Metin KARABAŞOĞLU

Metin KARABAŞOĞLU

Yazarın Tüm Yazıları >

Karun Öldü mü?

A+A-

Kur'an okurken en ziyade dikkat edilmesi gereken hususlardan biri, âyetleri yalnız iniş anı ve iniş sebebiyle sınırlamadan düşünmektir. Bu hususa dikkat edilmezse, bütün zamanlara ve bütün insanlara yönelik ilahî hitab, belli bir andaki belli insanlara münhasır kalıverir. Pek çok Kur’ân âyeti karşısında nefsimizin bizi duçar kıldığı bu ciddi hata, Peygamber kıssalarında özellikle yoğunlaşır.

Meselâ Benî İsrail’e dair bahisler, çoğu kez, yalnızca o günün insanlarına münhasır kılınır. Bu tavrı aşabilen birçok insan ise, bu kez, aynı kıssaları yalnızca Yahudilere mahsus biçimde okuyarak bakışını sınırlar. Bu bakışla, ilgili kıssalar, en fazla, Yahudilerin kötü haline ışık tutan bir delilden ibaret kalır. Gerçekte ise, bütün bu kıssaların her birinde, hepimize, tüm duygularımıza yönelik dersler vardır. Çünkü Kur’ân herhangi birinin sözü değildir. Küçücük bir incir tanesine koca bir incir ağacının programını yazan, tek bir insanı koca kâinatın küçük bir misali hükmüne getiren bir Zât-ı Zülcelâlin kelâmıdır. Onda cüz’î, geçici, ânlık birşey yoktur. Tek bir âna, tek bir olaya ve yalnızca belli insanlara bakan birşey yoktur. Kur’ân’ın en hususî görünen âyetleri bile, bütün zamanları kuşatan ve bütün insanlara bakan küllî dersler sunmaktadır.

İnsan, bunun belki binlerce örneğinden biriyle, Kasas suresinin son âyetlerinde karşılaşır. Bu âyetler, zahiren tek bir insanı, Kârun’u anlatır; ve ona muhatap olan iki grup insandan söz eder. Ama kendine ve bugününe bu kıssanın dürbünüyle bakmayı denediğinde, insanın kendi nefsinde saklı bir Kârun’u, ve Kârunlaşmış bir çağın evrensel nefs-i emmaresini keşfetmesi mümkündür. Kârun, Benî İsrail’den biridir ve Hz. Musa ile aynı dönemde yaşamıştır. Hatta, kimi rivayetlerde Hz. Musa’nın amcası veya amcasının oğlu olduğu belirtilmektedir. Rabbi tarafından kendisine büyük bir servet verilmiştir. O kadar ki, hazinelerinin değil kendisini, anahtarlarını dahi, güçlü-kuvvetli bir topluluk zor taşımaktadır. Fakat, bu servet Kârun’u azdıracaktır. Hz. Musa, ondan, Rabbinin kendisine sunduğu bu servetten Allah yolunda infak etmesini ister. Bunu kendi namına da istemez.
Elçisi olarak, Rabbi namına, Rabbinin emri olarak ister. Ama Kârun, servetine sahip çıkarak, Allah için tek kuruş harcamaya dahi razı olmaz. Bu tavrının gerekçesi şudur: “Muhakkak ki, bu, bana kendimdeki bilgi sayesinde verildi.” Kârun’un emr–i ilâhîye isyan ediş sebebi olarak Kur’ân’da aktarılan söz, budur. Gerçekten, bu sözde, sonu isyana varacak manidar bir düşünce çizgisi sergilenmektedir. Bir bütün olarak Kur’ân âyetlerinden anladığımıza göre, açık açık “Bir Yaratıcı yoktur” diye işe girişen hiçbir münkir yoktur. Çünkü, bir Yaratıcının varlığını kabul etmemek, hiçbir aklın kaldıramayacağı derecede ağır bir yüktür. O yüzden, inkâr süreci ‘şirk’le, Allah’ın uluhiyetine gizli-açık ortaklar koşmakla başlamakta; gerisi çorap söküğü gibi gelmektedir.

