1. YAZARLAR

  2. Afife ARTIK

  3. Kalem Suresi-dördüncü ayete dair
Afife ARTIK

Afife ARTIK

Yazarın Tüm Yazıları >

Kalem Suresi-dördüncü ayete dair

A+A-

Kalem Suresinin dördüncü ayet-i kerimesi ile “inneke leâla hulukin azim” buyuruyor. Yani Efendimiz Aleyhissalatü Vesselam’a hitaben Cenab-ı Hakk; “ve muhakkak ki sen, gerçekten yüce bir ahlak üzerindesin” buyuruyor.

Pek çok tefsirlerde yüce ahlak farklı farklı açıklanmış, genel olarak da güzel hasletlerin hepsi manası verilmiş. Aslında kelime ‘hulk’ kelimesinin çoğulu ama biz tekil bir kelime gibi onu kullanıyoruz genelde; aynı ‘velet’ kelimesini çoğulu olan ‘evlat’ gibi. Hulk kelimesi;  insanın batınî sureti ve evsafı manasına da geliyor.

Peki şimdi bu dünyada insan olarak bulunan Efendimiz Aleyhissalatü Vesselam’ın evsafına ve batınî suretine Risale-i Nur’un gözüyle bakmaya çalışalım.

Bihakkın Allah’ın kelamı olan Kur’an; Arş-ı Azamdan, İsm-i Azamdan ve her ismin azam mertebesinden geliyor ve Efendimiz Aleyhissalatü Vesselam da İsm-i Azam’a ve her ismin azam mertebesine mazhar. Miraç Risalesinde İsm-i Azama mazhar olduğu için Rububiyyetin bütün tabakaları ile alakadar olduğunu okuyoruz. Mesela miraçda İsa Aleyhisselam ile görüştüğü sema tabakası, Cenab-ı Hakk’ın Kadir ismi ile bizzat mütecelli olduğu sema tabakasıdır. Ve hakeza..bütün isimlerin azam tecellilerini gösteren tüm sema tabakalarında gezdirilmiştir.

İsterseniz tümdengelim yöntemi ile bakalım. Bu yöntem Risaleleri anlamada işimizi kolaylaştırabilir. İşarat-ül İ’caz’da okuyoruz ki bütün kainat Efendimiz Aleyhissalatü Vesselamın nurundan yaratıldı. Cenab-ı Hakk ilk evvela Efendimiz Aleyhisselatü Vesselamın nurunu yarattı ve O’nun nurundan ‘madde-i acuniyye’ denen bir maddeyi yarattı ve ondan bütün mahlukatı yarattı. Demek Cennet de Cehennem de Arş da Kürs de ve mahluk olan bütün alemler de Efendimizin nurunda yaratıldı. (Rağıp el- Isfahani, Müfredat adlı eserinde hulk kelimesi ile halk kelimesinin bir olduğunu söylemiş. Yani Kalem Suresinin 4. Ayetindeki huluk kelimesini yaratılış manasında anlasak ve Efendimizin kainata çekirdek oluşunu burada tefekkür etsek umarım ayetin sarahatini incitmeyiz.)

Her şeyin Efendimiz Aleyhissalatü Vesselamın nurundan yaratıldığını düşündüğümde aklıma şu soru geliyor: miraçda Efendimiz, karşılaştığı alemler ve gezdirildiği Esma tabakalarında seyrettiklerini hiç de yabancı görmemiş olsa gerek. Adeta bu yolculuk O’nun enfüsünde de bir yolculuk olmuştur. Elbette mescid-i Haram’dan Mescid-i Aksa’ya olan gece yolculuğu ve oradan önce Burak sonra Refref (ki bu vasıtaların ‘muhabbet hızı’nın tabirleri olduğunu düşünebiliriz- Allahu a’lem. Çünkü Efendimizin çıkışının ‘cazibe-i cezbe-i Rahman ve incizab-ı muhabbet-i Şems-i Ezel ile olduğu miraç risalesinde var) ile seyahati vardır ve haktır ve cism-i mübareki ile beraber miraca çıkmıştır. Bu yolculuk sadece enfüste olmuş değildir. Ama enfüse bakan ciheti düşününce miraç kendi mahiyetinde bir yolculuk gibidir belki. Yani Efendimiz, kendi nurundan yaratılanları gezdi gördü, kendisi çekirdek olduğu bütün ağacı gezdi. O ağacın en münevver meyvesi de yine kendisi idi ki şecere-i hilkatin nihayetinde insan suretinde göründü. Böylece kainatın hem çekirdeği hem de meyvesi oldu.

Efendimiz Aleyhisselatü Vesselamın Kab-ı Kavseyn makamında olduğunu (imkan ve vücub ortası demektir ki bütün kainatı arkada bırakarak Cenab-ı Hakk’a en yakın makamının adıdır.) düşündüğümüzde ‘nasıl olmuş da 6666 ayetin tamamını nefsinde yaşayıp mukabele etmiş ve nasıl olmuş da tüm Esma’ya bütün mertebelerinde ayinedarlık etmiş ve nasıl emrolunduğu gibi dosdoğru olmuş sorularının cevabına ulaşmak kolaylaşıyor. Adeta güneşe mukabil bedir kadar büyüyüp, kamer kadar yükselmiş. Ruh ayinesinde Cenab-ı Hakk’ın tecelli –i Zatı ile tecelliyi azamına mazhar olmuş.

