1. YAZARLAR

  2. İdris TÜZÜN

  3. Kelâm ilminde tecdid olarak Risâle-i Nûr
İdris TÜZÜN

İdris TÜZÜN

Yazarın Tüm Yazıları >

Kelâm ilminde tecdid olarak Risâle-i Nûr

A+A-

Son dönem İslâm âlimleri eski kelâm kitaplarının, Avrupa’dan İslâm âlemine intikal eden yeni felsefi meselelere karşı yetersiz olduğunu görerek yeni bir Kelâm İlmi oluşturmaya çalıştılar. (Bekir Topaloğlu, Kelâm İlmi, Damla yy, s, 35). Bu hususta yapılmış bazı çalışmalar olmakla beraber, yeni bir kelâm ilmi ortaya koymakta, hiç kimse Üstad Bediüzzaman kadar başarılı olamadı.

Üstad Bediüzzaman telif ettiği risalelerle, gaye ve konu itibarıyla klasik kelâmla aynı, fakat metotta farklı yeni bir kelâm ilmini ortaya koymuştur. Burada Üstadın ortaya koyduğu Yeni Kelâm İlmi’nin bazı özelliklerine değinelim:

1. Gaye ve Nizam Delili

Kelâm âlimleri Allah’ın varlığını ispat ederken ‘hudus ve imkân delili’ üzerinde durmuşlardır. Hudus delili kısaca şöyledir: a) Her hadisin bir muhdisi (sonradan olma her şeyin bir icad edicisi) vardır. b) Âlem hadisdir (sonradan var olmuştur). c) Öyle ise onu da bir yaratan vardır. O da Allah’dır.

Bu delil bazı araştırmacılar tarafından “muğlak, çetrefil, herkes tarafından kolayca anlaşılamayan bir delil” denilerek tenkit edilmiştir. Hudus ve imkân delilini tenkit edenler, deliller içerisinde kâinattaki varlıklardan yola çıkarak Allah’ın varlığını isbat eden ‘gaye ve nizam delili’nin Kur’ânî bir delil olduğunu, aynı zamanda herkes tarafından kolayca anlaşılacağını söylemişlerdir. (Mehmet Aydın, Din Felsefesi, 9 Eylül Üniversitesi y. İzmir. 1990, s, 31 – 58.)

Gaye ve nizam delilini şöyle hülasa edebiliriz:

a. Kâinatta büyük bir nizam vardır. Bu düzen bir gaye doğrultusunda faaliyet göstermektedir.

b. Varlıkların kendiliklerinden bir düzeni icad etmeleri ve bir gayeyi takip etmeleri mümkün değildir. Bilhassa cüzlerin, parçaların birleşmesiyle ortaya çıkan bütündeki irtibat, birlik, düzen bu varlıklar tarafından oluşturulamaz.

c, Bu aleme bir gaye (veya gayeler) doğrultusunda nizam veren ve bu nizam ve gayeyi devam ettiren ilim, irade, kudret sahibi birisi olması gerekir.

d. Bu ilim, irade, kudret sahibi zat Allah’tır. (Mehmet Aydın, a.g.e. s, 49.)

Üstad, risalelerde genellikle gaye ve nizam delilini kullanmıştır. Eski kelâm ilmiyle risaleler arasındaki usûl farkını şöyle ortaya koyar:

Kelâm ilmi alimleri, Kur’ânın şakirdleri oldukları halde, bir kısmı onar cild olarak erkân-ı imaniyeye dair binler eser yazdıkları halde (Mu’tezile gibi), aklı nakle tercih ettikleri için Kur’ânın on âyeti kadar vuzuh ile ifade ve kat’î ispat ve ciddî ikna edememişler. Âdeta onlar, uzak dağların altında lağım yapıp, borularla ta âlemin nihâyetine kadar sebepler silsilesi ile gidip orada silsileyi keser. Sonra âb-ı hayat hükmünde olan marifet-i İlahiyeyi ve Vâcibü’l-Vücud olan Allah’ın varlığını ispat ederler. (Zülfikar, s, 252. 25. Sözden)

Kelâm ilmi vasıtasıyla kazanılan marifet-i İlâhiye, marifet-i kâmile ve huzur-u tam vermiyor. Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyânın tarzında olduğu vakit, hem marifet-i tammeyi verir, hem huzur-u etemmi kazandırır ki, inşaallah Risâle-i Nûr’un bütün eczaları, o Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyânın cadde-i nuranîsinde birer elektrik lâmbası hizmetini görüyorlar. (...)

Bazı sözlerde ulema-yı ilm-i kelâmın mesleğiyle, Kur’ân’dan alınan minhâc-ı hakikînin farkları hakkında şöyle bir temsil söylemişiz ki:

Meselâ, bir su getirmek için, bazıları su borusu ile uzak yerden, dağlar altında kazar, su getirir. Bir kısım da, her yerde kuyu kazar, su çıkarır. Birinci kısım çok zahmetlidir; tıkanır, kesilir. Fakat her yerde kuyuları kazıp su çıkarmaya ehil olanlar, zahmetsiz her bir yerde suyu buldukları gibi, aynen öyle de: Kelâm ilmi alimleri, sebepleri, nihayet-i âlemde teselsül ve devrin muhaliyetiyle kesip, sonra Vâcibü’l-Vücudun varlığını onunla ispat ediyorlar. Uzun bir yolda gidiliyor.

Amma Kur’ân-ı Hakîmin minhâc-ı hakikîsi ise, her yerde suyu buluyor, çıkarıyor. Her bir âyeti, birer Mûsâ (as)’ın asası gibi, nereye vursa âb-ı hayat fışkırtıyor. وفي كل شيء له آية تدل علي انه واحدHer şeyde onun bir olduğuna işaret eden bir delil vardır” düsturunu her şeye okutturuyor.

Hem iman yalnız ilim ile değil; imanda çok latifelerin (duyguların) hisseleri var. Nasıl ki, bir yemek mideye girse, o yemek muhtelif a’sâba, muhtelif bir surette kısımlara ayrılıp, vücudun her tarafına dağıtılıyor. İlimle gelen imani meseleler de, akıl midesine girdikten sonra, derecelerine göre ruh, kalb, sır, nefis ve hâkezâ bütün latifeler, duygular kendine göre birer hisse alır, masseder, emer. Eğer onların hissesi olmazsa noksandır. (Mektubat, c, 1, s, 129 (26. Mektub, 4. Mebhas, 2. Mesele)

2. Haşir

Eski kelâm âlimleri, öldükten sonra dirilme inancını bir nakil konusu olarak ele almışlar, haşre imanın ehemmiyetinden bahsetmekle beraber, haşrin aklen ispat edilemeyeceğini söylemişlerdir. Bu yüzden bütün akaid-kelâm kitapları haşir konusunu, “sem’iyyat” veya “gaybiyyat” başlığıyla ele alırlar. Said Ramazan El-Buti İslâm Akaidi kitabında, Allah’ın varlığının ve peygamberlik hakikatinin aklen ispat edileceğini anlattıktan sonra şöyle der: “Şu kadar var ki, bunların dışında ancak yakin haber yoluyla ulaşabileceğimiz bazı şeyler vardır. Onların içerikleri de şu ana kadar netleşmiş değildir. Onun için bunların kendileriyle ilgili haberin [aklen] doğruluğuna delil olmaları şu anda imkânsızdır. Onlar bize hala gizli kalmaktadır. (…) Bedenlerin ruhlarla beraber haşir edileceğinden, hesap, mizan, sırat, cennet, cehennem gibi şeylerden söz eden yakinî haberler de bunlardandır. (Said Ramazan El-Buti, YaratıcınınVarlığı, Yaratılanın Görevi, İslâm Akaidi, Madve y. 1986, s, 305.)

Risâle-i Nûr, tevhid, risalet konularının yanı sıra haşri de ele almış, bu konuyu zengin ve güçlü delillerle ortaya koymuştur. Üstad, pek çok risalesinde haşri ele almakla beraber, bu konuda yazdığı en önemli risaleler 10. Söz ve 29. Söz’dür. Bu iki risalesi hakkında Üstad, şöyle der: “Eğer haşrin gelmesini gelecek baharın gelmesi gibi kat’î bir sûrette anlamak istersen, haşre dair Onuncu Söz ile Yirmi Dokuzuncu Söze dikkatle bak, gör. Eğer baharın gelmesi gibi inanmazsan, gel, parmağını gözüme sok!” (Şua’lar, c, 1, s, 32.)

3. Medrese, Mektep, Tekke

Osmanlı’nın son dönemlerinde mektep, medrese, tekke olmak üzere üç eğitim kurumu vardı ve bunlar arasında ihtilaf ve münakaşalar da eksik olmuyordu. Medrese ehli, mektepte okuyanları ve tekke mensuplarını dinsizlikle suçluyor; tekke, medreseyi ehli zahir olmakla itham ediyor; mektepliler de Avrupai fenlerin tesiriyle, medrese ehlini yobazlıkla itham ediyordu.

Üstad, Eski Said döneminde daima üzerinde durduğu Medresetü’z-Zehra adlı üniversite projesinde bu üç kurumu bir çatı altında birleştirmek ve uzlaştırmak istemişti. Ne yazık ki bu mümkün olmadı.

Üstad, Yeni Said döneminde telif ettiği risalelerde bu üç eğitim kurumunu birleştirecek, kaynaştıracak özellikleri ortaya koydu. Risaleler imanî konuları ispat etmesi cihetiyle kelâmla (medrese), marifetullah ve muhabbetullahı kazandırması itibarıyla tasavvufla (tekke), delillerini dış âlemden, bitkilerden, hayvanlardan getirmesi itibarıyla da fen ilimleriyle irtibatlıdır (mektep).

(İslâm tarihinde Medrese aklı, tekke ise kalbi ön plana çıkarmıştır. Risâle-i Nûr ise, akıl ve kalbi birleştirmiştir. Üstad, şöyle der: Risaleti’n-Nur, sair ülemanın eserleri gibi, yalnız aklın ayağı ve nazarıyla ders vermez ve evliya misillü yalnız kalbin keşf ü zevkiyle hareket etmiyor; belki akıl ve kalbin ittihad ve imtizacı ve ruh vesair letaifin teavünü ayağıyla hareket ederek evc-i a’lâya uçar; taarruz eden felsefenin değil ayağı, belki gözü yetişmediği yerlere çıkar; hakaik-i imaniyeyi kör gözüne de gösterir. Sikke-i Tasdik, s, 186)

Bu yönüyle Üstadın Yeni Said döneminde üç kurumu bir çatı altında birleştirmek ve uzlaştırmak isteğini, nispeten gerçekleştirdiğini söylemek mümkün görünüyor.

4. Sehl-i Mümteni

Maturidi mezhebi imamlarından İmam Muhammed Pezdevi, “Usulü’d-Din (Kelâm) ilmi zor, kapalı bir ilimdir” der. (İmam Muhammed El-Pezdevi, Ehli Sünnet Akaidi, Kayıhan y, s, 370.) Onun bu görüşü pek çok âlim tarafından da dile getirilmiştir. Hatta İmam Gazali “İlcamu’l-Avam an İlm-i Kelâm” yani “Avamı kelâm ilminden men etmek” adlı bir risale bile telif etmiş, avam tabakasının kelâmî meselelerle meşgul olmasını mahzurlu bulmuştur.

Risâle-i Nûrlar bu zor ve ağır kelâmî konuları “sehl-i mümteni” tarzında oldukça kolay bir hale getirmiştir. Öyle ki, eskilerin çok ağır dedikleri konuları Risâle-i Nûrlar çocukların bile kolaylıkla anlayabileceği bir tarzda ele almıştır. Bu ağır ve zor meseleleri kolaylaştırmada en mühim unsur, risalelerde çoklukla kullanılan ‘temsil metodu’dur. Üstad, bu konuda şöyle der:

“Elli altmış risaleler öyle bir tarzda ihsan edilmiş ki, değil benim gibi az düşünen ve zuhurata tebaiyet eden ve tedkike vakit bulamayan bir insanın, belki büyük zekâlardan mürekkep bir ehl-i tedkikin sa’y ve gayretiyle yapılmayan bir tarzda telifleri, doğrudan doğruya bir eser-i inâyet olduklarını gösteriyor. Çünkü bütün bu risalelerde bütün derin hakaik, temsilât vasıtasıyla, en âmi ve ümmî olanlara kadar ders veriliyor. Hâlbuki o hakaikin çoğunu, büyük âlimler ‘tefhim edilmez’ deyip, değil avâma, belki havassa da bildiremiyorlar.”

“İşte, en uzak hakikatleri en yakın bir tarzda, en âmi bir adama ders verecek derecede, benim gibi Türkçesi az, sözleri muğlâk, çoğu anlaşılmaz ve ‘zâhir hakikatleri dahi müşkülleştiriyor’ diye eskiden beri iştihar bulmuş ve eski eserleri o sû-i iştiharı tasdik etmiş bir şahsın elinde bu harika teshilât ve suhulet-i beyan, elbette, bilâşüphe, bir eser-i inâyettir ve onun hüneri olamaz ve Kur’ân-ı Kerîmin i’câz-ı mânevîsinin bir cilvesidir ve temsilât-ı Kur’âniyenin bir temessülüdür ve in’ikâsıdır.” (Mektubat, c, 1, s, 223. 28. Mektup, 7’nci Risale, 4. İşaret)

“Mânevî bir elektrik olan Resâili’n-Nur dahi, gayet yüksek ve derin bir ilim olduğu halde, külfet-i tahsile ve derse çalışmaya ve başka üstadlardan taallüm edilmeye ve müderrisînin ağzından iktibas olmaya muhtaç olmadan, herkes derecesine göre o ulûm-u âliyeyi, meşakkat ateşine lüzum kalmadan anlayabilir, kendi kendine istifade eder, muhakkik bir âlim olabilir.” (Sikke-i Tasdik, s, 63.)

