1. YAZARLAR

  2. Ediz SÖZÜER

  3. Kendimizi Nasıl Kandırıyoruz (Risale-i Nur Eğitim Programı-30)
Ediz SÖZÜER

Ediz SÖZÜER

Yazarın Tüm Yazıları >

Kendimizi Nasıl Kandırıyoruz (Risale-i Nur Eğitim Programı-30)

A+A-

Keşif Yolculukları Risale-i Nur Eğitim Programı Dersleri-30: Kendimizi Nasıl Kandırıyoruz

Ölümün çaresini gerçek anlamda keşfetmek ve ölümsüz bir hayatı ve bitmeyen bir mutluluğu kazanmanın yöntemini öğrenmek ister misiniz? O halde bizimle gelin! Risale-i Nur’un Meyve Risalesi’nden 2.Mesele ve 13.Söz’ün İkinci Makamı’nın incelendiği dersimizde, ölüme ve hayata farklı bir ışığın altında bakıyoruz. Bu yazımızda, eğitim programımızın “İman Hazinesinin Kıymetini Keşfetmek” isimli birinci ana bölümündeki beşinci keşif olan “Ölümün çaresi”ne ait beş adetlik yazı dizimizin dördüncü bölümünü takdim ediyoruz. Sunulan hakikatlerin tam olarak hissedilerek pekiştirilmesi için yazımızın sonundaki görsel destekli ders videosunu da izlemenizi tavsiye ediyoruz.

Kendimizi Nasıl Kandırıyoruz (“Ölümün Çaresi” Dördüncü bölüm) – İzah Metni

Dünyevî hayatın lezzeti ve zevki istendiğinde, meşru dairedeki keyfe kanaat etmek gerektiği, Risale-i Nur’un On Üçüncü Söz’ünün İkinci Makamı’nda hem çok önemli tespittir, hem de oldukça iddialı bir sözdür.

Meşru daire dışındaki bir lezzette bin elem olduğu hakkındaki tespitimiz doğru noktalara dayandığı halde, gayr-ı meşru dairede yaşayanların tezimizi çürütürcesine nasıl olup da görünüşte rahat ve umursamazca hayat sürdürebildikleri düşüncesi, belki sizin de zihninizi karıştırmış olabilir diye, bu konuyu detaylı bir analizle açığa çıkarmayı zarurî gördük. Konuyu, Risale-i Nur’dan yardım alarak ve Risale-i Nur’da yapılan izahlara atıfta bulunarak ve bu izahların kapsamını genişleterek ele aldık.

Risale-i Nur’un 13.Lem’a isimli risalesinde, her insan gibi âhireti ve dini inkâr eden bir insan da hayata ve sevdiklerine pek çok düşkün olduğu halde ve bir daha dirilmemek üzere ölüm tarafından idam edileceğini ve sevdiklerinden de sonsuza kadar ayrılacağını biliyor ve görüyorken, “İnkâr eden insan, böyle bir inanca sahip olup da, nasıl hayattan lezzet alıp rahatça yaşayabilir?” diye sorulur ve bu merak uyandırıcı soruya meşhur deve kuşu misaliyle çok çarpıcı bir cevap verilir: 

“Deniliyor: Deve kuşuna demişler: "Kanatların var, uç!" O da kanatlarını kısıp, "Ben deveyim" demiş, uçmamış. Fakat avcının tuzağına düşmüş. Avcı beni görmesin diye başını kuma sokmuş. Hâlbuki koca gövdesini dışarıda bırakmış, avcıya hedef etmiş. Sonra ona demişler: "Madem deveyim diyorsun, yük götür!" O zaman kanatlarını açıvermiş, "Ben kuşum" demiş, yükün zahmetinden kurtulmuş. Fakat hâmisiz  ve yemsiz olarak avcıların hücumuna hedef olmuş.”

Burada yukarıdaki misali hakikate tatbik etmeye ve daha da detaylandırıp açmaya çalışacağız. Misaldeki deve kuşu, yük taşımamak için kanatlarını açıp kuş olduğunu söylemiş. Ona, “Madem kuşsun, o halde uç bakalım” denildiğinde de kanatlarını kısıp deve olduğunu söylemiş. Hâlbuki kuş gibi uçamadığı için, etrafta dolaşan avcıdan kaçamamış. Birinin himayesine girip, deve olup yük taşıma vazifesini yüklenip, o vesileyle yiyeceğini temin etmek yoluna da girememiş. Böylece ortada sahipsiz dolaşan deve kuşunu gören avcıya açık bir hedef olmuş. Son bir hamleyle kafasını kuma sokmuş. “Aman avcı beni görmesin” diye düşünmüş. Hâlbuki koca gövdesinin dışarıda olduğunu unutmuş. Sonuç mâlum. Elbette avcı deve kuşunu görmüş!

