1. HABERLER

  2. KÜLTÜR SANAT

  3. Kemal Kelleci ve Fi Zılâli’l Kur’ân’ın yaygınlaşması
Kemal Kelleci ve Fi Zılâli’l Kur’ân’ın yaygınlaşması

Kemal Kelleci ve Fi Zılâli’l Kur’ân’ın yaygınlaşması

Mehmet Ali Kelleci’nin yayına hazırladığı Kapıdaki Yabancı, dönemin genel havası içerisinde Kemal Kelleci’nin tarihsel rolünü yerli yerline oturtan yazılar içermesi sebebiyle Türkiye’nin yeniden İslâmlaşma sürecinin ima ettiği imkân ve sorunları irdelemey

A+A-

Kişiliği muhafazakâr bir çevrede şekillenen ve içinde yaşadığı toplumu İlahi Kelâm’a davet eden Kemal Kelleci(d.1934-Isparta), Türkiye’de özellikle üniversiteli milliyetçi-muhafazakâr/İslâmcı insan unsurunun yakından tanıdığı isimlerden birisidir.

1960’lardan daha yoğun olarak da 1970’lerden itibaren yolu onunla kesişen önemli bir insan unsuru bulunmaktadır.

Kelleci’nin hayatının belli dönemeçleri ile kendisini tanıyanların izlenim ve düşüncelerinden oluşan Kapıdaki Yabancı bahsettiğimiz yılların genel havasını “söz uçar yazı kalır” misali yansıtması açısından yakın tarihteki toplumsal (daha da önemlisi zihnî) dönüşümler açısından üzerinde durulmayı hak ediyor.

Kitapçılarda her geçen gün daha fazla biyografinin kavram alanı içinde sayabileceğimiz otobiyografi, hatırat tarzındaki eserlerin yayımlandığının görülmesi bile tek başına yakın tarihin 1960 sonrasının önemini anlatır mahiyette. Şüphesiz bir insanın hayatının her türlü tarihî olaydan soyutlanarak anlatılması biyografik tarihçiliğin yanlış uygulamalarından bağımsız değil.

Buna karşın yakın tarihteki İslâm odaklı tartışmaları, olayları ve yayın faaliyetlerini kişilerden soyutlayarak yazmak son derece eksik olacaktır. Kapıdaki Yabancı, dönemin genel havası içerisinde Kemal Kelleci’nin tarihsel rolünü yerli yerline oturtan yazılar içermesi sebebiyle Türkiye’nin yeniden İslâmlaşma sürecinin ima ettiği imkân ve sorunları irdelemeyi mümkün kılıyor. Aslına bakılırsa, Kemal Kelleci ile şimdiye kadar daha detaylı bir nehir söyleşinin yapılmamış olması bile başlı başına ilginç bir olgu. Hele de kaynaklara dönüş, Kur’an ve mealcilik konularında başka ve karşıt açılımlar ve meselenin tümüyle korku/panik düzleminde ele alınması yönünde köşebentler başta olmak üzere pek çok “ajitatörün” on yıllardır istikrarlı bir biçimde gösterdiği karşıt-tavır göz önüne alınırsa.

1970’LERİ BİHAKKIN KONUŞMAK VE BAZI YANLIŞLAR

Mehmet Ali Kelleci’nin yayına hazırladığı Kapıdaki Yabancı beş bölümden oluşuyor.

İlk bölümde Kemal Kelleci hayatını, düşüncelerini ve tanıdıklarını kendisiyle yapılan söyleşi çerçevesinde ortaya koyuyor.

Bu bölüme göre daha uzun olan ikinci bölümdeyse dostlarının kendisi hakkında kaleme aldığı pragmatik eğilimli ve duygusal özdeşleşmeleri içeren yazılar var. Üçüncü bölümde Kemal Kelleci ile Kriter dergisinde yapılan söyleşi, dördüncü bölümde “rijit” “malak gibi yatmak”, “koç”, “kuzu”, “enişte”, “kuskus” “pilibitik” vb kelimeleri içeren “Kelleci Sözlüğü ve Deyimleri” son bölümde ise Kelleci’nin hayatına ilişkin çeşitli görseller bulunuyor.