En başta İblis’i önce kibirli, sonra kâfir, ve en sonunda şeytan kılan hal budur. İblis, şeytanlığa giden yoldaki ilk adımını, zahiren doğru gibi gelen bir sözle, “Beni ateşten, onu topraktan yarattın” sözünün içerdiği “Ateş topraktan üstündür” gizli hükmüyle atmıştır. Allah’ın yaratışını alt-üst sıralamasına koyup kendisine bir üstünlük biçerek yolun dışına kaymaya başlamıştır. Ama, bir kez daha vurgulayalım, “Beni ateşten, onu topraktan yarattın” sözünün zahirinde pek yanlış yoktur. İblis Yaratıcıyı kabul etmekte; Allah’ı kendisinin ve herşeyin Yaratıcısı olarak bilmektedir. Kendisinin ateşten, insanın topraktan yaratıldığı da doğrudur. Yanlış olan, bu doğruları, yanlış bir yoruma tâbi tutmasıdır: “Ateş topraktan üstündür. O halde ben insandan üstünüm. O halde, Allah ona secde etmemi istemekle, hâşâ, yanlış yapıyor.” Kârun da, tıpkı İblis gibi, bir Yaratıcıyı kabul etmektedir. Kendisinden servetinin bir kısmını ona o serveti veren Allah için infak etmesi istendiğinde, “Bunu ben kendim kazandım” demeyişi, bunun delilidir. Bilakis, Kârun, zahirde masum yönler de barındıran bir söz söylemiştir.

Kasas suresinin 78. âyetinde geçen bu sözde dört manidar husus vardır:
(a) “Bu, verildi.” Bu söz doğrudur. Kârun “Kendim ettim, kendim buldum” dememekte; ondaki servetin Allah tarafından verildiğini kabul etmektedir. Ağzından, hâşâ, “Allah da kim oluyormuş? O mu verdi ki istiyor?” gibi bir söz çıkmamaktadır.
(b) “Bu, bana verildi.” Allah’ın ona servet verdiği de doğrudur. Gerçekten, başka birine değil, ona bu servet verilmiştir. Meselâ Hârun’da, Musa’da veya Yuşâ’da değil, onda böyle bir servet vardır. Ancak, “Bu, bana verildi” ifadesi, tıpkı İblis’in ateşten yaratılmış olmayı topraktan yaratılmış Âdem karşısında üstünlük gerekçesi kılması gibi, bir seçilmişlik ve üstünlük iması taşımaktadır. Kârun, ihtimal ki, böylesi bir servetin kendisine verilmiş olmasında kendindeki bazı özelliklerin de rol oynadığını düşünmektedir. Bu bakımdan, ‘bana verildi’de tehlike çanları çalmaya başlamış; nefis kendine bir hisse koparmış sayılabilir. Allah’ın yarattığı bir kula, Allah’ın yarattığı bir servet, Allah’ın ihsanıyla verilmiştir; ama o, nefsine bir pay vererek, ‘şirk–i hafî’yi gerçekleştirmiştir.

(c) “Bu, bana, bilgi [ilm] sayesinde verildi.” Burada ise, esbabperestliğin ayak sesleri duyulur. Gizli şirkin ardından, sıra, ‘esbâb şirki’ne gelir. Allah’ın birşeyi ihsan etmesi ‘ilm’ şartına bağlanır; ve bir kere ‘ilm’ olduktan sonra, Allah’ın servet vermeye mecbur olduğu düşünülür. Bu servet ‘bilgi sayesinde’ veriliyorsa, sözkonusu olayda, bilginin de hissesi vardır. ‘Bilgi sayesinde’ ifadesiyle başlayan esbab şirki, bekleneceği üzere, bu bilgiyi edinme vasıtası olarak görülen akıl, zeka, anne-baba, soy, okul, hayat tecrübesi, ders kitabı, öğretmen.. gibi bir dizi unsura da bir ‘etken faktör’ pâyesi verilmesiyle uzayıp gidecektir.