haber-detay-01-001.jpgBu misalde müthiş bir hakikat var ve gerçekle bire bir uygun düşüyor. Şöyle ki: İnkâr edene denilse: “Madem âhiret yok, o halde bu hayatta nasıl yaşanır ve lezzet alınır?” Yani “Madem Allah, âhiret yok, dinin teklifleri de yok. Oh ne güzel, ibadet külfeti ve ağırlığı yok. Kuş gibi hafif olduğunu iddia ediyorsun değil mi? O halde haydi uçsana. Evet, ibadet külfetinden kurtulup hafifledin ama seni yokluğa atacak ölümün ve sonsuz ayrılığın ağırlığı ile nasıl uçacaksın? Haydi uç da görelim! Uçmak için, yani bu dünyada yaşayıp lezzet alabilmek için, ölüm ve ayrılık gibi ağırlıklardan kurtulmak lazım. Bunu yapmadan hiç bir kanat seni mutluluğa uçuramaz. Çünkü devamı olmayan bir şeyde, gerçek lezzet yoktur. Ve bu ağır yüklerle kuş olup uçacağın iddiasında bulunamazsın. Sen devesin, bu ağır yükü kaldır bakalım” diye kendisine denildiğinde, aslında bize kuş olup uçabileceğini, o ağırlıklardan kurtulup uçma imkânının olduğunu söyleyecek.

Yani diyecek ki: “Ölüm belki de yokluk değildir, bir ihtimal ölümden sonra bir hayat olabilir. Ölümden sonra bir hayatın varlığını söyleyen bu kadar insanın inandığı bir Kur’ân var. Her ne kadar kendime bile itiraf etmesem ve inkâr etsem bile, dinin var olduğunu kesin olarak iddia ettiği ve Allah’ın vaad ettiği bir ebedî hayat düşüncesi ve ölümün sonsuz bir yokluk olmaması ihtimali, benim de işime gelir. Neticede, benim inkârım da kesin bir bilgiye dayanmıyor. İnkâr ettiğim dinin yanlışlığı kesin olmadığı gibi, inkârımın doğruluğu da şüphelidir.” 

Bu noktaya gelindiğinde ona denilse ki: “Madem ayrılık ve ölümün sonsuz ağırlıklarından, âhiretin varlığı ihtimali ile kurtulup kuş olup uçmak istiyorsun. O halde, ölümden sonra bir hayat var ise, o hayatta rahat etmek ve güzel yaşamak için, dinin sana yüklediği ibadet vazifesini yerine getirmen gereklidir. Çünkü o ebedî hayatı din sayesinde elde edeceksin.” O dese ki: “Hayır. Olmaz. Belki de âhiret yoktur, yok olan bir şey için neden çalışayım, neden külfet altına gireyim?” Yani, Allah ve âhiret olmadan kuş olup uçamadığından, deve olmayı mecburen kabul ediyor, fakat deve olunca taşıması gerekli yükü taşımak istemeyip, tekrar kuş olma iddiasına geri dönüyor.

İnsanın kendini böyle kısır bir döngüde kandırması çok hüzünlü. Ne yüklerinden kurtulup kuş olup uçabiliyor, ne deve olup yük taşımak istiyor. Misalimizdeki deve kuşunun birinin himayesine girmesi ise, insanın aczini ve ihtiyacını itiraf edip, Allah’ın kudret ve rahmetinin himayesine girmesine misal. Üstlendiği yük taşıma vazifesi karşılığında, hem korunan ve himaye edilen, hem de yiyeceği kendisine verilen bir deve gibi; dinin gösterdiği şekilde inanan ve yaşayan, yani ibadet külfetini ve ağırlığını sırtında taşımayı üstlenen insana da, korunma altına alınacağı ve ihtiyaçlarının temin edileceği güvencesi, her iki dünya için geçerli olarak Allah tarafından verilmektedir.

Çölde sahipsiz dolaşan bir deve kuşuna benziyor inkâr eden insan. Çünkü kuş da, deve de olamamıştır. İman etmemek, âhiret ihtimaline yapışmaya, yani “kuş olmaya” manidir. Bu tarzdaki düşünce ise, kabirde çok esassız ve temelsizdir. İnsanı yalnız başına bırakıverir. İbadet etmemek, yani yük taşımamak da, “deve olmaya”, yani ilahî himaye altına alınmaya manidir. Olsa olsa, sahipsiz bir deve olunur ortalıkta.

Ölüm avcısı, sadece kendini kandırarak kafasını kuma sokan, hâlbuki avcıya açık hedef olan deve kuşuna benzeyen ve aklını gaflet kumuna sokan, ölümü ve âhireti düşünmeyen ve hazırlık yapmayan insanı, kafasını soktuğu yerde görür, bulur ve vurur! İki ihtimali de düşündürüp, iki tarafa da baktırıp, iki zahmetten de kurtulmaya çabalayan bu kandırmaca düşüncenin; ebedî hayattaki mutluluğu elde etmek için ne kadar faydasız bir zan ve er geç mutlaka gelecek ölüm ve ayrılıklar karşısında ne derece geçici bir çözüm ve bu hayatta gerçek mutluluğu yakalamak adına gerçeklikten ne kadar uzak ve yüzeysel bir çare olduğu, elbette açık olarak anlaşıldı.

