1. YAZARLAR

  2. Mehmet EVREN

  3. Kendini Tanıma Üzerine Bir Yolculuk
Mehmet EVREN

Mehmet EVREN

Yazarın Tüm Yazıları >

Kendini Tanıma Üzerine Bir Yolculuk

A+A-

İnsan yaratıldığından bu yana, en büyük problemlerinden biri de kendini tanıyamama veya kendisi olamama problemidir. Bu, hemen hemen çoğu insanın yaşadığı psikolojik bir rahatsızlıktır. Kendini ve fıtratını tanımayan, yani kendisi olamayan; kendisiyle barışık olamaz. Bu tür insanlar adeta hayattan küsmüş, kendini yalnız ve kimsesiz hisseden mutsuz insanlardır. Kendini tanımayan ve kendisiyle barışık ve mutlu olamayanlar; insanları mutlu edecek medeniyetler de inşa edemezler. Çünkü kuracakları medeniyetler de kendileri gibi olur.

Bunu şöyle bir örnekle açıklamak gerekirse: İç âlemlerinde iletişim bozukluğu olanlar, dış dünyaları, kırık bir aynaya yansıyan cisimlere benzer. Yani iç dünyaları nasılsa, dış dünyaları da öyle olur. Çünkü “Herkesin bu âlemde hususi birer âlemi ve birer kâinatı vardır.” İnsanın dış dünyası kendi iç dünyalarının aynası ve yansımalarıdır. Çünkü dünyanın ve kâinatın odak noktasında insan vardır. Bu nedenledir ki insan, kâinatın merkezine konulmuş ve “yeryüzü halifesi” ünvanını almıştır.

Kur’an’ın ilk emrinin “oku” ile başlaması, Kur’an’ın okumaya verdiği önemle birlikte, insanın kendini okumasına vurgu yapıldığı da göz ardı edilmemelidir.

“İnsanın maddî ve dış âlemden çok kendini tanıması gerektiği konusuna genellikle bütün dinlerde, özellikle mistik ekollerde dikkat çekilmiş, bazı filozoflar da bu hususu vurgulamışlardır. Bediüzzaman’ın, “Ey kendini insan bilen insan! Kendini oku! Yoksa hayvan ve câmid (cansız) hükmünde insan olmak ihtimali var.”[1] İfadesi, Sokrat’ın Delf Mâbedi’ndeki, “Kendini bil” sözü mutasavvıfları da etkilemiştir. Yûnus Emre’nin, “İlim ilim bilmektir / İlim kendin bilmektir / Sen kendini bilmezsin / Ya nice okumaktır”; Hacı Bayrâm-ı Velî’nin, “Bayram özünü bildi / Bileni anda buldu / Bulan ol kendi oldu / Sen seni bil sen seni” gibi mısralarında tasavvufun bu görüşü özlü bir şekilde dile getirilmiştir.” [2] Bu konuda yazılmış ve söylenmiş daha nice söz ve yazılar, insanın kendini tanımaya verdiği önemin birer göstergeleridir.

İrfan geleneğinde veya tasavvufî düşüncede insanın kendini tanıması bir temel ilke olarak kabul edilir. Kendini tanımayan kimse, kurtuluş yolundan uzaklaşarak zamanla cehalet ve sapıklık yoluna girebilir. Marifetlerin en üstünü insanın kendisini tanımasıdır ve en büyük cahillik ise insanın kendini tanımamasıdır.

Kur’ân da insana Yaratanını tanımasını, nefsini tanımasını ve nefsini kötülüklerden arındırıp Yaratanına layık olmasını istemektedir. Hz. Ali (r.a) "Marifetlerin en üstünü insanın kendisini tanımasıdır ve en büyük cahillik ise insanın kendini tanımamasıdır. " [3] Yine; "Kendini tanımayan kimse kurtuluş yolundan uzaklaşarak cehalet ve sapıklık yoluna gireceğini"[4] söyler.

Bir insan için en güç olan şey kendisini tanımasıdır. İnsana kendi yanlışlarını ve kusurlarını bilmesi kadar hiçbir şey yardımcı olamaz. Doğrularımızı, yanlışlarımızı, kusurlarımızı öğrenebildiğimiz gibi duygularımızın da farkına varmayı öğrenebiliriz. Kendini tanımayan kişi ise, gerçek duygularının farkında olamaz.

İnsan; akla gelmeyecek yetenek, duygu ve cihazlarla donatılmış ve dünyasının anahtarları eline verilmiş harika bir varlıktır. Çünkü var oluşun bütün kilit noktaları insanda saklıdır. Çünkü “İnsan zaiftir; belâları çok... Fakirdir; ihtiyacı pek ziyade... Âcizdir; hayat yükü pek ağır... Eğer, Kadir-i Zülcelâl’e dayanıp tevekkül etmezse ve îtimad edip teslim olmazsa, vicdanı dâim azâp içinde kalır.

Semeresiz meşakkatler, elemler, teessüfler onu boğar. Ya sarhoş veya canavar eder.”[5] İfadesi insanın ruh âlemiyle ilgili önemli bir tahlilidir. Buna göre, insanın, kendi iç âlemiyle zaman zaman muhasebe ederek, Yaratanına yol bulmak için doğru bir iletişim kurmak ve kendisiyle barışık olmak zorundadır. Yoksa hayatı kendine zindan eder.

“Bir misafirhane olarak yaratılan şu dünyaya hikmetle bakıldığında her şeyin bir nizam intizam ve bir gaye için yaratıldığı apaçık görülecektir.”[6] O halde yaratılan bir şeyin niçin var olduğu bilinmezse, nasıl var olduğunun bir değeri olamaz. Meselâ, bir kalemin yazı yazmak amacı ile yapıldığını bilmeyen birinin, kalemin demirden veya altından yapılmış olmasını bilmesi, bir değer ifade etmez. Öyle de insan, niçin yaratıldığını, amacının ve görevinin ne olduğunu bilmezse, insan anatomisi ve fizyonomisi hakkında çok şey bilmesi bir anlam ifade etmez.

Onun için öncelikli olarak insanın kendini yakından tanıması gerekiyor. Çünkü kendini tanıdıkça yaratıcısının varlığını içinden daha da derinden hissetme imkânı bulur. “İnsan nihayetsiz şeylere muhtaç olduğu halde, sermayesi hiç hükmündedir. Hem nihayetsiz musibetlere mâruz olduğu halde, iktidarı hiç hükmünde bir şey. Âdeta sermayesi ve iktidarının dairesi, eli nereye yetişirse o kadardır. Fakat emelleri, arzuları ve elemleri ve belaları ise; dairesi, gözü, hayali nereye giderse ve gidinceye kadar geniştir.”[7] Yapılan bu tahlile ilk etapta bakıldığında insan, bir ikilem yaşıyor. İhtiyaçları çok, ama elinde onları karşılayacak bir şey yok. Her an onu tedirgin eden olaylarla içi içe, ama onları başından savacak bir gücü yok. Arzuları sonsuz fakat onları karşılayacak hiç bir sermayesi yok. Bu ikilemlerden ve psikolojiden kurtulabilmesi için ya kendini sarhoş edip hislerini iptal edecek veya akıldan istifa etmesi gerekecektir. Oysa bu, bir çıkış yolu değil, bunun sonu bataktır ve bu, insanın kendini inkâr anlamına gelir.

Bu açıdan bakıldığında; insanın en büyük ihtiyaçlarından olan “güvenlik ihtiyacı” karşımıza çıkmaktadır. Maslow, bu ihtiyacın en az diğer fizyolojik ihtiyaçlar kadar önemli olduğunu söyler. Bu giderilmediği sürece, insan kendini yalnızlıktan kurtaramaz. Acılar çeker. Belki de günün birinde bu acılara dayanamayarak hayatına son verir. Aklı çalışan ama ikilem psikolojisinden çıkış yolu bulamayan birçok düşünürün intihar ettiği öteden beri bilinen bir gerçektir. O halde insan; her an dayanacağı, sıkıntılı anlarda ona müracaat edeceği ve dertlerini ona açacağı, gerektiğinde onunla iletişime geçebileceği bir dayanağa ihtiyacı vardır. İşte O dayanak da Allah’tır. Bediüzzaman, bu bağlamda insanı bir çocuğa benzetir. Çocuk annesini ya da babasını bir güvence olarak görür. Annesi tarafından azarlanıp korkutulsa bile yine sığınacağı yeri annesinin kucağı olacağını söyleyerek konuyu basit bir misalle çözmeye çalışır.

Sonuç olarak: İnsan çok kapsamlı kâinatın bir haritası gibidir. Sadece boyutları ve hacimleri farklı, çok anlamlı bir özellikte yaratılmış, “Allah’ın antika bir sanatıdır.” Bundandır ki; birçok mütefekkir insanı okumayı, kâinatı okumaya tercih etmiştir.

 

 

1. Nursi, Sözler, Söz Basım Yayın, İst. 2006, S.937

[2]   İslâm Ansiklopedisine başka bir sayfadan ulaştınız. cilt: 28; sayfa: 57 [MA‘RİFET-i NEFS - Süleyman  Uludağ]

[3]  Gurer-ul Hikem, s.179

[4]   Gurer-ul Hikem, s.706.

2. Nursi, Sözler, Söz Basım Yayın, İst. 2006, S.55

3. Nursi, Sözler, Söz Basım Yayın, İst. 2006, S. 241

4. Nursi, Sözler, Söz Basım Yayın, İst. 2006, S. 55

 

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
1 Yorum