1. YAZARLAR

  2. M. Maruf ÖZÜLKÜ

  3. Kavgalı eve kız vermezler
M. Maruf ÖZÜLKÜ

M. Maruf ÖZÜLKÜ

Yazarın Tüm Yazıları >

Kavgalı eve kız vermezler

A+A-

Ülkemizin bir bölgesinde yaşanan sıkıntı maalesef o bölgeyle sınırlı kalmıyor. Ülkenin, varlığını-birliğini-dirliğini etkiliyor. Etkisi sadece Misak-ı Milli sınırları içerisinde kalsa iyi; Ortadoğu, İslam Dünyası ve Asya-Avrupa dengelerini etkiliyor.

Çünkü meselenin adı olan Kürtler, ülkemizin de içinde bulunduğu dört ülkenin önemli nüfusunu oluşturmaktadır. Karşılaşma kaçınılmazdı.

Evet bu karşılaşma bir asırdır ertelenen ve ertelendikçe kanayan bir meselenin adıdır.

Ulus devletlerin, yapay çatıların, zalim ideolojilerin keyfi-keyfine göre, bugünlere getirilen bir meseledir; Kürt meselesi.

Çözülmedikçe yürek yakan, kanatan İslam dünyasının vahdetini engelleyen, Türkiye’yi yurtta ve dünyada barış değil; eli kolu bağlı kılan, can mal ve enerji kaybına düçar eden meseledir bu.

Bu nedenle…

Dünyaya yön veren süper dessas güçler, bu mesele etrafında politikalar geliştiriyorlar, çatışan aktörleri kendi kirli politikalarına göre kullanıyorlar.

***

Aslında dünyadaki ulusçuluk rüzgarı ve bizdeki Jön Türkler'in “Türkler'in son yurdu olan anayurdu Türkleştirmek” ülküsü olmazsa idi, yaşanmayacak bir meseledir bu.

Siz daha işin başında...

“Burada yaşayan herkesin adını Türk koydum” demeseydiniz…

“Bundan kelli herkes Türkçe konuşacak, Türkçe yaşayacak” dayatmasında bulunmasaydınız…

Çanakkale’de yedi düvele cansiparane mücadele veren ve bugün birlikte ebedi istirahatgahlarında bize teessüflerle bakan ümmetin temsilcilerinden utanmadan, çocuklarını birbirine düşürecek zulümler sergilemeseydiniz...

Bu sorunu doğurmayacaktınız.

Çünkü; Türkçülük Kürtçülüğü doğurdu.

Çünkü keyfi ve zalimane tavırlar teröre cansuyu verdi.

Diyarbakır Cezaevi örgüte militan yetiştiren eğitim merkezi gibiydi mesela.

Osmanlı’nın adalet ve hak sancağı çökünce, gücü ele geçirenler, tek tip, tek tek kimlik ve tek yaşamcı bir rol dayatmışlardı. Çağdaşı oldukları Stalin, Hitler gibi bastırarak ve sindirerek herkesi “ya bize uy, yada hayat hakkı yok” politikalarını güttüler.

Din ve din namına ne kadar insan ve iz varsa hedef yaptılar.

Doğu’da ne kadar Kürt şeyh ve ağa varsa ya öldürdüler yada sürgüne yolladılar.

Üst kimliği ümmet olan; milliyeti “Kudsi İslam milliyeti” bilen unsurları Allah'ın ayeti sayan kardeşlere dediler ki, “Türklük, üst kimliktir, diğerleri millet değil; etnisitedir. Onlar da zaten Türk boyudur.” Tarihi, sosyolojiyi, ideolojileri yalanla sarmalayarak kullandılar.

1950’li yıllara kadar katıksız süren politikalar, Demokrat Parti’nin sürgündeki ailelerin dönüşünü sağlaması ve önderlerinin siyasette rol almalarına yol açmasıyla biraz gerilemiş oldu. Abdülmelik Fırat, Giyasettin Emre gibi merhum eski vekiller bunun birkaç örneğiydi.

Ama, Adnan Menderes’i darbeyle devirip idam eden cani yönetim, yine Kürt aileleri sürgüne gönderecek ve aralarında Altan Tan’ın babasının da olduğu insanlara Sivas Kampı’nda sürgüne gönderecek, onlara vicdansızca eziyet edecekti.

Resmi ayrıştırma politikaları maalesef hızı ve şekli değişse de günümüze kadar süregeldi.

Devletin tüm kurumlarına işlenen ve resmi kabul sayılan ilke ve inkılaplar toplumun ruhunu vicdanın sıkarak işletildi.

İsyanlarla katliamlarla başlayan Kürt hareketi, 1984 Eruh baskınıyla profesyonel silahlı tedhiş örgütü gölgesinde varlığını sürdürecekti.

Türkçülük, Kürtçülüğü tevlid etmişti ve Kürtçülük resmi devlet paradigmasından beslenerek uluslararası bir siyaset ve diplomasi alanı oluşturmuştu kendine.

***

Türkiye’de böyle iken, Baas politikalarının acımasızca yürütüldüğü Suriye Irak ve İran'da, vahşi biçimde sürüyordü. Herşeyden önce vatandaş sayılmıyorlardı. Temel haklardan yararlanamıyorlardı. Kitlesel olarak resmi imha saldırılarına muhatap oluyorlardı, Hama ve Halepçe’lerde. En ufak muhalefet darağaçları ile sonlanıyordu.

***

İster beğenelim, ister beğenmeyelim; resmi paradigmaya dokunna ve onu değiştirme cür'eti, mevcut hükümet tarafından kararlılıkla başlatıldı.

Vakıa merhum Turgut Özal da, meselenin etrafında tur attı uygun zemin için çaba girişimlerde bulundu.

Süleyman Demirel de, DYP-SHP hükümetini kurarken bölgeye gelip, "Devlet Kürt realitesini tanıyor" dedi. Ankara'ya dönünce hızlı bir dönüş yaptı. Vefat edene kadar da bir daha böyle cümleler kullanmadı.

***

2002'de işbaşına gelen siyasi irade 7 Haziran 2015 seçimlerine kadar Kürtlerin tahmin edemeyeceği hamleleri yaptı. Bir önceki yazımızda belirttiğimiz gibi kamuoyu desteğini de oluşturarak çözüm açılımlar ve kardeşlik projeleri geliştirdi. Ancak 7 Haziran seçimleri sırasında ve sonrasında güvenlik sorunu zirveye çıktı-çıkarıldı. Aslında milad aranacaksa bunun miladı 6-7 Ekim olaylarıydı.

Evet o güne kadar siyaset, çözüm için bedenini ortaya koyuyordu, kamuoyu olgunlukla destek veriyordu.

Örgütün varlık sebebi sorgulanmaya başlamış ve "silah bırakma" ilanatları Newruz alanlarında Türkçe-Kürtçe dillendiriliyordu. İlanatların samimi olmadığını, Kürtlerin sorunlarının çözülebileceğini ama zor olanın; örgütün gelecek sorunu olduğunu analiz edenler vardı.

Nitekim bunun emmareleri de hissediliyordu. Beyanatlarda meselelerden çok "muhatap" problem yapılmakta ve rahatsızlık su yüzüne çıkarılmakta idi.

Yanıbaşımızda patlak veren Suriye olayı örgüte uluslararası camiada itibar getirmişti. PYD, YPG adı altında Rojava'da İŞİD ile mücadele eden sevimli aktör oluvermişti.

Bu eskiye dönüş için fırsat olarak ortaya çıkmıştı. DAİŞ ile Türkiye'yi birlikte gösterme propagandası "düştü-düşecek" gafıyla sarmalanarak piyasaya sürülüyordu.

Çözümle çözülmemek için hendeklere barikatlara yönelen örgüt bu tercihiyle Meclis'te temsil edilen siyasi hareketi de, eş başkanlarını da etkisiz hale getirmiş oluyordu.

Böyle olunca hükümet, çözüm paketini buzdolabına kaldırdığını duyuruyor ve güvenlik konseptine yöneliyordu.

Bu beklenen ve anlaşılabilir bir tercihti. Ama bu geçici bir durum olarak bekleniyordu. Silah dilinden, siyaset diline dönüş beklenirken bunun bir türlü gerçekleşmemesi, iki taraftan da şahin diye nitelendirilebilecek siyasi aktörlerin öne çıkması, akil ve makul adamların geri çekilmesi hayra alamet değildi.

Anayasa Mahkemesi'nden önce dağdaki otorite, silahlı hendek eksenli tercihiyle Meclis'teki partiyi kapatmadıysa da iş yapamaz hale getirmişti.

Hükümet cenahında da çözüm politikalarından nedamet eder içerikte söylemler dillendiriliyor zaman zaman. Hoca Başbakan'ın dikkatli ve kardeşliği öne çıkaran sorumlu beyanatları ferahlık verse de bazı temsilcilerinin ulusalcı ağızları sıkıntılı bir durum arz ediyor.

Başa dönmeye ateşe yakıt göndermeye gerek var mı?

Fotoğrafın bütününü gören, gözü ve gönülü büyük devlet adamları böyle zamanlarda kendini gösterir.

Öyle değil mi?..

(Bu mevzu burada bitmez. Devam edeceğiz herhalde... )

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
1 Yorum