Aslına bakılırsa “Kelleci deyimleri”, Kemal Kelleci’nin eskilerin tabiriyle nevi şahsına münhasır bir kişilik olduğunu ortaya koyuyor.

Her ne kadar kitap beş bölümlük bir yayın olarak görülüyorsa da aslında iki temel bölümden oluşuyor diğer bölümler başlı başına bölüm olarak adlandırılmayı hak etmiyor olsa olsa dolgu malzemesi türünden ekler. Üstelik bana göre birtakım eksikleri de var bu bölümlerin. Sözgelimi Kriter dergisi röportajının bulunduğu bölümde İslâmiyat dergisi mülakatıyla gazetelerde ve dergilerde yer alan portre tarzı metinler de ilave edilmeliydi. Görsel unsurlara bu yayınların fotoğraflarından ilaveler yapılmalıydı. Diğer taraftan ikinci bölümde yazı veya makale olarak adlandırılması mümkün olmayan metinlerin yer alması da yanlış olmuş. Bu savı doğrulamak için kaleme alınan yazılardan oluşan onlarca sayfaya göz ucuyla yazıların başlangıç ve bitiş noktalarına dikkat kesilerek bakmak gerekir.

Sözgelimi İhsan Arslan tarafından yazılan bir cümlenin kitaba müstakil olarak dâhil edilmesinin siyasî yararcılık(“cer yapmak” da mı demeliydik acaba) dışında bir anlamı yok bana kalırsa. Arslan’ın müstakil yazı gibi verilen “mantarolojik” cümlesini birlikte okuyalım: “ Çalışmalarını 35 yıldan beri takdirle izlediğim Kemal Kelleci kardeşime bütün samimiyetimle, sevgi ve saygılarımı sunuyorum.

” Aynı durum Mehmet Nuri Şahin’in iki cümlelik yazısı başta olmak üzere ve birkaç metin için de geçerli. Oysa kitap yayımlanmadan dergi veya internet sitelerinde yayımlanan bazı metinler İhsan Arslan’ın metniyle kıyas kabul etmeyecek ölçüde önemli tanıklıklar sunmaktaydı.

Şimdilik sadece Metin Önal Mengüşoğlu’nun Umran dergisinde( 2013, sayı:224) neşredilen “Soylu Bir Direnişçi: Kemal Kelleci” başlıklı yazısıyla Hamza Türkmen’in Haksöz Haber sitesinde yayımlanan “ Evrensel İlahi Mesajın Köküyle İrtibatımız ve Kemal Kelleci” başlıklı yazısını hatırlatmakla yetineyim. Çünkü bu metinler, neresinde bakılırsa bakılsın “yükü mukaddes hamalın” düşünce ve gayretlerinin bir kısmını yansıtma noktasında protokol metinlerle kıyaslanamayacak ölçüde samimiyet taşırlar. Elbette bunları söylerken Marguerite Yourcenar’ın Hadrianus’un Anıları kitabını kaleme alırken kaydettiği şu notu göz ardı ediyor değilim: “Ne yaparsak yapalım, binayı daima kendimize özgü bir tarzda inşa ederiz. Bunu yaparken sadece otantik taşları kullanmak bile önemli bir şeydir.”
Bana kalırsa birinci bölüm dışında kitabın Türkiye’nin yeniden İslâmlaşma sürecine tesir eden amiller, kitaplar, arayışlar, sıkıntılar vs. bir dizi meseleyi muhasebe imkânı sunan yazıları ayrıca ele alınmayı hak ediyor.

