1. YAZARLAR

  2. Zafer AKGÜL

  3. Kayseri’de ihtiyar mezunlar günü
Zafer AKGÜL

Zafer AKGÜL

Yazarın Tüm Yazıları >

Kayseri’de ihtiyar mezunlar günü

A+A-

Rahmetli Ali M.Mutlu ağabeyin başlattığı geleneksel “Kayseri Mezunları Pilav Günü” buluşmasına iki yıl aradan sonra bu yıl da katılmak nasib oldu. 81-82 dönem mezunu 4 arkadaş , “Ya sefer” deyip yola çıktık. 80’li yıllarda otobüsle bilmem kaç saatte  bitirebildiğimiz yolculuk, otomobille namaz molaları dahil beklenenden kısa sürdü. Oysa bir zamanlar otobüsle giderken K.Maraş’ta verilen yarım saatlik mola esnasında bir kitapçıdan aldığım Necip Fazıl’ın “Aynadaki Yalan” romanını Sarız terminaline girdiğimizde bitirebilmiştim.

Nereden nereye. Geçmişin elemleri ve sevinçleriyle birlikte, teknik imkanları, yollar ve araçlar da aynadaki görüntüler gibi yalan olmuştu. Bir yerde her şey yalandı hayatta, ölüm gerçeği hariç… Yani her şey yalan, ölüm gerçekti. Ölümün keşif kolları olan şakaklarımızdaki saçlar beyazlara bürünmüştü. Tıpkı Erciyes’in zirvelerindeki karlar gibi. Zekeriya (a.s)’ın ifadesiyle başımız iştial etmiş, tutuşmuş, yanmış odun gibi, beyaz kül rengine  dönüşmüştü. Zaman öyle bir geçiyor ve insanları, eşyayı ve mekanları öyle bir öğütüyordu ki Kur’andaki “Temürrü merre’s- Sehab” cümlesini okutuyordu herkese ve her şeye. Farkında değildik ama zaman bulut gibi geçiyordu, su gibi  akıp gidiyordu.

Kayseri’deki toplantı yerimize geldiğimizde yıllar önce aşina olduğum onlarca arkadaş, ağabey, vakıf kardeşler sanki buhar olup uçmuşlardı. Zaman birilerini sezdirmeden, sessiz sedasız aramızdan sıyırıp almıştı. Geride kalanlar, mukadder bir ayrılış saatinin gelişini bekliyorlardı. 80’li yıllarda iman, Kur’an hizmet diye pehlivanlar gibi olayları, problemleri çileleri  yara yara yürüyen Celalettin, Hacı Ali Küsemler, Osman amcalar, Mehmet Taşbaşlar, Ali Göllüler, Ceylan ağabeyler artık onca şevklerine rağmen ağır çekime girmiş film gibi konuşuyor, hal hatır soruyor veya gülümsüyorlardı. Tabiri caizse bineceği son treni bekleyen yalnız yolcular gibiydiler. Toplantıya gelen mezunların çoğu bizden gençti. Galiba en ihtiyarlar gurubunu teşkil ediyorduk. Öyle ya biz dört arkadaş meslekte 31, 32. yıllarımızı idrak etmekteydik. 2000’li yıllarınyani milenyum çağının mezunları yanımızda yeni yetme çırak gibi kalıyorlardı. Ne yapalım ustalık zor zanaat. İhtiyarlık da zorun zoru bir zanaatti işte…

Biz dört kişi, Mehmet Özevren ağabeyin ev sahipliğinde Ali Göllü ve Abdülvahap Mutlu ve gençten bir kardeşle birlikte  sekiz kişi Erciyes dağına çıktık. Tırmanarak değil tabii, teleferikle çıktık... Gençlik yıllarında olsaydı tırmanarak çıkabilirdik. Ama şu ihtiyarlık var ya… Son durakta indik. Hatıra fotoğrafları çektirdik.

Seni uzaklardan seyretmek….

Erciyes’ten Kayseri’ye bakmak. Vakit akşama doğru, gün batımı, gurup vaktiydi. Güneş kızıla değil alkanlara boyanmıştı. Şairin dediği gibi, nurdan bir şehir gibi Kayseri’yi mi seyrettim yoksa orada yüksek binaların, ışık nehrine dönmüş caddelerin ve kıvrılarak  kaybolan yüzlerce sokakların içinde kaybolmuş kendimi, mazimi, gençliğimi, ümitlerimi, hayallerimi mi seyrettim bilmiyorum. Bildiğim tek şey “Lâ uhubbül afilin”di.

Aziz Üstadımın 26. Lem’adaki ifadelerini hatırladım, gördüklerim duyduklarım, gözlerimi yaşartacaktı. Aslında ağlamaya müsait, tenha bir yerdi. Üstelik gözyaşlarımı saklayamasam da gizleme çaresi vardı. Erciyes’in eteklerindeki dondurucu soğuk iyi bir kamuflaj malzemesi olabilirdi. Ama ağlayamadım, tuttum kendimi. Bir başlarsa ağlayışımı durduramayacağımdan korktuğum için Ali Göllü ve Vahap ağabeylere latifeler yaparak psikolojik anafordan kurtardım kendimi. Ama beynimde hep o cümleler vardı:

Bir güz mevsiminde, ikindi vaktinde, yüksek bir dağda dünyaya baktım. Birden, gayet rikkatli ve hazin ve bir cihetle karanlıklı bir halet bana geldi. Gördüm ki, ben ihtiyarlandım, gündüz de ihtiyarlanış, sene de ihtiyarlanmış, dünya da ihtiyarlanmış. Bu ihtiyarlıklar içinde dünyadan firak ve sevdiklerimden iftirak zamanı yakınlaştığından ihtiyarlık beni ziyade sarstı.”

Beynimde bu ve buna benzer cümleler, aşağıdan yukarıya  gelip, yavaşlayıp son istasyonda dönüş yaparak ağır ağır aşağıya doğru inmeye başlayan üstünde seri numarası yazılı teleferik kabinleri gibi Birinci Rica’dan Onaltıncı Rica’ya kadar Lem’alardan çıkıp ağır  dönüşlerle tekrar yerlerine dönüyorlardı. Her bir hüzün anında, bir ricanın son bölümü bana teselli veriyordu. Ama ameliyat acısı hemen geçmiyordu mübarek. Yara sıcak, kan taze, dikişler yeni, sancı inceden inceye başlayınca elbette gülümsemek zor oluyordu. Erciyes’in dondurucu soğuğunda acıyı hissetmiyordum o anda. Ama şehre doğru M.Özevren ağabeyin minibüsü, bizi  kıvrılan yollardan aşağıya indirdikçe, hava ılıdıkça, ayaklarımız yere basınca anladım  gençlikten müfarakat ne imiş, dostlardan iftirak nasılmış. Heyyy gençlik yılları!..  Gürbüzler, Evrenler, Yiğitler, Bilaller, Taşbaşlar, Şenozanlar, Doğanlar, Şerifler, Ceylan ağabeyler... Heyyy Kaya, Kurtoğlu, Yolbaşı dersaneleri, hey Düvenönü, heyy Talas, Heyy Erkilet, heyy Kocasinan, heyy Tomarza, Yeşilhisar. Ve heyy Hacılar. Ve eeeyy Hacılar kabristanında rahmet-i rahmana kavuşup haşir sabahını bekleyen canımız, ağabeyimiz, manevi babamız Ali Murtaza Mutlu ağabeyler…

Yol arkadaşım Feyzullah dersaneye dönerken koluna girdiği bir kardeşe “Dil bekası, hak fenası istedi mülk ü tenim. Bir devasız derde düştüm, ah ki Lokman bîhaber” mısraını söylüyordu. Belli ki aynı duyguların sağanağında yakalanmıştı. Aslında kafiledeki  M.Ali Pektaş da yakalanmıştı. M.Özevren ağabeyin akşam ve yatsı namazları molası için kahve içtiğimiz, ders yaptığımız şirin bahçeli evinin balkonundan şehrin ışıltılı manzarasına dalarken çayını yudumlaması esnasında uzaklara, çook uzaklara gözlerini dikip hareketsiz, sessiz bir şekilde hiç kıpırdamadan öylecene dalıp gittiğini bir an göz ucuyla takip ettiğimde anlamıştım. Aynı yolun yolcusuyduk ne de olsa. Beraber düşüp, beraber kalkmıştık 30-35 küsur yıl önce. Birlikte derslere gidişler, Kayseri Gençlik Teşkilatında mehter takımı kurmalar, piyes çevirmeler, mahallî gazetelere Ramazan Sayfası hazırlamalar, Barla mevlidine gidişler, mitinglere katılışlar, yürüyüşler, hitabeler ve ve ve’ler. Neler neler…

26.Lem’anın ricalarındaki teselliler elbetteki bu hüzün kuyularına daha fazla düşmemizi engelliyordu. Yaralarımıza merhem oluyordu. Şairin

Sussun sussun uzakta ölümüme ağalayan..

Gencim ölmem arzular kanımda bir çağlayan.

Şırıl şırıl” dediği gibi gönlümüz gençti daha. Şevk ve aşk doluyduk bu davanın izinde. Hüznümüzün sebebi sevdiğimiz, saydığımız, sabrına, fedakarlığına, ihlasına hayran kaldığımız Kayseri’deki hizmetlerin öncüleri olan ağabeylerimizden gaybî veya şuhudî müfarakatimizdi. Ehl-i dünya bizim hüznümüzden anlamaz. Yoksa aynalara bakarak:

Şakaklarıma kar mı yağdı ne var

Benim mi Allah’ım bu çizgili yüz

Ya gözler altındaki mor halkalar

Neden böyle düşman görünürsünüz

Yıllar yılı dost bildiğimiz aynalar..” dediği gibi ebedi gençliği kazanma yolunda telef ettiğimiz dünyevî, fanî gençliğin bizi terk etmesinden doğan bir hüzün değildi bu. Bu başka bir şeydi. Dostlardan, ağabeylerden, kardeşlerden iftereka, yefteriku, iftirak hüznüydü bu…

Kayseride bir makber…

Kabrinin başındayız. O Kayseri’nin nur hizmetlerinin sembolüdür.

Kayseri denince akla Ali Mutlu ağabey gelir. Hizmet demek, fedakarlık demek, tevazu demek, ihlas demek Ali Mutlu ağabey demekti. Dersleri izah ederken latif ve düşündürücü fıkralar ve meseller anlatmak ona mahsus müstesna bir özellikti. Güldürür ve düşündürürdü. Mektep medrese tahsili yoktu. Risale-i Nur üniversitesinden mezun olmuştu. Bundan dolayı Ankara’da bir müsaferet  sırasında onun dersini dinleyen bir akademisyen “Beyefendi hangi üniversitede öğretim görevlisisiniz?” diye sorabilmişti. O tebessümle “Kayseri’de halıcıyım” cevabını vermişti. Sadece ilimde tevazu sahibi değildi. Her konuda mütevazilik örneğiydi. Maddi durumu çok iyi olduğu halde gece derslerine yakınsa yaya olarak, uzaksa minibüsle veya rastgele bir ağabeyin arabasıyla giderdi. Dersanelerde öğrencilerle birlikte oturup baba gibi haşir neşir olur, onların pişirdiği  çorbaya ilenmeden, kaşık sallardı. Giyimiyle, kuşamıyla da sevad-ı azama tabi olurdu.

Hacılar’daki bahçesinde her yaz başlangıcında yediden yetmişe her nur kardeşi çağırır ziyafet verir, enva-i çeşit meyveleri ikram ederdi. Sonra biz öğrencilere ağaçlara çıkıp meyve toplayıp yememizi isterdi. Biz yüzlerce öğrenci çekirge sürüleri gibi kayısı, elma, vişne ve dalbastı kiraz ağaçlarına tırmanır doyasıya yerdik. Yediğimiz kadar da eve götürürdük. Ali Mutlu ağabey sevincinden havalara uçardı. Çocuklar gibi sevinirdi. Gözlerinin içi güler, neşesinden yerinde duramazdı. Türkiye’nin her yerinden gelen, misafiri olan, transit geçen herkesi mutlaka bahçesinde ağırlardı. Oradaki bir vişne ağacını ve sevabını rahmetli Bekir Berk ağabeye bağışlamıştı. Bekir ağabeyin sahife-i amaline sevap yazılsın diye o vişne ağacından yememizi ısrarla teklif ederdi, eliyle yedirirdi. Öylesine sehavet, cömertlik timsaliydi. Gönlü bol olmanın mücessem haliydi. Ve bereket öyle gözle görünürdü ki Hacılar’daki tüm bahçelerde kiraz mevsimi biter, ağaçlar tatile girerdi. Ama Ali Mutlu ağabeyin bahçesindeki kiraz ağaçları meyve vermeye devam ederdi. Komşuları söylerdi bunu. Yüzlerce şahidi vardı. Halil İbrahim bereketi denen vaka bu olsa gerekti.

Mezarının başında Yasin okurken bunları düşündüm. Ali ağabey artık aramızda yoktu. Yüzde doksandokuz ahbabın mecmaı’na gitmişti. Yetim kalan bizlerdik. Şairin Makber şiirinde

“Eyvah ne yer, ne yâr kaldı

Beyrut’ta bir mezar kaldı

Şimdi buradaydı gitti elden

Gönlüm dolu âh û zâr kaldı” diye feryad ettiği gibi, benim de Eyvah, ne Kayseri ne Ali Mutlu ağabey kaldı  diye feryad u figan edesim geldi. Kabrinin yanı başındaki gül fidanına Celal kardeş su vermeye başladı. Dilerim  o hep güleç, gülerken güller açan yüzün, şefkatten yaşaran içi gülen gözlerin Cennet bahçelerindeki gülleri, gül bahçelerini seyretsin ve inşaallah yakinim var ki Cennet bahçelerinde de yastıklara yaslanarak dünyadaki maceralarımızı konuşuruz ağabey. Allah kabrini pür-nur eylesin. Bu düşüncelerle elveda ediyoruz Ali ağabeye…

Şerafettin ağabey’in feyizli dersleri ziyafet sofralarından da zevkliydi, ibret vericiydi. Kayseri’yi ilk nur tohumunu atan Şerafettin ağabeyi anlatmak için ayrı bir yazı lazım. Keza ilim ve hilm örneği Abdurrahman hocadan bahsetmek de ayrı bir haşiye ister. Programın devamı kaynaşma, tanışma, hasret giderme, derslerle, hatıralarla sürüyor. Bir yıl sonra buluşmak üzere tekrar kucaklaşıp ayrılıyoruz Kayseri’den ve kardeşlerden. Emeği geçen tüm ağabey ve kardeşlere gönül dolusu teşekkürler. Selam ve dua ile. 

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
4 Yorum