1. YAZARLAR

  2. Himmet UÇ

  3. Keban’da Medresetüz Zehra'nın bir şubesi açıldı
Himmet UÇ

Himmet UÇ

Yazarın Tüm Yazıları >

Keban’da Medresetüz Zehra'nın bir şubesi açıldı

A+A-

29 Haziranda Elazığ Keban’da bir Medresetüz Zehra şubesi açıldı. Keban Dershanesi. Nasıl Keban barajı bölgenin rahmet suyu ile nemalanıp bölgeyi aydınlatıyor ve münebbit hale getiriyorsa Keban dersahanesi de bu maddi refaha manevi bir refah penceresi açıyordu. Bediüzzaman’ın varisleri olan Abdullah Yeğin ve Hüsnü Bayram Ağabeyiler Üstadın okulunun her yerdeki açılışlarına katılıp, miraslarının peşinde olduklarını ortaya koyuyorlar ve büyüyen davanın mutluluğunu gittikleri yerlerde paylaşıyorlar. Bölgenin abisi Mehmet Orakçıoğlu, sair hizmet-i Kur’an talebeleri, açılış için ellerinden geleni yaptılar.

Açılış sözünü İhsan Atasoy yaptı. Vessemain Vettarik suresini okudu. “Göğe ve Tarik’e kasem ederim, Tarik bilir misin nedir? O pırıl pırıl parlayan bir yıldızdır. Hiçbir kimse yoktur ki yanında bir bekçi melek bulunmasın. Öyle ise insan neden yaratıldığını bir düşünsün. O bel ile göğüs nahiyesinden çıkan, atılan bir sudan yaratıldı. Onu ilkin yaratan Allah elbette onu diriltmeye kadirdir. Gün gelir bütün gizli haller ortaya dökülür. O gün insanın ne bir kudreti ne bir yardımcısı kalır. Yağmur dolu gök, bitkilerin çıkması için yarılan yer hakkı için, bu Kur’an kesin bir sözüdür. Hakla batılı ayırd eden bir sözdür. O bir şaka değildir, o kafirler var güçleriyle hile kurarlar. Ben de kurar onların hilelerini boşa çıkarırım. Öyle ise o kafirleri kendi hallerine bırak.”

Burada Tarik sözü ironik olarak Nur medresesine işaret olabilir. Ayetteki gibi o parıl parıl parlayan bir yıldızdır. Daha sonra Abdullah Yeğin Ağabey birinci sözü okudular.

"Bismillah" her hayrın başıdır. Biz dahi başta ona başlarız. Bil ey nefsim, şu mübarek kelime İslâm nişanı olduğu gibi, bütün mevcudatın lisan-ı haliyle vird-i zebanıdır. "Bismillah" ne büyük tükenmez bir kuvvet, ne çok bitmez bir bereket olduğunu anlamak istersen, şu temsilî hikâyeciğe bak dinle. Şöyle ki:

Bedevi Arab çöllerinde seyahat eden adama gerektir ki, bir kabîle reisinin ismini alsın ve himayesine girsin. Tâ şakilerin şerrinden kurtulup hacatını tedarik edebilsin. Yoksa tek başıyla hadsiz düşman ve ihtiyacatına karşı perişan olacaktır. İşte böyle bir seyahat için iki adam, sahraya çıkıp gidiyorlar. Onlardan birisi mütevazi idi. Diğeri mağrur... Mütevazii, bir reisin ismini aldı. Mağrur, almadı... Alanı, her yerde selâmetle gezdi. Bir katı-üt tarîke rast gelse, der: "Ben, filan reisin ismiyle gezerim." Şaki defolur, ilişemez. Bir çadıra girse, o nam ile hürmet görür. Öteki mağrur, bütün seyahatinde öyle belalar çeker ki, tarif edilmez. Daima titrer, daima dilencilik ederdi. Hem zelil, hem rezil oldu.

İşte ey mağrur nefsim! Sen o seyyahsın. Şu dünya ise, bir çöldür. Aczin ve fakrın hadsizdir. Düşmanın, hacatın nihayetsizdir. Madem öyledir; şu sahranın Mâlik-i Ebedî'si ve Hâkim-i Ezelî'sinin ismini al. Tâ, bütün kâinatın dilenciliğinden ve her hâdisatın karşısında titremeden kurtulasın.