Şimdilik bunların yazarlarını ve başlıklarını anmakla yetineceğim: Mehmet Ali Baltaşı “ Kur’an Çalışmalarımız Üzerine”, Mehmet Âkif Ersin “Kemal Ağabey”, D. Mehmet Doğan “Kelleci’nin Meali”, Mehmet Hayri Kırbaşoğlu, “Kemal Kelleci’yi Nasıl Bilirsiniz?”, Nedim Mescioğlu “Bir Aksiyon Adamı Olarak Kemal Kelleci”, Mehmet Yaşar Soyalan “Yeryüzünün Son Adanmışı: Kemal Kelleci”, Necmettin Turinay “ Kemal Kelleci: Yolun Hikâyesi-Yolcunun Portresi”, Zübeyir Yetik “ Ömür Boyu Hamallık Yapmak, Yürek İster…”, Faruk Yılmaz “Bir Dava Adamı: Ağabeyimiz Kemal Kelleci. Bu yazılar, aynı zamanda 1960’larda genel olarak milliyetçi-muhafazakâr/mukaddesatçı olarak anılan çevrelerin 1970’lerden itibaren siyasî olanın yanında epistemolojik açıdan da farklılaşma süreçlerini bir miktar da olsa fark ettirecektir. Fikirler özellikle de radikal hareketin kimliğinin kurucu çekirdeği olan eserler etrafında teşekkül eden fraksiyonlar açısından bilinmeyen şeyler var. Sözgelimi Aylık Dergi’nin çıkış süreci, oluşumunda yer alan isimlerin aidiyetleri ve sonrasında meydana gelen ayrılıklar sadedinde kitapta anlatılanlar bu dergi ele alınırken muhakkak göz önünde bulundurulmalıdır. Yine hakkında çok az malumat bulunan Yaşar Tunagür hoca hakkında birkaç satır da olsa önemli bilgiler var.

Kelleci hakkındaki kitabı, oğlu Mehmet Ali Kelleci yayına hazırlamış. Şüphesiz bol yazarlı olmasından dolayı hazırlanması uzun ve yoğun bir çaba gerektiren bir kitapla karşı karşıyayız. Bu yüzden olsa gerek yazar kitaba yazdığı sunuş yazısında, sürekli bir biçimde kitabı ne kadar özenli hazırladığını akla getirecek vurgular yapıyor. Ne var ki kitabı okuyup bitirdiğimde bu özenin bahsedildiği evsafta gösterilmediğini yakînen müşahede etmiş oldum. Üstelik bunlar kitabın birinci bölümünde. O zaman şu ve benzeri soruların muhakkak sorulması lazım gelir: Metinlerdeki yanlış anlaşılabilecek ifadelerin düzeltildiği belirtilmiş acaba tümüyle yanlış olan bilgiler niye atlanmış? Yoksa ilgili yazıların formatlarının uyumlulaştırılması sürecindeki teknik hatalar dışındaki hususlar büsbütün göz ardı mı edilmiş? Sözünü ettiğim soruna dair birkaç hususa temas etmemek olmaz. Nurettin Topçu’nun İslâm Sosyalizmi adında bir kitap yazdığından bahsediliyor kitabın ilk bölümünde(s.76). Oysa Topçu’nun bu adı taşıyan bir kitabı yoktur. İslâm Sosyalizmi kitabı Mustafa Sıbai’nindir. 1970’ler anlatılırken “ [Necmettin Erbakan] Hoca 1974 yılında CHP-MHP ile yaptığı koalisyon hükümetinde başbakan yardımcısı olmuştu” (s.97) deniliyor. Oysa bu koalisyon hükümeti MHP ile değil MSP ile kurulmuştur. Mehmet Ali Baltaşı’nın İlk Mesajlar kitabının sadece ona ait olmadığı fakat onun adıyla yayımlandığı belirtiliyor( s.52). Fakat kitapta yazısı bulunan Mehmet Ali Baltaşı bu konuda net bir şey söylemiyor. Şayet bu doğruysa İlk Mesajlar kitabının iki binli yıllarda da Baltaşı adıyla (Araştırma Yayınları, Ankara, 2007) yayımlanıyor oluşu bir problem değil mi? Sait Çekmegil odaklı soruya verilen cevapta, baba ile oğul arasında birtakım karışıklıklar söz konusu. (s.89) Bunları görünce, bir kişinin biyografisini inşa ederken en az onun kadar döneminin diğer önemli yüzlerinin, siyasî ve sosyal gelişmelerinin bilinmesinin ne kadar gerekli olduğunu bir kere daha anladım. Peki, bu durumda kitabın okuyuculara kazandıracağı hiçbir şey yok mu? Kitabı mahkûm etmekte bu kadar aceleci olunmamalı. Tam tersine son derece önemli hatırlatmalar var eserde.
 

KEMAL KELLECİ’NİN “HAMALLIĞI”

Bu kitapta aranan şey ne olmalıdır, diye sorulduğunda hemen herkesin üzerinde durduğu iki hususa dikkat çekmek faydalı olabilir: İlkin Kemal Kelleci’nin daha ziyade kolay temin ettiği Seyyid Kutup’un Fî zılâli’l Kur’an tefsirinin dağ taş demeden insanlara ulaştırılması sürecindeki “hamallığı” ikinci olarak da kendisinin öğrencilere burs bulunması için sarf ettiği üstün gayreti her zaman takdir edilir. Haddizatında bu iki faaliyet birbirinden büsbütün ayrılamaz. Keza onun gençleri okumaya teşvik etmekle kalmayıp, okunacak kitap bulması dahası bunun için ortam hazırlaması 1970’lerin idealist İslâmcı gençliğinin Ankara sokaklarında, caddelerinde görünür olmasını sağlamıştır. Kitaba bakıldığında bu minvalde epey değininin olduğu hemen fark edilecektir.

 

Hem kendisinin hem de farklı kişilerin anlatımlarından bunu takip etmek mümkün. Hikmet Neşriyat’ın basımını yaptığı Fî zılâli’l Kur’an tefsirinin hiçbir çıkar gözetmeden okunması için canla başla çaba sarf etmesi bir kitabın toplumu dönüştürmesi açısından başlı başına üzerinde durulması gereken bir nokta. Kemal Kelleci’yi gören çoğu kişinin aklına ilk olarak bu tefsirin gelmiş olması sebepsiz değildir.
Önce Kelleci’nin bu tefsir hakkında ifade ettiklerine bakalım.

Ona göre bu tefsir mücadele sürecinde yazılmış olmasından dolayı dönemin Türkçe tefsirlerinden farklı bir yerde durmaktadır:
“Bu süreçte yardımımıza Fî zılâli’l Kur’an yetişti. İsmail Hakkı Şengüler, Bekir Karlığa ve Emin Saraç hoca birlikte Seyyid Kutub’un bu kitabını tercüme ettiler. (…) ben bu çeviri sürecini yakından biliyor ve takip ediyordum. Şöyle ki, biz İstanbul’da bulunan Hikmet Yayınevi’nin Mısırlı âlim Seyyid Kutub’un Arapça olan Fî zılâli’l Kur’an tefsirini Türkçe’ye tercüme ettireceğini öğrendik ve konuyu takip etmeye başladık. Daha sonra tercümeyi yapacak hocaları öğrendik. Yanlış hatırlamıyorsam, 1969 yılında tercüme edilmeye başladı ve 1976 yılında bitti. Fasikül fasikül basıldı. Bekir Karlığa, İsmail Hakkı Şengüler ve Emin Saraç hocalar bu tefsiri Türkçe’ye kazandırdılar.
İstanbul’a giderek kendileriyle tanıştım. Kitap çıkınca bana birinci hamurdan bir takım hediye ettiler, sağ olsunlar. Ayrıca benim adıma gelecek olanlara yüzde elli indirim sözü verdiler ve sonradan bu sözlerini de tuttular.

Bu kitap üzerine yaptığımız çalışmalar Bizim Kur’an üzerine yaptığımız ilk çalışmalardı.

Onu okumaya başlayınca, baktık anlaşılıyor, bayram ettik.

Sade ve akıcı bir dille yazılmıştı.

Fî zılâli’l Kur’an okurken Kur’an ayetlerinin meali beni çarptı. Artık Kur’an’ı anlamada çok önemli bir kaynak vardı elimizde. Çok net anlaşılıyordu.
İzleyen dönemlerde, nüzul sırasına göre okuduk. Baktık, anlam daha iyi çıkıyor. Bu şekilde okumaya ve anlatmaya başladık.