5. Diyalektik

Diyalektik; karşılıklı konuşma, tartışmak suretiyle hakikati arama ve ortaya çıkarma olarak tarif edilir. Batı felsefesinde Hegel’in etkisiyle “tez, antitez ve sentez” olarak anılır olmuştur.

Üstad risalelerde yalnızca imanî konuları ispat etmekle yetinmez. Aynı zamanda imanın zıddı olan küfrü de çürütme cihetine gider. Bu iki özellik -imanı ispat, küfrü çürütme- külliyatın bütününde –bilhassa Tabiat Risalesi’nde- müşahede edilebilir. Bu yönüyle Üstadın risalelerde diyalektik bir metod uyguladığını söyleyebiliriz.

Risalelerde iman hakikatları tez, küfür ise onun antitezi veya Kur’ân tez, materyalist felsefe onun antitezidir. Her bir risale, imanın küfre, Kur’ân’ın materyalist felsefeye galebesinin bir delilidir.

6. Delillerin Kuvvetliliği

Üstad, risalelerinde oldukça net ve kesin bir üslupla ve büyük iddialarla konuşur. Risalelerin imanî konuları kesin ve kat’i bir şekilde ispat ettiğini ve küfrün belini kırdığını söyler. Çoğu zaman dinsiz filozoflara meydan okur. Bu meydan okumalarda hem Müslümanlara ümit ve cesaret vererek onların kuvve-i maneviyyelerini takviye etme, hem de dinsizleri psikolojik olarak etkileme arzusu vardır.

Kendisiyle uğraşan dinsizlere şöyle hitap eder:

Eğer korkunuz mesleğimden ve Kur’ân’a ait dellâllığımdan ve kuvve-i mâneviye-i imaniyeden ise, elli bin nefer değil, yanlışsınız, meslek itibarıyla elli milyon kuvvetindeyim, haberiniz olsun! Çünkü Kur’ân-ı Hakîmin kuvvetiyle, sizin dinsizleriniz dâhil olduğu halde bütün Avrupa’ya meydan okuyorum. Bütün neşrettiğim envâr-ı imaniye ile onların fünun-u müsbete ve tabiat dedikleri muhkem kalelerini zir-ü zeber etmişim. Onların en büyük dinsiz filozoflarını hayvandan aşağı düşürmüşüm. Dinsizleriniz dahi içinde bulunan bütün Avrupa toplansa, Allah’ın tevfikiyle, beni o mesleğimin bir meselesinden geri çeviremezler, inşaallah mağlûp edemezler. (Mektubat, s, 63. 16. Mektubun  Zeyli)

Başka bir yerde de şöyle der: Evet, dinin, şeriatın ve Kur’ân’ın yüzden ziyade tılsımlarını, muammâlarını hal ve keşfeden ve en muannid dinsizleri susturup ilzam eden ve Miraç ve haşr-i cismânî gibi sırf akıldan çok uzak zannedilen Kur’ân hakikatlerini en mütemerrid ve en inatçı filozoflara ve zındıklara karşı güneş gibi ispat eden ve onların bir kısmını imana getiren Risâle-i Nûr eczaları, …. (Emirdağ Lâhikası, Nesil yy, c, 1, s, 1695.)

Ehl-i imana cesaret verme ile ilgili bazı ifadeler de şöyle: Kur’ân-ı Mucizü’l-Beyânın feyziyle, Yeni Said, hakaik-i imaniyeye dair o derece mantıkça ve hakikatçe burhanlar zikrediyor ki, değil Müslüman alimleri, belki en muannid Avrupa filozoflarını da teslime mecbur ediyor ve etmektedir. (Sikke-i Tasdik, s, 55.)

İlm-i mantıkta “kaziye-i makbule” tâbir ettikleri, -yani büyük zatların sözlerini delilsiz kabul etmektir- mantıkça yakîn ve kat’iyyeti ifade etmiyor, belki zann-ı galible kanaat verir. İlm-i mantıkta; burhan-ı yakînî, hüsn-ü zanna ve makbul şahıslara bakmıyor, cerh edilmez, çürütülmez delile bakar ki, bütün Risâle-i Nûr hüccetleri, bu burhan-ı yakinî kısmındandır.