Şimdi, bu misali benzer şekilde, “dinin getirdiği yüksek hakikatler ve yüklediği ibadet mükellefiyetiyle hiç ilgilenmemekle birlikte, görünüşte iman etmiş olmak” durumuna tatbik edelim. Nasıl ki, önceki misalimizde “şüpheli bir inkâr” söz konusuydu. Burada da aslında kesinlik içermeyen, “şüpheli bir iman”dan bahsetmek mümkündür.

Çünkü inkâr edene denildiği gibi, iman ettiğini ifade eden birine de denilse ki: “Madem iman ettiğini ifade ediyorsun. Öyleyse, bu imanının gereği ve göstergesi olarak, ibadet mükellefiyetini üzerine almalısın.” Diyecek ki: “Ben ibadetleri yapsam da, cehenneme girme ihtimalim vardır. Hem belki âhiretin olmama ihtimali de var. Böyle ihtimallerin olduğu bir durumda, lüzumsuz ve faydasız neden ibadet külfetine girişeyim?”

Hem denilse ki: “Madem günahım çok, ibadetim yok diyorsun. Hem cehenneme gireceğini, mahşerde dirileceğin zamana kadar türlü çeşit azaplar çekerek kabirde tek başına hapis hayatı yaşayacağını, hatta belki âhiretin yokluğuyla dirilmemek üzere öleceğini mümkün kılan ihtimalleri hatırına getiriyorsun. Böyle ihtimaller ve korkularla nasıl yaşarsın ve hayattan lezzet alabilirsin? Neden seni cennete götürecek meşguliyetlere hiç zaman ayırmıyorsun?” O zaman da: “Evet, öyle demiştim. Ama Allah’ın affı pek çoktur. Cennete gitme ihtimalim ise, elbette az da olsa vardır. Hatta diyebilirim ki, ben iyi bir insanım, ne günahım var ki? Hem kimseye kötülüğüm de dokunmamış, neden cennete gitmeyeyim?” gibi sözlerle, cennetlik olabileceğine hükmederek kendini kandırmaya çalışacak. Hâlbuki cennete girmek için gerekli yaşam tarzını üstlenmekten kaçmak için, “zaten cehenneme gireceği” veya “âhiretin olmadığı” ihtimallerine sarılmak... Ve dünyadaki aldatıcı keyfini kaçırmamak için, dinin kabul etmediği fakat kendisinin gayet memnun olduğu hayat tarzını bırakmayı düşünmediği ve bundan pişman olmadığı halde, Allah’ın her şeye rağmen kendisini affedebileceği ve cennetine alabileceği ihtimaline ümit bağlamak.. İşte bu, menfaat ve zararını fark edemeyen hasta bir düşünce şeklidir.

Şöyle ki: Sağlam ve kesin bir şekilde iman etmek, farz olan ibadetleri yapmak ve büyük günahları da işlememek ile, %99 ihtimalle cennete gidebileceğimiz bize vaad edilmiş.  Belki %1 ihtimal ile özel bir durumda, bu şartları taşıyan birinin cenneti kaybetmesi söz konusu olabilir. Diğer taraftan, ömrü boyunca hiç imanla ilgili konuları merak etmemiş, araştırmamış ve imanın delillerini öğrenmediği için de, sağlam ve kesin bilgiye dayalı kuvvetli bir iman oluşturamamış, farz ibadetleri hiç önemsememiş ve yapmamış, günahları ise serbest işleyip hiç pişman olmamış, hatta böyle bir yaşam tarzını gayet doğru görmüş ve rahatsız olmamış bir insan, %99 ihtimalle ebedî cehenneme gidecektir. Çünkü böyle bir iman görünüştedir ve “şüpheli bir iman”dır. Bu silik ve zayıf imanın, ölüm anında imanla gitmeye yetmemesi tehlikesi çok kuvvetlidir.

(İnşallah bir sonraki yazımızda çok önemli bir konu olan “iman kurtarmak” kavramını inceleyeceğiz.) 

Keşif Yolculukları Risale-i Nur Eğitim Programı Görsel Destekli Ders Videosu:

“Kendimizi Nasıl Kandırıyoruz”

https://youtu.be/zLe27LBbaN0

Eğitim Programı Bilgilendirmesi: Keşif Yolculukları ismini verdiğimiz ve Yazarlar Birliği Sümer-1 Sok. No: 11/9 Kat:4 Kızılay/ANKARA’da sunulan ve ayda bir kez yapılan, izahlı ve görsel sunumlu Risale-i Nur Eğitim Programımızın derslerine 1 Ekim 2016 Ct. günü 16.45’de kısmet olursa tekrar başlayacağız. Yeni eğitim döneminin ilk dersi olan “Peygamberlik Hakikatinin İspatı” ve Kasım ayından itibaren ise 5 ay boyunca sürecek olan “Ebedî Hayatın Varlığının İspatı (10.Söz İzahı)” programlarımızla eğitim programımız devam edecek inşallah. Programın tanıtım videosuna, detaylarına ve önceki derslerimize ulaşmak için eğitim takip sayfası: http://risaleinuregitimprogrami.com/egitim-programi/

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.