1. YAZARLAR

  2. Ediz SÖZÜER

  3. Kâinatın Manevî Güneşi
Ediz SÖZÜER

Ediz SÖZÜER

Yazarın Tüm Yazıları >

Kâinatın Manevî Güneşi

A+A-

Keşif Yolculukları Risale-i Nur Eğitim Programı Dersleri-47: Kâinatın Manevî Güneşi

Eğitim programımızın “Peygamberlik Hakikatinin ve Hz.Muhammed'in (A.S.M.) Peygamberliğinin İspatı” isimli bölümünün iki parçada takdim edeceğiz. (Bu yazı ilk kısımdır) Sunulan hakikatlerin tam olarak hissedilerek pekiştirilmesi için, eser metnini de içeren görsel destekli ders videosunu da yazının sonundaki adresten izlemenizi tavsiye ediyoruz.

Kâinatın Manevî Güneşi (19.Mektup – Mu’cizât-ı Ahmediye Risalesi’nin 1. İşaret’i - İzah Metni)

Kaînat sahibi ve idare edicisi olan zâtın bilerek ve hikmetle yani fayda ve gayeleri gözeterek işlediğinin izah ve ispatını, Tabiat Risalesi izah metinlerimize havale ediyoruz. Şimdi bu büyük hakikatin varlığından hareketle, böyle bir kâinat için varlığı muhakkak bir surette gereken diğer bir hakikatın varlığını araştıracağız. En önce peygamberlik müessesesinin bu kâinata ve insanlığa ne derece gerekli bir hakikat olduğunu görebilirsek, işimiz çok kolaylaşacaktır.

Madem bu kâinatta bilerek ve belli maksatları takip eden bir kudret, ilim ve iradenin izi ve eserleri görünüyor. O halde diyebiliriz ki, kâinatın varlığının bir anlamı ve ondan beklenilen bir sonuç vardır. İnsan olarak kendi tarafımızdan baktığımızda; kâinatı, sadece kendi aklını kullanarak anlamaya ve gerçeğe ulaşmaya çalışan insanın hüsranının kaçınılmaz olduğunu görüyoruz. Akıl, kâinatın hakikatini kendi başına bilemiyor. Peki neden bilemesin ki? 11.Söz’ün izah metinlerimizin başında verdiğimiz bir misalle bunun en güzel ve akla yakın izahına yer vermiştik.

Ana fikir şudur: Eğer isteğiniz dışında birisi sizi bir yere götürüp bırakmış ise, sizin orada bulunma sebebiniz ve sizden ne istendiği hakkındaki sorunun cevabını bilmek ve o cevabı doğru olarak vermek, yalnız o şahsa aittir. Bu konuda söz hakkı ona aittir. Tabi elbette bunun için, öncelikle bizi buraya getirenin kim olduğunu bulmamız ve sonra sorularımızın cevaplarını ondan öğrenmemiz gerekiyor.

İşte meselemizi bu mantığa bina ederek aklen diyoruz ki: Kâinatı yapan, içindeki dünya misafirhanesini işleten ve insanı bu kâinata kendi isteği dışında gönderen zat, elbette bunun nedenini ve insandan ne istediğini de, ancak O bilir ve bildiği için, şüphesiz bizlere bildirecektir. Ve herhalde bildirmiş olmalıdır, öyle değil mi?  Hem akıl, her ne kadar ilahî bir bilginin rehberliği olmadan kâinatın hakikatini kendi başına bilemez ise de, aklın kendisi ilahî bilgiye uymayı gerektirmelidir. Çünkü ilahî mesajın bütün söyledikleri aklî olmalıdır.

Ayrıca kâinat sahibinin, bu kâinatı yapmak ve işletmekteki yüksek maksatlarının gerçekleşmesi, herhalde bir hakikat rehberinin varlığına bağlı olacaktır. Çünkü eğer şuur ve akıl sahibi insanlara hitap eden bir rehber ve elçi olmazsa, kâinat sahibinin maksatları ve davetlilerden istedikleri bilinemez. Bilinemeyecekleri için, gerçekleşme fırsatı da bulamayacak olan o ulvî maksatlar ve bu güzel kâinat, tamamen sonuçsuz ve anlamsız kalmaya mahkûm olur. Tıpkı, kendi başımıza anlayamayacağımız, farklı bir dilde yazılmış bir kitabın yazılı olduğu özel lisanı ve içindeki manaları öğretecek birinin olmaması halinde, o kitabın bizim için bir kâğıt parçasından başka bir anlam ifade etmeyeceği gibi. 

Bediüzzaman’ın ilk dönem eserlerinden olan ve Hz.Muhammed’in (A.S.M.) peygamberliğini ispatlayan Şuaat isimli risalede şöyle ifade edilmektedir: “Kâinatta bir hakikat varsa, nübüvvet vardır. Hilkatte nizam varsa, nübüvvet zaruridir. Karıncayı emirsiz, arıyı ya’subsuz bırakmayan Kudret-i Fâtıra, beşeri nebîsiz bırakmaz. Zîrâ insanın vehm-âlud nazarına istikamet ve tecavüzkâr kuvâ-yı selâsesine itidal ve istidâdât-ı mâneviyesine inkişaf verecek İlâhî bir mürşid olabilir. O ise Nebîdir. Dünyada bundan doğru ne haber olabilir ki; yüzbinler enbiya yüzbinler mu’cizât ile nübüvveti iddia etmişler. Mu’cizât ile ispat etmişler.” (Emir: İdareci, Ya’sub: Arı beyi, Vehm-âlud nazar: Hakikati ifade etmeyen, asılsız zanlarla karışık yanlış yaklaşım, İstidâdât-ı mâneviyesine inkişaf verecek: İnsanın manevî kabiliyetlerini geliştirecek.)

Bu cümledeki “tecavüzkâr kuvâ-yı selâsesine itidal vermek” tabirini izah etmek gerekirse şöyle denilebilir: İnsanın üç temel duygusu (kuvâ-yı selâse) olan akıl, şehvet ve gazap (hiddet) duygularını her iki aşırı uca taşmalarından ve istikamet hadlerini tecavüz etmelerinden kurtararak, ılımlı ve orta noktaya yönlendirmek. Örneğin, aklın eksik bir mertebede olması (tefrit noktası) ahmaklıktır ve aşırısı (ifrat mertebesi) ise, o aklı insanları kandırmak için kurnazlıkta ve sırf kendi menfaatinde kullanmaktır. Aklın ideal kullanım noktası ise, doğruyu doğru bilip uymak ve yanlışı yanlış bilerek sakınmak olarak tarif edilebilir. Şehvet (istek) duygusunun eksikliğinde, hayattaki haz verici hiçbir şeye (ne helale ne harama) yeterli derecede istek duymamak durumu ve fazlalığında ise (haram helal tanımadan) ölçüsüz ve hukuksuz bir şekilde, her haz verici şeye karşı istek göstermek hali görülebilir. İdeal olanı ise, helal lezzetlere iştahın mevcut olduğu fakat haram lezzetlere meyledilmeyen bir istikamet noktasıdır. İnsan hayatını korumak amacına hizmet etmek için verilmiş olan hiddet ve kızgınlık duygularının eksikliğinde, kendi hayatını ve hukukunu yeterince muhafaza etmeme ve aşırı noktasında ise başka insanların hukunu ihlal etme durumu söz konusu olabilir. Bunun ideali ise, gerekli noktada ve hak müdafaasında son derece cesaretli olmakla beraber meşru olmayan işlere dâhil olmamaktır.  Tüm bu duyguların terbiye edilerek, insana yakışır ve topluma menfaatli ideal noktalarına yönlendirilmeleri ise, ilahî vahiy ve peygamber sayesinde gerçek anlamda mümkün olur. 

Kısaca ifade edecek olursak, kâinatın her tabakasında bir intizam ve düzen, göze çarpıyor. O intizamlı ve hikmetli kastî faaliyet; kâinatın manen merkezinde bulunan ve en yüksek ve kıymetli mahsulü (ürünü) olan insanı da bu mananın dışında bırakmamış olmalıdır diye düşünmek, çok akıllıca bir çıkarım olacaktır. Adaleti, istikameti ve hakikati tam manasıyla kavrayıp idrak edemeyen insan aklı, böyle bir işi tek başına hakkıyla gerçekleştirmekten uzaktır ve özellikle uygulamada tatbikinden aciz kalacaktır. Medeniyetimizin tüm gelişmişliğine ve ilk defa peygamberler eliyle getirilen hakikatlerden alınan ilhamlarla geliştirdiğimiz evrensel ahlâk anlayışına ve toplum kurallarına rağmen, bahsedilen noktalardaki perişaniyetimiz, bu çıkarımın doğruluğuna şahittir. İşte bu büyük ihtiyacı üstlenecek ve doğru bir şekilde gerçekleştirebilecek, ancak peygamberdir.          

Şimdi tahlilimize kaldığımız noktadan devam ediyoruz. Kâinatın maksatlarını anlayacak ve o maksatlara muhatap olabilecekler, herhalde şuur ve akıl sahibi olmalıdır. O da ancak insanlık türü olarak gözümüze görünüyor. (Cinlerin de vahiyle bildirildiği üzere, dinin teklifine karşı akıllı muhatataplar olduklarını burada ifade etmiş olalım.) Peki insanlık türü içinde kim veya kimler böyle bir hitaba muhatap alınacaktır? Elbette her yönden kabiliyeti en yukarda bulunan, yüksek bir ahlak ve karaktere sahip ve diğer insanlara rehber ve model olabilecek kapasitede olanlara hitap edilmesi tercih edilecektir. Yoksa herkese tek tek hitap edilmesi mümkünse de, aklen tercih edilmeye lâyık bir alternatif olmadığı açıktır. Çünkü hitap etmenin sebebi, maksatların bildirilmesi ve gereğinin yerine getirilmesidir. O hitaba en mükemmel ve güzel bir şekilde muhatap olacak ve diğerlerine de bildirecek kimler ise, elbette onlar muhatap alınacaktır.  Başkaları değil. 

Şimdi önümüzde kâinat hakikatinin gerektirdiği bir mana var. Elbette o mana yerini ve muhataplarını bulmuş olmalı diye etrafımıza bakıyoruz ve görüyoruz ki: Doğru sözlüğünde, yüksek ahlakında ve deha derecesindeki zekâsında kimsenin şüphesi olmayan biri gözümüze çarpıyor. Okuma yazma bilmediği tarihçe sabit olan bu insanın elinde ortaya çıkan ve doğruluğunu dava ettiği büyük bir hakikat var. Dünyanın yarı yerini ve nüfusça beşten birini istila etmiş ve manevî etkisi altına alarak hâkimiyetini kabul ettirmiş ve asırlar öncesinden yankılarak gelen ihtişamlı seslenişini, bizler buradan bile çok net ve gür duyuyoruz. Acaba bu cezbedici mesaj, dünyanın maddî ve manevî şeklinin değişmesine sebep olan eserleriyle ve getirdiği hakikatlerin kâinat hakikatlerine birebir uygunluğuyla, “Ben bu güzel kâinata çok gereken o yüksek mananın gerçekleşmiş ve kendisinde karşılığını bulmuş kanlı canlı haliyim!” diye bağırmıyor mu? İşitmiyor musunuz? Evet, getirdiği hakikatlerin, içinde bulunduğumuz duruma uygunluğu ve her haliyle, “Ben hakikat rehberiyim, ilahî bir bilgi ve kaynaktan sizlere doğru haberler getiriyorum” manasını akıl ve kalbimize vermiyor mu? Eğitim programımızın başından buraya kadar detaylarıyla izah ve ispat ettiğimiz her bir meselesi, en önce O’nun elinde ortaya çıkmış doğru hakikatler değiller mi ve bu nedenle kitabımızın tamamı, O’nun Haktan gelip, Hak olup, Hakkı söylediğine aklı ve kalbi ikna eden kuvvetli, büyük bir delil olmaz mı? 

Diğer taraftan “Dünya üzerinde binlerce din ve felsefî ekol vardır. Hangisinin gerçek hakikat rehberi olduğuna ve kâinat sahibinden doğru mesajı getirdiğine nasıl inanacağız ve nereden bileceğiz ki, O gerçek bir peygamberdir?” sorusunun cevabı, aslında o kadar basit, anlaşılır ve makûldür ki, çok fazla izaha ihtiyaç bırakmayacak ve her vicdan sahibinin idrak edebileceği berraklıktadır. Şöyle ki: Biz mademki kâinat hakikatlerinden yola çıkarak bir kâinat sahibinin kesinlik derecesindeki zorunlu varlığına aklen ulaşıyoruz. Hem madem yine aklen böyle bir kâinat içindeki harika eserleri ve muhteşem icraatleriyle, şüphesiz derecedeki varlığına hükmettiğimiz ve yüksek maksatlar için bu kâinatı ve bizleri var ettiği ve bu misafirhaneye davet ettiği anlaşılan ilahî kudretin kendini bizlere bildirmemesi, imkân harici görünüyor ve biz de öyle görüyoruz.

O halde bize kendini öyle bir tarzda ve o tarzda biriyle bildirecektir ve bildirmelidir ve bildirmiş olmalıdır ki, aklımızla doğru ve ilahî bir kaynaktan geldiğine şüphesiz inanabilelim. Hem öyle bir şekilde olmalıdır ki, o rehber ve o elçinin, kendisi tarafından seçilmiş olduğuna dair kuvvetli işaretleri ve kesin delilleri, bizim akıl ve kalbimizin göz önüne konulmalı. Hem öyle biriyle bizlere kendini bildirmelidir ki, ilahî maksatlarının gerçekleşmesi için onu âleme karşı galip, muvaffak ve muzaffer kılmış olsun. Hem çok sayıdaki insan kitlelerinin onu kabul etmesini iradesiyle takdir etsin. Hem getirdiği yüksek hakikatler, herkesçe bilinebilir ve kolayca ulaşılabilir ve doğrulukları aklen kabul edilebilir bir kıvamda ve aklın desteklediği bir özellikte olsun. Hem getirdiği hakikatler, yarattığı kâinatin gerçekliğiyle uyum içinde bulunsun. Evet, o hakikat rehberi tüm bunlarla birlikte muhakkak meşhur biri olmalı. Ayrıca ahlakının yüksekliği genel kabul görmüş ve getirdiği mesaj, hatırı sayılır insan tabakaları tarafından tasdik edilerek yaşam tarzı olarak benimsenmiş olmalı.

Çünkü kâinat maksatları, onun getirdiği mesajla gerçekleşecek. Hatta onun getirdiği mesajın ifade ettiği hakikat, kâinatın temel varlık sebebi olacak. O nedenle, böyle bir hakikati getiren tamamen mağlup olmayacak veya sadece çok az bir insan kitlesinin getirdiği hakikatlere sahip çıkmasıyla, kendisinden ve davasından haberdar olunamayacak kadar zayıf kalmayacak, silinip gitmeyecek biri olması muhakkaktır. Çünkü ilahî maksatların ziyan olup gitmesine müsaade edilemez ve bu nedenle elbette o ilahî kudret, kendi elçisini ve o makbul kulunun getirdiği hak dini, tüm dinlerin ve peygamberlerin üzerine çıkartacak; onu ve dinini üstün bir mertebeye ulaştırmakla hakkaniyetini tüm dünya çapında ilan ve ispat edecektir. Bu ifade ettiğimiz vazgeçilmez özelliklere sahip olan din hangisiyse ve onun peygamberi kim ise, hak onun yanındadır ve hakikat onun tarafındadır diye rahatlıkla hükmedebiliriz ve hükmediyoruz. Hem yalancı bir peygamber olması halinde, ilahî kudretin böyle bir şeye izin vermesi ve onun yaptığı aldatıcı işi dünya çapında yaygınlaştırıp,abilirr diye aması gerektiğinin ve en yüksek ve kıymetli mahsülü (ürünü) olan  onu başarıya ulaştırmasına imkân verilemez. Nasılki bu gerçek Hakka Suresi, 44-47. ayetlerde çarpıcı bir şekilde şöyle ifade edilmiştir: “Eğer kendi sözlerini bizim sözlerimiz diye söyleseydi, onu yakalar, şah damarını keserdik. Sizden kimse de buna mani olamazdı.”

Tarihçe meşhur olan ve güya Kur’ân’a benzer getireceğim iddiasıyla ortaya çıkan yalancı peygamber Müseylime’nin başına gelenler, bunun en çarpıcı örneği değil de nedir? Hem Kur’ân’ı, hem de Hz.Muhammed’i (A.S.M.) taklid etmeye çalışan edip, beliğ, sihirbaz ve kurnaz bu adam, tüm âleme karşı yalancı ünvanıyla meşhur oldu ve yazdıkları bir delinin hezeyanları olarak tarihe geçti. Güya o da peygamberlik iddiasıyla mucizeler göstermeye çalıştı. Kuruyan bir hurma bahçesi için kendisinden yardım isteyen bir kadına kova içinde su getirmesini söyledi. O kovadan bir miktar suyu ağzına alıp kovaya geri döktü. Daha sonra suyun bahçeye dökülmesini istedi. Tavsiyeleri yerine getirildikten sonra ağaçlar tamamen kurudu. Hz.Muhammed’i (A.S.M.) taklit etmeye devam ederek, kendisine getirilen insanlara güya yardımcı olmaya teşebbüs etti. Fakat hangi çocuğun başına, şifa niyetiyle elini sürdüyse o çocuğun başı kel oldu. Göz rahatsızlığını gidermek için elini gözüne sürdüğü insanın ise tamamen kör olmasına sebep oldu. