir. Kafir veya fasık olan tipik modernist insan hem hodbin, hem ta’lisiz, hem hodgam, hem hodendiş hem de bedbindir. Memleket, onun nazarında bir matemhane-i umumi olduğundan, sarhoşluk ve unutkanlık veren bütün uyuşturucu unsurlara sarılır. Herşey ona düşman ve ecnebidir; etrafta müthiş cenazeler ve yetimler vardır. Gülmeyi ağlamak, terhisatı soymak, talan etmek, firak ve zevale gitmek olarak görür. Tevellüdat-ı hayvaniyye, aslında bir ahz-ı asker değil evrimin herhangi bir evresinde gerçekleşen basit süreçler manzumesidir.

 

*İman bir manevi Tuba-i Cennet çekirdeğini taşıyor. Küfür manevi bir zakkum-u Cehennem tohumunu saklıyor.

 

Modernitenin seküler, laik ve profan dünyası, iman ve ibadet gibi dinî muhtevası olan şeyler yerine fısk ve sefahet olarak düşünülebilecek bağlantısız bir yaşamı dayatır. İntizamsızlık ve hükümetsizlik düşüncesini içinde barındıran modern bireycilik, nizamsızlığı, minneti, korku ve cinneti içeren bir yapı olarak anarşizmin dizginlenmeye çalışılan bir formunu oluşturur. 3. Söz’de bahsi geçen sol yolu tercih eden hasaret ve helaket yolcusu, modernizmin resmettiği bireyin genotipini taşır.

 

*Ahiret gibi dünya saadeti dahi ibadette ve Allah’a asker olmaktadır.

 

Beşinci Söz‘de, hayat, modern materyalist felsefe ile alûde olan insan için daima nafakasını düşünüp tedarikine çalışacağı bir dağdağalı ortam olarak tasvir edilir. Homo Economicus için hayat-ı dünyeviyye gayeyi maksattır. Fakat modernliğin ortaya çıkardığı dünyada zenginler hep zengin kalan ve toplumun diğer kesimlerinden fazlasıyla ayrışan bir yapı arzederler. Devamlı çarpışma, cidal ve boğuşma sonucunda pek az insan sınıf değiştirmeye muvaffak olur. Sınıf kavramının en derin bir hâl alması tüm insanlık tarihinde modernizmin olgunluk zamanlarına denk düşer. Muallem ve vazifeperver bir insan olmak için güdülenen insanın, tarihin bu kırılma anında temelsiz, acemi ve nefisperver bir serkeşe dönüşmesi modernizmin ortaya çıkardığı yabancılaşmayla mümkün olabilmiştir.

 

*Demek ey nefsim! Eğer hayat-ı dünyeviyeyi gaye-i maksad yapsan ve ona daim çalışsan, en edna bir serçe kuşunun bir neferi hükmünde olursun. Eğer hayat-ı uhreviyeyi gaye-i maksad yapsan ve şu hayatı dahi ona vesile ve mezraa etsen ve ona göre çalışsan; o vakit hayvanatın büyük bir kumandanı hükmünde ve şu dünyada Cenab-ı Hakk’ın nazlı ve niyazdar bir abdi, mükerrem ve muhterem bir misafiri olursun.

 

Tarih boyunca, insanın dünyadaki varlığını anlamlandırmanın yolları tartışılmış; bu dalgalı muharebe meydanında her insan „madem herşey elimizden çıkacak, fâni olup kaybolacak; acaba bâkiye tebdil edip ibkâ etmek çaresi yok mudur“ sorusunun cevabını aramıştır. Modernliğin psikolojik altyapısını oluşturan yabancılaşmanın insana biçtiği rol tanrının yerine geçecek olan süper insanın inşası için her türlü iş ve işlemde kullanılacak bir ara eleman olmaktır. Devamlı taciz eden ölüm karşısında unutmak veya bu acıyı yüceltmek ancak böyle mümkün olacaktır. İnsanın dünyadaki valığının sebebini bir süper egonun inşası olarak tanımlayan modern öğreti; inancı ve imanı akılcılık marifeti ile küçümsemeye yeltenmiştir. Fakat Akılcılık ideasının sonunda ortaya çıkan irrasyonel postmodern durum; şaşırtıcı bir şekilde insanı geleneğin kapısına getirmiştir. 6. Söz’de, insanın bekâya olan iştiyakına cevap verecek şeyin iman ve ittiba olduğu vurgulanır.