Evet, bu kelime öyle mübarek bir definedir ki: Senin nihayetsiz aczin ve fakrın, seni nihayetsiz kudrete, rahmete rabtedip Kadîr-i Rahîm'in dergâhında aczi, fakrı en makbul bir şefaatçı yapar. Evet, bu kelime ile hareket eden, o adama benzer ki: Askere kaydolur. Devlet namına hareket eder. Hiçbir kimseden pervası kalmaz. Kanun namına, devlet namına der, her işi yapar, her şeye karşı dayanır.

Başta demiştik: Bütün mevcudat, lisan-ı hal ile Bismillah der. Öyle mi?
Evet, nasılki görsen: Bir tek adam geldi. Bütün şehir ahalisini cebren bir yere sevketti ve cebren işlerde çalıştırdı. Yakînen bilirsin; o adam kendi namıyla, kendi kuvvetiyle hareket etmiyor. Belki o bir askerdir. Devlet namına hareket eder. Bir padişah kuvvetine istinad eder. Öyle de her şey, Cenab-ı Hakk'ın namına hareket eder ki; zerrecikler gibi tohumlar, çekirdekler başlarında koca ağaçları taşıyor, dağ gibi yükleri kaldırıyorlar. Demek herbir ağaç, "Bismillah" der. Hazine-i Rahmet meyvelerinden ellerini dolduruyor, bizlere tablacılık ediyor. Her bir bostan, "Bismillah" der. Matbaha-i Kudret'ten bir kazan olur ki; çeşit çeşit pekçok muhtelif leziz taamlar, içinde beraber pişiriliyor. Herbir inek, deve, koyun, keçi gibi mübarek hayvanlar "Bismillah" der. Rahmet feyzinden bir süt çeşmesi olur. Bizlere, Rezzak namına en latif, en nazif, âb-ı hayat gibi bir gıdayı takdim ediyorlar. Herbir nebat ve ağaç ve otların ipek gibi yumuşak kök ve damarları, "Bismillah" der. Sert olan taş ve toprağı deler geçer. Allah namına, Rahman namına der, her şey ona müsahhar olur. Evet havada dalların intişarı ve meyve vermesi gibi, o sert taş ve topraktaki köklerin kemal-i sühuletle intişar etmesi ve yer altında yemiş vermesi; hem şiddet-i hararete karşı aylarca nazik, yeşil yaprakların yaş kalması; tabiiyunun ağzına şiddetle tokat vuruyor. Kör olası gözüne parmağını sokuyor ve diyor ki: En güvendiğin salabet ve hararet dahi, emir tahtında hareket ediyorlar ki; o ipek gibi yumuşak damarlar, birer asâ-yı Musa (A.S.) gibi “Fekulnadri bi asakel hacer”  emrine imtisal ederek taşları şakk eder. Ve o sigara kâğıdı gibi ince nazenin yapraklar, birer aza-yı İbrahim (A.S.) gibi ateş saçan hararete karşı” Yana riküni berden selamen”  âyetini okuyorlar.

Madem her şey manen "Bismillah" der. Allah namına Allah'ın nimetlerini getirip bizlere veriyorlar. Biz dahi "Bismillah" demeliyiz. Allah namına vermeliyiz. Allah namına almalıyız. Öyle ise, Allah namına vermeyen gafil insanlardan almamalıyız...

Sual: Tablacı hükmünde olan insanlara bir fiat veriyoruz. Acaba asıl mal sahibi olan Allah, ne fiat istiyor?
Elcevab: Evet o Mün'im-i Hakikî, bizden o kıymettar nimetlere, mallara bedel istediği fiat ise; üç şeydir. Biri: Zikir. Biri: Şükür. Biri: Fikir'dir. Başta "Bismillah" zikirdir. Âhirde "Elhamdülillah" şükürdür. Ortada, bu kıymettar hârika-i san'at olan nimetler Ehad-i Samed'in mu'cize-i kudreti ve hediye-i rahmeti olduğunu düşünmek ve derketmek fikirdir. Bir padişahın kıymettar bir hediyesini sana getiren bir miskin adamın ayağını öpüp, hediye sahibini tanımamak ne derece belâhet ise, öyle de; zahirî mün'imleri medih ve muhabbet edip, Mün'im-i Hakikî'yi unutmak; ondan bin derece daha belâhettir.

Ey nefis! böyle ebleh olmamak istersen; Allah namına ver, Allah namına al, Allah namına başla, Allah namına işle. Vesselâm.”

Bismillah nasıl verimsiz bir toprakta Allah’ın rahmetini celbederse, Keban‘da okunan Bismillah ve nur dershanesi de topluma Allah’ın rahmetini celbeder. Bir nevi Bismillah umumi merhameti dershane ile birlikte topluma celbeder ve bir rahmet bulutu olur. Orada Hz. Musa’nın asası gibi rahmet pınarı ortaya çıkarır, yeşillendirir.