(d) “Bu, bana kendimdeki bilgi sayesinde verildi.” Bu söz ise, nefis ve esbab şirkinin nasıl da birbiriyle kaynaştığının, küçük âlemde ene ve büyük âlemde tabiatın nasıl beraberce bizim ‘tağut’umuz haline geldiğinin özetidir. Bu sözle özetlenen nihaî düşünceye göre, Kârun’a birşey verilmiştir; ama verilmesi, ilim sayesindedir. O ilim olduktan sonra, Allah vermeye mecburdur. Eh, o ilim de Kârun’un kendisinde olduğuna göre, Allah’a karşı bir borcu yok sayılır. İş, kendindeki ilimde düğümlenmektedir. Kendindeki ilim Allah’ın olmadığına göre, Allah adına bir infak zorunluluğu duyması da gerekmez! Allah’ın ondan böyle birşey istemeye hakkı yoktur.

Kârun’a ait bu söz, Kur’ân’da ibret için önümüze sunulan başka birçok ‘şirk’ ve ‘tuğyan’ örneğinde de görüldüğü gibi, manidar bir karışım içerir—doğruyla yalanın, asılla sahtenin, hakla bâtılın garip bir karışımı. O yüzden, ortada apaçık bir küfür tablosu görünmez. Apaçık bir küfür görülmediği için ne vicdan tam anlamıyla uyanır, ne kalb tam anlamıyla titreşime geçer. Vicdana ve kalbe karşı, cevap hazırdır: “Ben bunun bana verildiğini reddetmiyorum.” O halde bunu O’nun namına kullan, çağrısı geldiğinde, cevap yine hazırdır: “Ama bu, bendeki ilim sayesinde bana verildi.” Şirkin içerdiği bu ikili hal, insanın önündeki en ciddi tehlike durumundadır. Bu hal ile, bir yanda, Samed âyinesi olan kalbin ve nokta-i istinad olarak yalnız Allah’ı bulduğunda huzura kavuşan vicdanın uyarıları “Ben O’nu inkâr etmiyorum” diyerek susturulur. Ama, alttan alta, şirk derelerinden küfür girdabına ve tuğyan batağına doğru o ölümcül yolculuk devam etmektedir.

Surenin sonraki iki âyeti, bu çelişik durum karşısında, iki grup insandan söz eder. Bir grup insan, bu sözlerin sahibi olan Kârun karşısında, onun servetinin zahirî büyüsüne kapılmış gibidir. Kârun, bu servetin ‘kendindeki ilim sayesinde verildiği’ni anlatır ve servetini herkesin gözlerini kamaştırır biçimde sergilerken, nefislerinin iştihası kabaran ve âyette ‘dünya hayatını arzulayanlar’ diye tarif edilen pek çok insan, Kârun gibi olmanın özlemi içindedir. Böylesi insanların bir sonraki adımda yapacağı şey, Kârun’un bu servetin ona verilmesinde etken olarak gösterdiği ilmi edinmeye çalışmak; sonuçta, kendilerine de servet verilecek olsa, Kârun’un sergilediği tavrı ve ürettiği felsefeyi tekrarlamaktır. Ama bir de, kendilerine Kârun gibi servet verilmeyen, ama ‘ilim verilen’ler (Utu’l-ilm) vardır. Bu ifade, pek çok Kur’ân âyetiyle birlikte Kasas: 80’de de geçer.