Ben bu tefsirdeki mealleri defterlere yazıyor ve bu mealler üzerinde çalışmalar yapıyordum. Yıllarca sabahlara kadar Fî zılâli’l Kur’an okudum. Altını çizerek okurdum.(…)
Bu kitabın ciltlerini okuyup da önemini kavrayınca başladım Anadolu’yu adım adım gezerek Fî zılâli’l Kur’an’ın dağıtımını yapmaya. Yayınevi bize yüzde 50 indirimle veriyordu. O zamanlar yalnızca ben bin takım civarında sattım.”

Hissiyatın yoğun olduğu (hatta kimi zaman yanlış hatırlamaların bulunduğu) bu anlatımlar 1970’lerde Ankara’da yaşanan hareketliliğe yön veren amiller bakımından son derece faydalı. Şüphesiz, metindeki tarihselliği hızla özetlemekten kaynaklanan hatalar uzun senelerin ardından, hayatın yeniden kurgulanmasından kaynaklanır. Kelleci sonraki anlatımlarında kitabın basım şekli ve etrafında oluşan kamuoyuna dair ( yukarıdaki çelişkili anlatımlarına yenilerini ekleyerek) şunları kaydeder:
“ İki farklı kâğıda basılmıştı. 1. hamuru iş adamlarına veriyorduk. 2. hamuru da talebelere. Her iki gruba da okusunlar diye yüzde elli indirimli veriyorduk.
Ben o zamanlar kitapların satışından yüzde alsaydım iyi para kazanırdım. Ama bizim amacımız zengin olmak değil, dinin doğru bir şekilde öğrenilmesiydi. Yayınevinden bir takım Fî zılâli’l Kur’an almıştım. Onu da sonradan birine verdim. Yani elimde bu kitaptan hiç kalmadı.

Bu ciltlerin dağıtımı bir noktadan sonra doyuma ulaşmıştı. Bir de 16 cilt yirmi kilo, oku oku bitmiyordu. Herkesin alma ve okuma imkânı yoktu.”
Aslında son paragrafta yer alan ikinci cümle Fî zılâli’l Kur’an’dan yani tefsirden meale geçiş sürecine de ışık tutmaktadır.
 

ÜNİVERSİTELİ “İSLÂMCI” GENÇLERİN SEYYİD KUTUP’LA TANIŞMA SERÜVENİ

Her dönemin insanoğluna belli bir bakışa yönlendiren, anlamlı olanla olmayanı, dile getirilebilenle dile getirilemeyecek olanı belirleyen birtakım etkileri olur.

1970’ler üniversiteli “İslâmcı” gençlerin 1960’lardaki üstatları hem bilgi hem de tarz açısından sorguladığı yıllar olmuştur.

Dolayısıyla gençlik daha evvelki dönemin eserlerinden ziyade yeni ve farklı olanın peşinden giderek Kur’an’ın mesajlarının doğru bir şekilde anlaşılmasını önceler hale gelmiştir.

Bu açıdan 70’ler Türkiye’de kültür ve inanç ekseninde yeni bakış açılarının filizlendiği yıllar ama aynı zamanda “epistemolojik bir anarşi” döneminin başlangıcı olarak görülmelidir.

Yayıncılık başta olmak üzere kamuoyu oluşturmaya matuf alanların ihdası da göz ardı edilmemelidir. İşte bu ortamda yeni nesil yaşanılan dinin sahihliğini tefsir ve mealler üzerinden sorgulamaya başlar. Aslına bakılırsa dönemin siyasî ortamının bu tür konuların konuşulmasına imkân tanır mahiyette olduğu da eklenirse, manzara daha da netleşir.

Şüphesiz hunların tastamam konuşulması için yayımlanan hatıraların sayısının artması gerekmektedir. Fî zılâli’l Kur’an’ın okunmaya başlanması ve onun yaygınlaşmasına dair anlatılanlar bu sürecin merkezinde yer alır.