Çünkü ehl-i velâyetin amel ve ibadet ve sülûk ve riyazetle gördüğü hakikatler ve perdeler arkasında müşahede ettikleri iman hakikatleri, aynen onlar gibi, Risâle-i Nûr, ibadet yerinde, ilim içinde hakikate bir yol açmış; sülûk ve evrad yerinde, mantıkî burhanlarla ilmî hüccetler içinde hakikatü’l-hakaike yol açmış ve ilm-i tasavvuf ve tarikat yerinde, doğrudan doğruya Kelâm ilmi içinde ve ilm-i akîde ve usûli’d-din içinde bir velâyet-i kübrâ yolunu açmış ki, bu asrın hakikat ve tarikat cereyanlarına galebe çalan felsefî dalâletlere galebe ediyor, meydandadır.

Teşbihte hatâ olmasın, nasıl ki Kur’ân’ın gayet kuvvetli ve mantıkî hakikati, sair dinleri, felsefe-i tabiiyenin savletinden ve galebesinden kurtarıp onlara bir nokta-i istinad oldu, taklidî ve aklın haricindeki usullerini de bir derece muhafaza etti. Aynen öyle de, bu zamanda onun bir mucizesi ve nuru olan Risâle-i Nûr dahi, felsefe-i maddiyeden gelen dehşetli dalâlet-i ilmiyeye karşı, avâm-ı ehl-i imanın taklîdî olan imanlarını, o dalâlet-i ilmiyenin savletinden kurtarıp, umum ehl-i imana bir nokta-i istinad ve yakın ve uzaklarda olanlara dahi, zaptedilmez bir kale hükmüne geçmiştir ki, bu emsalsiz dehşetli dalâletler içinde, yine avâm-ı mü’minin imanını şüphelerden ve İslâmiyet’ini, hakikatsizlik vesveselerinden muhafaza ediyor.

Evet, her tarafta, hattâ Hint ve Çin’de ehl-i iman, bu zamanın çok dehşetli dalâletinin galebesinden, “Acaba İslâmiyet’te bir hakikatsizlik mi var ki, sarsılmış?” diye şüpheye ve vesveseye düştüğü vakit birden işitir ki, bir risale çıkmış, imanın bütün hakikatlerini kat’î ispat eder, felsefeyi mağlûp edip zındıkayı susturuyor, diye anlar. Birden o şüphe ve vesvese zâil olup imanı kurtulur ve kuvvet bulur. (Emirdağ Lâhikası, Nesil Yayınları, s, 1716.)

7. İman ve Duygusallık

Risâle-i Nûr’da, imanî konular güçlü delillerle ispat edilmekle yetinilmemiş, bunun yanı sıra, imanın insan hissiyatına (duygusallığına) tesiri de ele alınmıştır. İnsan fıtratında var olan acz, fakr, insanı elemler içinde bırakan zeval, firak, insanın geçmiş ve gelecekle irtibatı, yalnızlık duygusu, ölüm, Allah’a ve ahirete imanın faideleri pek çok risalede ele alınmış, imanın insanın bu zayıf taraflarını güçlendirdiği, küfrün ise insanı bunalımlara götürdüğü ispat edilmiştir. Bu izahlarla Üstad, ahiret saadeti kadar, dünya saadetinin de ancak imanla olacağını göstermiştir.

8. Kelâmdan Daha Fazlası

Her ne kadar Risâle-i Nûr için Kelâm ilmi diyor isek de, onun Kelâmdan daha zengin bir muhteva taşıdığını belirtmemiz gerekir. Risâle-i Nûr, eski kelâm kitaplarında olup, bugünkü sosyal hayatta medar-ı bahis olmayan ve ihtiyaç da olmayan teferruatla ilgili konular üzerinde durmamıştır. Fakat Müslümanların ihtiyacı olan pek çok mesele, kelâmi bir konu olmadığı halde ele alınmıştır. Mesela ibadetlerle, ahlakla ilgili konular, hadislerle ilgili konular, kelâmi konular değildir, fakat Müslümanların ihtiyacı olan konulardır. İhtiyaçtan dolayı bu ve buna benzer pek çok konuyu risalelerde görebiliriz.

Üstad, İslâm’ın her yönden hücuma maruz kaldığı bu asırda, hem hücumları durdurabilmek, hem de güçlü İslâmî bir kişilik ve sosyal bünye ortaya çıkarabilmek için elinden gelen gayreti göstermiştir. Bu yüzden dar kalıplarla kendini sınırlamayı değil, ihtiyaç neyi gerektiriyorsa ona göre tavır almayı tercih etmiştir.

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
5 Yorum