Bu ilim, elbette, maddî ve zahirî bir mâlumat değildir. İman ilmidir. Marifetullahtır. Cenab-ı Hakkın tüm isimleriyle bilinmesi; o imanî marifet ışığında, küfranî fikirlerin incelikle tahlil ve teşhis edilmesidir. Kendilerine ilim verilenler, başta nebiler olmak üzere, nefisperestliği ve esbabperestliği vahyin aydınlığında aşmışlardır. Ve, gerek gizli şirkten, gerek esbab şirkinden uzaklaşmış insanlar olarak, Kârun’un isyanını ve ‘dünya hayatını arzulayanlar’ın ona özenmesini esefle izlemekte; binler veyl ve teessüf ederek, onları ‘iman edip iyi işler yapanlar’dan olmaya çağırmaktadırlar.

Sonuç, âyetin hatırlattığı üzere, ‘önceki nesillerden, ondan daha güçlü, ondan daha çok malı olan kimseleri helâk eden’ Zât-ı Zülcelâl’in Kârun’u ve avenesini helâk etmesi; ve bu durum karşısında, Kârun’un haline imrenenlerin Muhsin-i Kerîm ve Rezzak-ı Rahîm’in yalnız O olduğunu anlamaları; ‘kendilerine ilim verilenler’in ise imanlarına yeni bir delil ve şahit daha edinmeleridir. Manidar bir husus, Kasas suresinde yalnızca Kârun’a izafe edilen ilgili sözün, Zümer sûresinin 49. âyetinde, umumî bir ifade olarak belirtilmesidir. Bu ise, sözkonusu zihniyetin yalnızca Kârun’a has olmadığının; aynı tehlikenin her nefis için sözkonusu olabileceğinin açık bir delilidir.

Bu ikinci âyetin ihtarını da hatırda tutarak, bir an için Kârun’un ve o günün diğer insanlarının ortamından çıkalım ve bu kıssanın dürbünüyle şu günümüze bakalım: Bugün de, yeryüzünde, bir dizi Kârun taslağı bulunuyor. Ve her biri, bir yanda kendilerine verilmiş serveti başkalarının ağzının suyunu akıtırcasına sergiliyor, öte yanda bu serveti nasıl hak ettiklerine dair her türlü ukalâlığı her yerde yapıyorlar. Ne kadar akıllı oldukları, hangi durumda nasıl yatırım yaptıkları, neyi nasıl keşfettikleri, başarılarının sırrının nerede olduğu, şu-bu derken, ellerindeki serveti ‘aklımı seveyim’ makamında açıklıyorlar. Ama hiçbiri, vaktiyle onlardan da fazla serveti olduğu halde şu an müflis ve beş parasız kalan veya onca servetin ölümlerine mani olmadığı insanların durumunu bir ibret olarak hafızasına kaydetmiyor. Geri kalan milyonlarca, milyarlarca insan ise, dünyanın neresinde olursa olsun, zenginliğe ulaşmış bu insanların şirk kokan gevezeliklerini izleyerek, ‘milyarder olma kitabı’ alarak, ekonomi dergileri ve yönetim kitapları okuyarak, işletme eğitimi görerek muhakkak aynı sonuca ulaşmaya çalışıyor.

Birçok insan, bu kitapları okur ve bu eğitimi görürken, mülkün asıl Sahibinin O olduğunu aklına bile getiremiyor. İnsanı yaratanın; insana o aklı, hafızayı, kolu, gözü verenin; insanın sahiplendiği ama tek bir zerresinin işleyişini bile elinde tutmaktan aciz olduğu onca serveti de yaratıp verenin Kim olduğu unutuluyor. Sonuçta, ortalık, nefislere ve sebeplere mal edilmiş servet manzaralarıyla dolup taşıyor. Bir tarafta Kârun misali zenginler birer Kârun edasıyla dolaşırken, öte tarafta nice insan Kârun’lar misali bir hayata özeniyor. Bir bütün olarak dünyanın şu an içinde olduğu hal Hz. Musa döneminden farklı olmadığı gibi, kendi iç dünyamıza baktığımızda da, aynı kıssanın bir özetini kendi iç dünyamızda yaşadığımızı görüyoruz. Samed âyinesi olan kalb, zîşuur fıtratımız olan vicdan, Rabbimizin emrinden olan ruh birer ‘ilim verilenler’ nümunesi olarak bize Rabbimizi her daim hatırlatırken, nefis Kârun gibi çalışıyor.

