1. YAZARLAR

  2. Afife ARTIK

  3. Kastamonu Lahika Düsturları – 9: Şanlı olmak
Afife ARTIK

Afife ARTIK

Yazarın Tüm Yazıları >

Kastamonu Lahika Düsturları – 9: Şanlı olmak

A+A-

Kastamonu Lahikasının ilk mektubunun hitap kısmındaki vasıflar üzerinde durmaya devam ediyoruz. Bediüzzaman’ın Isparta, Barla ve civarındaki talebelere, Kastamonu’da iken yazdığı mektublardan bir mektub olan bu mektubda, talebelere bu şekilde hitap etmektedir:

“Aziz, Sıddık, Mübarek Kardeşlerim ve Hizmet-i Kur’aniye ve İmaniyede ihlaslı ve Kuvvetli ve Şanlı Arkadaşlarım”[1]

“Şanlı” vasfından evvelki vasıflar üzerinde daha evvel az çok düşünmeye çalışmıştık. Şimdi “Şanlı” sıfatına bakmaya çalışacağız.

Bu kelime hakkında sözlükleri taramış olsam da tatmin edici bir netice alamadım. Nedenini düşündüm. Risale-i Nur’un dil üzerinde bir imam olacağını ifade eden bu mektub hatırıma geldi: “Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyânın وَمَٓا اَرْسَلْنَا مِنْ رَسُولٍ اِلَّا بِلِسَانِ قَوْمِه۪[2] kavl-i şerifinin îma ve işâratından şu devrede Türk lisanının sadmeler geçirmesine bakılırsa, Risale-i Nur, Türkçede, lisan üzerinde de imam olacağına, yani yarın hâlis Türkçe olan Risale-i Nur'un kesb-i imtiyaz edip diğerlerini terk edeceklerine dair işaret-i Kur'âniyedendir demiş olsam, hatâ etmemiş olurum zannederim. ”[3]

Demek ki bizim Risale-i Nur’dan bir kelimenin anlamını ararken Risale-i Nur’un içinde aramamız icab eder. Çünkü Risale-i Nur’un anlam dünyası ile bizim Türkçe sözlüklerimizin anlam dünyası kıyas-ı maalfarıktır. Yani; birbiri ile kıyas edilmez. Öyle ise Risale-i Nur’un zengin anlam dünyası içinde mümtaz bir yeri olan bir kelimenin anlamını günümüzde tedavülde olan Türkçe Sözlük içinde aramak kıymetli bir elmasın bahasını gidip mahalledeki camcıdan sual etmeye benzer.

Hal böyle iken; biz de “şanlı” kelimesi Risale-i Nur’da nerelerde ve kimler için kullanılmış olduğuna bakalım ki; Bediüzzaman birine “şanlı” diyerek hitap etmesinin ne manaya geldiğini bilebilelim. Böylece elmasın kıymetini elmasdan anlayan bir cevherfüruşândan sormuş olmak hikmetine yaklaşalım.

Risale-i Nurda “şanlı” kelimesi 32 kez[4] geçmiştir. Bediüzzaman’ın, kendilerini şanlı olarak vasfettikleri bunlardır:

Şanlı Osmanlı Devleti

Şanlı Padişah (Fatih Sultan Mehmed)

Şanlı kahraman bir millet (Türk milleti)

Alem-i İslam’ın kalesi ve şanlı ordusu olan bu Türk Milleti

Şanlı ecdadımız

Şanlı olan ittihad-ı milli

Şanlı asakir-i muvahhidin

Şanlı talisiz bir devlet (Osmanlı Devleti)

Hasan Feyzi Ağabey’in Emirdağ Lahikasında yer alan bir mektubunda[5] da “şanlı” kelimesi altı yerde zikredilmiştir. Bunlara da bakalım:

Şanlı şehid Hazreti Cercis

Yellerle uçan şanlı büyük taht-ı mukaddes (Süleyman as’ın bahsi)

Doğmuş olan Şanlı güneş (Efendimiz’e (asm) işareten kullanılmış)

Bunlardı o tarihe geçen şanlı gazanfer (Sahebe Efendilerimize işaret ediyor)

Bir müjde verir sanki o şanlı düğünden (kulun Rabbine kavuşacağı gün)

Bunlardı o Peygamberin ashabı ve âli

Dünyada ve ukbada şanları âli.

Merhum Ali Ulvi Kurucu da “vasfeyleyemez aşkımı şi’rimdeki nâlem” mısrası ile nihayet verdiği bir şiirinde Üstad için “Şanlı gönül fatihi” vasfını zikretmiştir.

Bütün bu kullanımlardan anlıyoruz ki; şanlı tabiri Allah ile, iman ile İslam ile irtibat üzerinden ile alınan bir vasıftır.

Efendimiz Aleyhissalatü Vesselam şanlıdır çünkü Allah’ın şanını en mükemmel şekilde duyurmak için bu dünyada bulunmuştur ve Allah, ona kıyamete kadar daim ve Cennette kaim bir şan vermiştir. Sahabeler şanlıdır çünkü Efendimiz Aleyhissaltü Vesselam’a arkadaş olmuşlardır, davasında onu yalnız bırakmamışlar ve bütün varlıkları bahasına yanında yer almışlardır. Osmanlı Devleti şanlıdır çünkü İslamın bayraktarlığını yapmıştır, Fatih Sultan Mehmed şanlıdır çünkü Allah için cihad etmiştir. Üstad Bediüzzaman şanlıdır çünkü insanların kalbini Allah namına, iman hakikatleri ile fethetmiştir.