Dönemin gençliğinin arayışlarını entelektüel bir yaklaşımla/tarihçe ile ortaya koyan Mehmet Ali Baltaşı şöyle diyor:
“Şehit Seyyid Kutub’un-mağfurdur inşallah- Kur’an’ın Gölgesinde, Fi zılâli’l Qur’ân çevirisi Saatçi’ye[Musa Çağıl] gelmeye, Kelleci’nin elinde görülmeye ve dört bir yana dağıtılmaya başladı. O döneme göre bir koliden 10-12 adet cilt çıktığında gerçekten çok idi!
Bu, bir Şehidin, Kur’an hakkındaki düşüncelerini ‘mücadele’ sürecinde kaleme aldığı bir kitaptı.(…) Çeviriden anladıklarımız ile hocalarımızın asıl metinden anladıkları örtüşüyordu. En önemlisi güncele- çağdaş toplumsal meselelere hak bir bakış açısı veriyordu. Okuyucuyu sadece düne mahkûm etmiyordu. Dünü, bugünü ve yarını anlamak için Yoldaki İşaretler’di.

Sonuçta Kelleci Fî zılal’i dere tepe ulaşabildiği her yere ve herkese ulaştırmaya çalıştı ve bunu da başardı.(…)
İlk çalışmamızda, sunuştan sorumlu arkadaşımız Kelleci’nin elinde o sıralarda bulunan Fî zılal cildini almış. Allah ne nasip etti ise, açıp kitabı okumaya başlamıştı. Hazırlanırken kendince önemli gördüğü satırların altını çizip sayfa kenarlarına basit notlar almıştı.(…)

Sunumu hazırlayan kardeşimiz Fî zılal’den altını çizdiklerini okumaya başlardı. Ne kadar ayet seçti, çizdi ve not aldıysa, o kadar okurdu ve bitirirdi. Okuma esnasında çıt çıkmazdı.”

Dönemin bütün entelektüel merakını, uzun ve yorucu sorgulamalarını Baltaşı’nda görmek mümkün. Bence bu metin başlı başına Kur’an’a dönüş hareketinin serencamını çeşitli eserler üzerinden derli toplu sunması ve daha sonraki tartışmalarda doğrudan gönderme yapılabilecek evsafta bir metin olması nedeniyle çok önemlidir.

İbrahim Eryiğit, Kemal Kelleci’yi döneminin insanlarından farklılaştıran yönüne dikkat çekerken sözü Kutup’un tefsirine getirir:
“Kemal Kelleci’yi onlardan ayıran en önemi unsur, Seyyid Kutub’un Fî zılâli’l Kur’an(Kur’an’ın Gölgesinde) adlı tefsirini insanımıza tanıtmak olmuştur 70’li yıllarda. Bu konuda gece gündüz demeden, dur durak bilmeden Anadolu’yu dolaşarak ve çalışarak, Kur’an’la insanımızı birleştirmeyi başarmıştır. Bu süreçte pek çok da konferans vermiştir.”

Bayram Karaçor ise gençler arasında Kutup’un tefsirinin okunabilir bir eser haline gelmesinde Kelleci’nin rolünü hayırla yâd etmek bağlamında şunları yazmış:
“Kitap mı okuyorsunuz? Fî zılâli’l Kur’an tefsirinin ilk cildinden başlayarak pek çok öğrenciye hediye etmiştir.

Hava soğuk-sıcak, vakit gece-gündüz demeden taşıyıp getirmiştir. Sanki bir ailesi ve bir evi yoktu. Hepimizin bir evi, onun da eviydi.

Eşyasız, süssüz öğrenci evlerinde huzur buluyordu. Onlarla birlikte yumurtanın türevlerine ekmek banıyordu. O Ispartalı değildi. Ankaralı ise hiç olmamıştı. O her yerliydi. Malatyalı, Urfalı, Mardinli, Adanalı, İzmirli, Tekirdağlı idi. O, kendisine samimi insanların dünyasında bir şehir edinmişti. Adı yoktu. Köyü de oradaydı, evi de. O dünyalıydı. Onun için her gün ömrün son günü idi.”