Bu engin ve derin manaları anlayabilmenin tek yolu Miraç Risalesinin muhteşem, ulvi ve kutsî, Kuran’dan mülhem kelimelerini okumaktır. Hiçbir tercüme, hiçbir şerh o nurani kelimeler gibi ruh ve kalbimizi tenvir etmeye muktedir değildir ve olamaz. Risale-i Nur Kuran’a ayinedir O’nun karşısına diz çöküp oturmak, Kur’anın rahle- i tedrisine diz çökmektir. Allah istifademizi arttırsın ve hayatımız O’na ayine olmak ile tasaffi etsin inşallah. (Bu da saded dahili buraya girdi.)

Evet, Efendimiz Aleyhissalatü Vesselam “yürüyen Kur’an” olarak tabir edilmiştir. Mirac risalesinde ‘ehadiyet ile, kelamına ve rü’yetine mazhar kılmıştır’ diyor. Kur’an nasıl kelam sıfatından geliyor, Efendimiz de kelama mazhar. Hem de ehadiyyet ile kelama mazhar kılınmış. Adeta cemal tecellisi ile, tüm kainat ayine olduğu Esma; bir tek fertte derc edilmiş. Kainat, celalî tecellileri ile Allah’ı tanıttırırken Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam gibi bir tek fert (ama Kab-ı Kavseyn’de bir fert) cemalî tecelliler ile bize Allah’ı anlatıyor. Bize Allah’ı anlatan üç külli muarrifin hususiyetlerine baktığımızda bunların Cenab-ı Hakk ile yakınlığı muazzam bir pencere açıyor. Kainat kitabı, Kur’an ve Efendimiz. Kur’an doğrudan Allah’ın kelamı ki, Muhakemattan öğreniyoruz ki kelam içinde kalamın sahibi görünür. Allah ile görüşmek isteyen de Kur’an okur. (elbette tenezzülat-ı İlahiyye nevinden bir hitaptır) Allah’ı isim ve sıfatları ile tanımak isteyen kainat kitabını okur. Efendimiz Aleyhisselatü Vesselamı okumak ise takat-i beşerin fevkinde gibi. Dünyadaki ahvalini efal ve akvalini okuyabiliriz ama ayinedarlığını okumak başka bir mesele. Elmalı tefsirinde Kalem Suresi 4. Ayetteki ‘hulukin’ kelimesi ile ilgili şu ifade var: “başkalarının tam anlamıyla anlayamayacakları güzelliklerle seçkin kılınmış bir ahlak demektir.” Kab-ı Kavseyn, ehadiyyet ile kelammına ve rü’yetine mazhar olmak manarı düşünülünce ne kadar da anlamlı oluyor değil mi? Gerçekten Efendimizi ve ayinedarlığını anlamak Kur’an okumak ve kainat kitabını okumaktan daha zor görünüyor.

Kolay olan ve Allah’ın bizden istediği ise Efendimize benzemek ve onu taklit etmek. Bunun kolay olan ciheti muamelatta O’nu taklit etmek. O’nun iman ettiği gibi iman etmek ise daha parlak bir ayine olmak demek. O’nun ayinedar olduğuna benzer şekilde ayine olmak ise ancak veraset-i Nübüvvet mesleğinde olanlara müyesser olan müthiş bir ayinedarlık. Öyle ki bu ayinedarlık ile bizden farklı bir hayat mertebesine çıkıyorlar ve hadiseleri tasarruf edebiliyorlar (Allah’ın izin verdiği kadar) ve vefatlarından sonra da tasarrufları devam ediyor. Yirmi Dördüncü Söz’deki ‘reşha’ zannederim bu mübarekleri bir derece tarif ediyor. Dersini Kab-ı Kavseyn’den almak da sanırım bu manaya bakıyor. Yani Efendimiz Aleyhissalatü Vesselam gibi (elbette derecesi daha nakıs olarak) ayine olabilen zatlar da bu kainatın çekirdeği hükmüne geçiyorlar. Kainatın enva ve eczası onların azaları hükmüne geçiyor. Yani Dördüncü Şua’da izah edildiği gibi kendi vücutlarından hariç kainat kadar bir vücutları oluyor. Her bir mü’min ile de kendi vücutlarının azası gibi bir irtibat peyda ediyorlar. Gavs-ı Azam hazretlerinin Hulusi Ağabey’den ismi ile söz etmiş olması buradan anlaşılabilirlik kazanıyor. Elbette bilir ve görür ve alakadardır. Hazreti Ali Radiyallahu anh’ın ihlas dairesindeki nur talebeleri başında üstad olarak bulunması da böyle bir alakadarlıktan olsa gerek.

Elhasıl; mezkur ayette (Kalem-4) zikredilen hulk kelimesini ilim, hilim, zühd, takva, merhamet, şefkat haya, sabır, şükür, cömertlik, alçak gönüllülük gibi yüksek ahlak olarak anlayabileceğimiz gibi; yaratılış manasında da anlayabiliriz (alimlerin ‘hulk ile halk’ birdir demelerine istinaden) ve yaratılış olarak aldığımızda Efendimiz Aleyhissalatü Vesselamın bu anlaşılması takatimizin fevkinde olan fevkalade yaratılışına işaret edebilir. Allahu a’lem bissavab.

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.