Akıl gibi bazı duygularımız ise, akıntıya göre yön, rüzgâra göre taraf değiştiriyor. Kâh nefsin güdümüne giriyor, kâh kalb ve ruhun ikazlarıyla hakikate uyanıyor. Ve bu hengâmda, ya kendi kalb ve ruhumuzdan, ya da ‘ûtu’l-ilm’den olarak marifetullaha mazhar olmuş insanlardan imanî bir uyarı geldiğinde, nefsimizin Kârun’u hiç mi hiç aratmayan felsefeler geliştirdiğini görüyoruz. Bize verilmiş olan bir nimet karşısında, nefsimiz, Kârun’un çizdiği tavrın bir benzerini sergiliyor. Meselâ, Rabbimiz bize servet mi vermiş? Vicdanımız, ya da vicdanlı bir muhatabımız “Allah’a şükret, O’ndan bil ve O’nun adına sarfet” mi dedi? Hemencecik, o tehlikeli “İyi ama...” çarkı dönmeye başlıyor. “İyi ama, Allah çalışmayana vermez. Ben de iyi çalıştım.” Veya, Rabbimiz bizi insanların imrendiği bir makama mı ulaştırmış? Kendisine ilim verilen, esbab perdesinin gerisinde Müsebbibü’l-Esbâbı gören, herşeyde Rabbine giden bir yol bulan hakikatli bir muhatabımız “Bu makam, O’nun ihsanıdır” diyecek olsun. İç dünyamızdan anında itiraz sesleri yükseliyor: “İyi ama, çok emek verdim. Gayret göstermesem, olmazdı.” Ve, bu ilk cevabın ardından, nefsimizi binlerce kez kendileriyle okşadığımız notlar sıralanıyor.
Çocukluktan beri bu işe nasıl gönül verdiğimiz, ne şekilde çalıştığımız, kaç geceler nasıl uykusuz kaldığımız, hangi zorlukların üstesinden geldiğimiz, hangi hallere karşı mücadele ettiğimiz, ne gibi uyanıklıklar sergilediğimiz, nasıl da tedbirli davrandığımız.. çoğu kez dilimizde, ama en azından zihnimizde kırık plak gibi dönüp duruyor. Bu bakımdan, insanın Kârun kıssasından hisse kapıp, şunu her daim akılda tutması gerekiyor: Eğer bu asrın Kârun’ları karşısında bir özenti duyuyor; ve büyük ya da küçük, bize birşeylerin ihsan edildiği herhangi bir noktada zihnimizin kıvrımlarında ‘bendeki ilim sayesinde’ türünden kayıtlar taşıyorsak, Kârun’un akıbetine açık bir vaziyetteyiz demektir. Bu kapıyı kapayıp Kârun’un akıbetinden kurtulmak ise, öncelikle bu vâkıayı dürüstçe tesbit etmemizle mümkündür. İkinci adım, Rabbimizden, Kârun’un nefislerin gözünü kamaştıran serveti karşısında kalb gözlerinin açıklığı sayesinde zerre kadar ubudiyet tavizi vermeyen Musa’nın dirayetinden, Hârun’un ferasetinden, Yuşâ’nın sadakatinden bizi de hissedar kılmasını istemek ve yönümüzü buna göre çizmek olacaktır. Böylece, umulur ki, Rabbimiz bize de bir asâ-yı Musa versin. Umulur ki, Rabbimizin bize verdiği her nimet, her ihsan, her servet, bize O’nu bildirsin, O’nu sevdirsin…

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
4 Yorum