Mehmet Yaşar Soyalan ise meseleyi yetmişli yılların sonuna damgasını vuran tefsirden meale geçiş noktasında şu tasviri yapıyor:
“Bugün her yayınevinin hatta her cemaatin, grubun bir tefsiri, bir meali varsa, bunda onun, insanları meal ve tefsir okumaya teşvik etmesinin, on yıllarca koli koli meal ve tefsirleri Anadolu’nun en ücra köşelerine sırtında bila mükabil taşımasının önemli katkısı olsa gerektir.

Sadece 1979 yılında 5 bin takım Fî zılâli’l Kur’an tefsiri( bu tefsirin 16 cilt olduğunu da unutmayalım) ve en az bir o kadar da çeşitli yayınevlerine ait Kur’an Meali dağıttığını hatırlarsak ne demek istediğim daha iyi anlaşılır.”

“Mukaddes yüke hamallık” ve kitabi olanın tahayyülü noktasında Zübeyir Yetik şunları hatırlatmış:
“ Seyyid Kutub’un Fî zılâli’l Kur’an başlıklı Kur’an-ı Kerim tefsirinin yayınlanması ile birlikte Kemal Kelleci neredeyse her şeyi, ama akla gelebilecek her şeyi- ve tabii bu arada evini barkını da bütün bütün unutur.

O kalın ciltli kitapların fiilen hamallığına soyunur. Onları koliler halinde cilt cilt taşıyarak Anadolu kentlerine ulaştırır.

Hamallığını yaptığı kitapları yalnızca taşımakla kalmaz, onları ilettiği her yerde okuma etkinliği de başlatır.

Hemen her yörede Fî zılâli’l Kur’an dolayımlı “Tefsir Dersleri”nin başlamasında Kelleci’nin gerçekleştirdiği bu “hamallık” ve “okuyuculuk/okutuculuk” eyleminin payı büyük olmuştur.

Mübalağa yaptığımı sayanlar ya da öyle düşünenler olacağını biliyor olmama karşın şunu söylemeyi tarihe tanıklık adına vicdani bir borç olarak görüyorum: Bizim kesimde kaynak kitapların yaygınlaşması ve bunların tetebbu edilmesi döneminin başlamasında Kemal Kelleci’nin hamallığını ve misyonerliğini yaptığı Fî zılâli’l Kur’an ciltleri öncülük etmiştir. En azından benim gözlemim budur ve bu gözlemimi de böylece ifade etmiş oluyorum.”

Son tahlilde Kemal Kelleci, Fî zılâli’l Kur’an tefsirinin okunmasında ve yaygınlaşmasında gayret sarf etmiştir.

Bunun dışında, kaleme alınan yazıların neredeyse tümünün Kemal Kelleci’yi anlatırken, genel hatlarıyla bir “büyük adam” olarak kurgulamalarının sorunlu olduğu da belirtilmeli. Zaten bu tür eserler ister Ortaçağ’daki aziz ve ermişlerin hayatını anlatan biyografiler(hagiography) isterse İslâm âlemindeki tezkiretü’l evliya türündeki eserler isterse modern zamanlardaki meşhur adamları anlatan biyografiler olsun genelde övgü içeriklidir.

Başka bir deyişle siyasî konular/ilişkiler söz konusu olduğunda mesafeli bir yaklaşım geliştirilememesi sanırım içinde bulunduğumuz keşmekeşi anlatmaya yeter de artar bile. Bu açıdan kitabın ilk bölümündeki siyaset dünyasıyla ilişkiler bahsinin tekrar okunması gerektiğini hatırlatmak faydalı olacaktır. Erdemlerin altı çizilirken siyasî olanın ihmali son derece hayati bir sorundur. Zaten bu tür eserlerin bazı şeyleri unuttukları, başka şeyleri sakladıkları ya da öne çıkardıkları, bazı şeyleri de sessizce geçiştirdikleri bilinen bir husustur. Dolayısıyla biyografik olanın dönüşünün artıları yanında biyografik yanılsamanın birtakım handikaplarının olabileceği göz ardı edilmemelidir. Elbette bunlar benim önemli bulduğum noktalar. Şüphesiz başka okurlar daha farklı yönlerine odaklanabilir Kapıdaki Yabancı kitabının.

dunyabulteni

Önceki ve Sonraki Haberler

HABERE YORUM KAT

YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.