 

*Ve o dalgalı muharebe meydanı ise, şu fırtınalı dünya yüzüdür ki; durmuyor, dönüyor, bozuluyor ve her insanın aklına şu fikri veriyor: “Madem herşey elimizden çıkacak, fâni olup kaybolacak. Acaba bâkiye tebdil edip ibka etmek çaresi yok mu?” deyip, düşünürken birden semavî sadâ-yı Kur’an işitiliyor. Der: “Evet var. Hem, beş mertebe kârlı bir surette güzel ve rahat bir çaresi var.

Sual: Nedir? Elcevab: Emaneti, sahib-i hakikîsine satmak…”

Kutsal insanların menkıbelerini içeren temsillerin romanın ortaya çıkmasıyla popülerliklerini yavaş yavaş kaybetmeye başlaması ile, hikmeti yayan kutsal metinlere bilgiyi yaygınlaştıran ansiklopedik metinlerle karşı durulmaya başlanması yabancılaşmanın ilk evresini oluşturur. Beşeriyyetin mutluluğunu kutsal metinlerin dışında arayan 18. Yüzyılın haşarı ve kural dinlemez nesli, bıraktığı miras ile 19. Yüzyılın aşırılıkla malul olmuş dünyasını doğuracak; Komünizmin ve Darwinizmin yükselişleri yüzyılın sonuna denk düşecektir. Tabiata kendini salıverdikçe mutsuzlaşan; mutsuzluğu arttıkça saldırganlaşan topluluklar iki dünya savaşında insanlığı tarihin hiçbir devrinde rastlanılmayan acılarla buluşturdular. Savaşın karmaşık ortamında modernizmin özel bir durumu olan postmodernizm doğdu.

 

İç bulantısı, göz karartısı ve kaynağı belirsiz bir sıkıntı halindeyken kendini kâh oraya kâh buraya atan; ne yaptığının ne de söylediğinin farkında olmayan insanın içinde bulunduğu hâl “postmodern durumu” karakterize edebilen bir ruh hâlidir. Modernizme karşı çıkıyormuş gibi yapıp, bunu niye yaptığını bir türlü doğru ve yetkin bir şekilde ortaya koyamayan postmodernizm; Docherty’nin dediği gibi “hayaletimsi”  haliyle bazen semantikten bazen pragmatikten dem vurmaktan kaçınmaz. Postmodernizmden bahsedebilmek için, esasında, öncelikle hangi tür postmodernizm diye sormamız gerekecektir. Anlamını kullanıldığı bağlamdan alan bu hayalet, çoğunlukla modern düşünce ve pratiğin eleştirisine yeltenmiş gurebânın söylencesinden dünyalarımıza teşrif etmiştir. Bu gurebânın bir disiplin olgunluğuna erişememiş yaklaşımları, postmodern düşünceyi gerçek bir –izm şekline dönüşmekten alıkoymaktadır. Bu sebeple, genelleştirilebilir bir postmodern düşünce tarzından daha çok postmodern durumlardan söz etmek daha doğru olacaktır.

 

Bu “sözde durum”un köklerini Nietzche’den Dadaizm’e; hatta St. Augustinus’un İtirafları’na kadar dayandıranlar olsa da; ana teması modern olanı eleştirmek ve ona karşı çıkmak olarak düşünüldüğünde, postmodern durumun 20. Yüzyılın ikinci çeyreğinde başladığını söylemek daha doğru olacaktır. Aydınlanma ile oluşan entelektüel yapının bizi hümanist, seküler, demokratik, bilimsel akla dayanan, ilerlemeci ve insan merkezli bir ideolojik tutuma getirmesinden hemen sonra Birinci ve İkinci Dünya Savaşının var olan modern yapının temellerini sarsması; bunalım yıllarının, sahip olduğumuz ve inandığımız her şeyi tehdit eden bir canavara dönüşmesine sebep olmuştur. Artık bir tepki ve kopuş devrinin başladığını; değişimin bozunmuş bir şekline, parçalanmış bir karakterin debelenişine şahit oluyoruz demektir. Foucault’un dediği gibi hiyerarşi ve sistemin yerini artık anarşinin alması beklenmelidir. Nazizm, soykırım, açlık, savaş ve toplama kamplarının yaygın ve etkin şekilde ortaya çıktığı 20. yüzyılın ilk yarısında modernizmin öngördüğü bütün hümanist, ilerlemeci, bilimi ve aklı kutsallaştırıcı önermeler hayli örselenmiştir. Postmodernizm işte tam da bu bağlamın sözcüsü olmak isteyen yeni bir durum olarak ortaya çıkıvermiştir. Başkaldırının ve eleştirinin kutsandığı bir durum olarak postmodenliğin salt yıkıcı olduğu, evrensel olanı inkâr etmesi ve yerel olanın tesis edilmesini öngörmesiyle bir aşırı-durumu ortaya çıkardığı; dolayısıyla da herhangi bir sosyolojik, etik, ekonomik veya politik yapı oluşturamayacağı düşüncesinde olanların hayli fazla olduğu gözden kaçırılmayacak bir durumdur.

 

Bediüzzaman’ın Risale-i Nur Külliyatı bu aşırı-durumun öngörülerine şifa olacak önermelerle doludur. Yedinci söz, tam da bu postmodern durumu tarif eden remizlerle süslüdür. Dehşetli derin yaralar almış insanlık, arkasında ekonomik ve sosyolojik çöküntünün kendisini toprağa çektiği me’yusane bir hâlet-i ruhiyye içindeyken; modernizmin şeytan gibi dessas, ayyaş, aldatıcı atmosferinden sonra, zinetli, süslü, fantastik bir durum ortaya çıkacaktır. Postmodernizm, önce san’attan dem vurmakla başlayacak, fakat sonra işi ideologya üretmeye götürecek, yine insanın önünde duran „ölümü öldürmek, zevali dünyadan izale etmek ve aczi ve fakrı beşerden kaldırıp kabir kapısını kapamak çaresi var mıdır“ suallerini geçiştirmek zorunda kalacaktır.

 

Toynbee’nin 1875’ten itibaren Batı Uygarlığının girdiği iç karartıcı bir tarih kesiti olarak gördüğü postmodern dönem Lyotard’dan Derrida’ya, Foucault’dan Barthes’e, Baudrillard’dan Rorty’ye kadar pek çok modernizm karşıtı filozofun zihin jimnastikleriyle heyulâdan heykele dönüşmeye başlamıştır. Varoluşçuluktan Nihilizme değin birçok felsefenin bu dönüşüme katkıda bulundukları rahatlıkla gözlemlenen bir durumdur.

 

Modernizmden sonra postmodern durum da insanın iki müthiş yarasına merhem olamamıştır: “müz’ic ve hadsiz bir acz-i beşeri; diğeri elim, nihayetsiz fakr-ı insanî”... Bediüzzaman, acz-i beşeri yarasının ilacı olarak en müthiş musibet karşısında dahi sabır ve tevekkül göstermek manasında Sultan-ı Cihana dayanmayı; fakr-ı insani için en mükemmel ilaç ise kainatın herşeyinden bir menfaat çıkarmaya çabalamak değil, belki “Rezzak-ı Rahimin rahmetine itimad manasında şükür ve kanaat ile talep ve dua etmek”tir der.

 

*Güzel ve huzur vereni al, çirkin ve keder vereni bırak

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
2 Yorum