İşte Bediüzzaman’ın kendilerine bir lütufname manasını taşıyan mektubunda hitap ettiği zâtlar da Said Nursi’ye, insanların iman ile kalblerini fethetme hizmetinde arkadaş, kardeş ve yardımcı olmuş zâtlardır. Üstadlarının Kastamonu’da ikamete mecbur edilmiş olması onları hizmette bir gevşekliğe atmamış ve Üstadın oradan ayrılışı ile üzerlerindeki sıkı takip de bir derece azalmıştır.

Bu zâtların ciddi olarak hizmete devam etmeleri o ana dek yazılan Risalelerin çoğaltılması ve muhtaçlara ulaştırılması için hayatî önem taşıyordu ve kendilerinden beklenildiği gibi “sahip, muhafız, varis, hakikatbîn ve kıymetşinas” olarak hizmetlerine devam etmişlerdir.

Mektubun muhatapları olan Isparta Kahramanları sadece Allah için, son derece zor şartlar altında ve her türlü işkenceyi ve dünyaya dair kayıpları göze alarak hizmet etmiş olmaları ile “şanlı” olarak vasfedilmeyi haketmişlerdir.

Allah celle şanühü, kendi şanı için çalışanları şanlı kılmıştır. Asr-ı Saadette nasıl ki Sahabe Efendilerimiz, ana baba ve canlarından geçerek Allah için çalışmak ile şan almış iseler; bu mektubun muhatabı olan zâtlar da (elbette sahabelerin derecesine yetişilmeyeceği açık olmakla beraber) ana baba ve canlarını feda ederek Allah’ın dinine hizmet etmeleri ile şan almışlardır.

Allah’ın rızasını göz önünde tutarak hizmet eden ve fakat bunula bir şan elde etmek isteyen ehl-i hizmet ise Yirmibirinci Lem’a da ve Hücumat-ı Sitte Risalesinde Hubb-u câh bahsinde şiddetle uyarılmıştır. Allah için bir iş yapmak, ecrini yalnız Allah’dan beklemek ile ihlaslı olabilir. Ve ehl-i dünya nazarında şan ve şeref sahibi olmak arzusu ile hareket edenlerin[6] ise; dünyada zarar, berzahta azab, ahirette düşman bâzı yalancı dostları bulmaya vesile olacağı Hücumat-ı Sitte Risalesinde şeytanın Birinci Desisesi içinde, mukni bir misal ile, izah edilmiştir.

Tarihe baktığımızda da şanlı olarak anılmayı kast edenlerden ziyade hiçbir çıkar gözetmeksizin samimiyet ile hareket edenlerin şan aldıklarını görüyoruz. Selahaddin-i Eyyübî ve Celaleddin Harzemşah gibi zatlar bunun bazı misalleridir.

Said Nursî de maddi ve dünyevî kazançların ve şan ve şöhretin çok ötesinde olarak, maddi ve manevi füyuzât hislerinden de vazgeçtiğini ve bu sayede Risalelerin gönüllere tesir ettiğini ifade etmiştir. Gönüllerdeki müstesna yeri, bir yer edinmeyi gaye edinmemesinden değil midir?

Demek şanlı olmanın sırrı her şeyden evvel, şanlı olmayı arzu etmemekte yatmaktadır. İnsan; Allah ile, iman ile ve Kur’an ile, Allah’ın Resulü ile ne kadar irtibatlı ise o kadar şanlı olabilir. İzzet ve şeref gibi şanı da elinde tutan Allah, dünyevî hırs ve gayelerden feragat ederek, kendi rızasını arayanları şanlı kılmıştır ve kılıyor. Hatta uhrevî neticeleri de nazara almayanlar daha büyük şan alıyorlar.

Saffı evvel talebeler de Allah’ın rızasını esas maksat yapmakla ve öyle zor bir zamanda Allah için, garazsız ve çıkarsız olarak iman ve Kur’an hizmetinde bulunmakla şanlı olmuşlardır. Üstadları, kendi bulundukları mahalden ayrılmasına rağmen hizmetlerine sebatla devam etmeleri yine bu birinci mektubda Said Nursî tarafından taktirle karşılanmış ve onların varlığı sebebiyle, kemal-i ferah ile ölümü karşılayacağını ifade etmiştir.

Bu dünyadaki hizmetini yüz akıyla tamamlayan Said Nursi’nin ölmek için geldiği yer olan Urfa’nın da “Şanlı” olması manidardır. Her ne kadar zahiri sebebi başka olsa da bu şanını Peygamberler Diyarı olmasından alıyor olması akla uzak değil.

 

 

[1] Kastamonu Lahikası 1. Mektub (erisale) ; Envar Neşriyat 1995, İstanbul s.5  

[2] İbrahim Suresi 4. Ayetten (14): “Allah'ın emirlerini onlara iyice açıklasın diye, her peygamberi kendi kavminin diliyle gönderdik.”

[3] Emirdağ Lahikası 1, Envar Neşriyat 2008, İstanbul s.99  (Milsalı Halil İbrahim’in mektubundan)

[4] Kelime “şan” olarak ve diğer ekleri ile kullanımında Risale-i Nur’da 146 defa geçmektedir.

[5]Emirdağ Lahikası 1, Envar Neşriyat 2008, İstanbul s.112 - 124

[6] Bu gibi hodfuruşlar Hucumat-ı Sitte Risalesinde böyle vasfedilmişlerdir: “medar-ı şeref tanıdığı bütün ecdadını ve medar-ı iftihar bildiği bütün geçmişlerini ve ruhen nokta-i istinad telakki ettiği selef-i salihinin cadde-i nuranilerini terk edip heveskarane, heva-perestane, riyakarane, şöhret-perverane, bid’akarane işlerde ve harekatta bulunsa, manen bütün ehl-i imanın nazarında en alçak mevkie düşer…” (Mektubat s.414 Envar neşriyat İstanbul 2011)

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
1 Yorum