Hüsnü Bayram Ağabey Risaleden bir metin okudu. Bu metnin ilk parağrafı Risale-i Nur’un en uzun cümlesi denecek kadar geniş ve ihatalı bir mahiyet gösteriyor. Bediüzzaman’ın siyasete hangi düzeyde baktığını ve dünya harbinin ve neticelerinin, harpten etkilenen tarafların nasıl büyük bir arayış içine gireceği ve sonunda Kur’an’ın ruhların ve toplumların ihtiyaçlarına nasıl cevap vereceğini ama bunu dünya savaşlarının meydana getirdiği maddi manevi tahriplerden sonra ortaya çıkacak bir realite olduğunu anlatıyor. İnsanlığın neden Kur’an ve hakikatlerini arayacağını birinci cümlenin başında onbeş gerekçe cümlesiyle ortaya koymuş.
Siyasi tarihçilerin ve tarihçilerin, sosyal tarihçilerin bakış açılarından çok farklı bir şekilde Kur’an’ın bu tahrib edilmiş fert, cemiyet ve topluma nasıl çare olacağını onbeş cümle ile anlatmış. İki parağrafın geçiş cümlesi şu “fıtrat-ı beşerin hakiki sevdiği aradığı hayat-ı bakiyeyi bütün kuvvetiyle arayacak ve elbette ve hiç şüphe yok ki…” Bu cümleden sonra gerekçeyi ortaya koyan izahlardan sonra çareyi ortaya koyan bir o kadar cümle sıralanmış.

Birinci cümle gurubunda kullanılan fiillere bakalım, “tahribatıyla, perişan etmesiyle, meyusiyetleriyle, tamir edememelerinden, azaplarıyla, görünmesiyle, yaralanmasıyla, parçalanmasıyla, sureti görünmesiyle.” Bu fiiller dünyadaki olayların sonuçlarını bir siyaset felsefesi şeklinde anlatır. Daha sonra bunlara çare olacak olanın Kur’an olduğunu ortaya koyması dünya siyasetine ve tahribatına ne kadar yüksek bir noktadan ve perspektiften baktığını gösterir. Dünya savaşlarının ve sahte ideolojilerin ve dünya hayatının cazibesinin insanı mutlu etmeye yetmeyeceğini belirtir.

Kur’an’dan sonra bahis Risale-i Nura intikal eder. O Kur’an‘ın mucize-i kübrasının elinde bir elmas kılınçtır. Nurların nasıl bu sorulara cevap verdiğine risalelerden örnek verir Bediüzzaman. Bunlar Tabiat Risalesi, 2500 yıldır tabiatla boğuşan batı felsefesi ve kilise ve son zamanda İslam dünyasının bu büyük yorum zorluğunu nasıl çözdüğünü anlatır. Diğerleri de metnin sonunda ismi verilen risalelerdir. Bütün bunların mahiyetine vukuf ile hizmeti imanın kalitesinin yükseleceğini de belirtelim. Malı tezgahlamak malın değil tezgahtarın görevidir. Yoksa acemi tezgahtar malı dükkanda bırakır ve suçlu mal olur.

“Leyle-i Kadir'de kalbe gelen pek geniş ve uzun bir hakikate, pek kısaca bir işaret edeceğiz. Şöyle ki:

Nev'-i beşer bu son harb-i umumînin eşedd-i zulüm ve eşedd-i istibdadı ile ve merhametsiz tahribatı ile ve birtek düşmanın yüzünden yüzer masumu perişan etmesiyle ve mağlubların dehşetli me'yusiyetleriyle ve galiblerin dehşetli telaş ve hâkimiyetlerini muhafaza ve büyük tahribatlarını tamir edememelerinden gelen dehşetli vicdan azablarıyla ve dünya hayatının bütün bütün fâni ve muvakkat olması ve medeniyet fantaziyelerinin aldatıcı ve uyutucu olduğu umuma görünmesiyle ve fıtrat-ı beşeriyedeki yüksek istidadatın ve mahiyet-i insaniyesinin umumî bir surette dehşetli yaralanmasıyla ve gaflet ve dalaletin, sert ve sağır olan tabiatın, Kur'anın elmas kılıncı altında parçalanmasıyla ve gaflet ve dalaletin en boğucu, aldatıcı en geniş perdesi olan siyaset-i rûy-i zeminin pek çirkin, pek gaddarane hakikî sureti görünmesiyle elbette ve elbette hiç şübhe yok ki:

Şimalde, garbda, Amerika'da emareleri göründüğüne binaen nev'-i beşerin maşuk-u mecazîsi olan hayat-ı dünyeviye, böyle çirkin ve geçici olmasından fıtrat-ı beşerin hakikî sevdiği, aradığı hayat-ı bâkiyeyi bütün kuvvetiyle arayacak ve elbette hiç şübhe yok ki: Bin üçyüzaltmış senede, her asırda üçyüzelli milyon şakirdi bulunan ve her hükmüne ve davasına milyonlar ehl-i hakikat tasdik ile imza basan ve her dakikada milyonlar hâfızların kalbinde kudsiyet ile bulunup lisanlarıyla beşere ders veren ve hiç bir kitabda emsali bulunmayan bir tarzda, beşer için hayat-ı bâkiyeyi ve saadet-i ebediyeyi müjde veren ve bütün beşerin yaralarını tedavi eden Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan'ın şiddetli, kuvvetli ve tekrarlı binler âyâtıyla, belki sarihan ve işareten onbinler defa dava edip haber veren ve sarsılmaz kat'î delillerle, şübhe getirmez hadsiz hüccetleriyle hayat-ı bâkiyeyi kat'iyyetle müjde ve saadet-i ebediyeyi ders vermesi, elbette nev'-i beşer bütün bütün aklını kaybetmezse, maddî veya manevî bir kıyamet başlarına kopmazsa; İsveç, Norveç, Finlandiya ve İngiltere'nin Kur'anı kabul etmeğe çalışan meşhur hatibleri ve Amerika'nın din-i hakkı arayan ehemmiyetli cem'iyeti gibi rûy-i zeminin geniş kıt'aları ve büyük hükûmetleri Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan'ı arayacaklar ve hakikatlerini anladıktan sonra bütün ruh u canlarıyla sarılacaklar. Çünki bu hakikat noktasında kat'iyyen Kur'anın misli yoktur ve olamaz ve hiçbir şey bu mu'cize-i ekberin yerini tutamaz.

Sâniyen: Madem Risale-i Nur, bu mu'cize-i kübranın elinde bir elmas kılınç hükmünde hizmetini göstermiş ve muannid düşmanlarını teslime mecbur etmiş. Hem kalbi, hem ruhu, hem hissiyatı tam tenvir edecek ve ilâçlarını verecek bir tarzda hazine-i Kur'aniyenin dellâllığını yapan ve ondan başka me'hazı ve mercii olmayan ve bir mu'cize-i maneviyesi bulunan Risale-i Nur o vazifeyi tam yapıyor ve aleyhindeki dehşetli propagandalara ve gayet muannid zındıklara tam galebe çalmış ve dalaletin en sert kuvvetli kalesi olan tabiatı, Tabiat Risalesi'yle parça parça etmiş ve gafletin en kalın ve boğucu ve geniş daire-i âfâkında ve fennin en geniş perdelerinde Asâ-yı Musa'daki Meyve'nin Altıncı Mes'elesi ve Birinci, İkinci, Üçüncü, Sekizinci Hüccetleriyle gayet parlak bir tarzda gafleti dağıtıp, nur-u tevhidi göstermiş.( Sözler 154)

Hüsnü Bayram Ağabey, cemaat ve cemaatlar arasında ümmeti Muhammed ile dostluk köprülerinin devamını sağlayacak şekilde davranmak gerektiği yolunda etkili sözler söylediler.

İkramlar yapıldı insanlar birbirleriyle hasret giderdiler, güzel bir gün güzel bir faaliyet ile ahirete alemi misale intikal etti.

Kapanışta Sungur Ağabey’in oğlu “Elemneşrehleke” suresini okudu. Sure Peygamberimize direk ümmete dolaylı hitap eden bir netliktedir. “Biz senin göğsünü açıp genişletmedik mi? Senin belini çatırdatan o ağır yükünü indirmedik mi? Hem senin şanını yüceltmedik mi? Demek ki güçlükle beraber kolaylık vardır. Evet güçlükle beraber kolaylık vardır. O halde bir iş bitince  hemen başka işe giriş, onunla uğraş, hep Rabbine yönel, O’na yaklaş.”

Bu ayet de Nur talebelerine zorluklar karşısında işe devam ve geniş düşünme tavsiye ediyor. Çünkü şimdi peygamber davasını temsil edenler onlardır.

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.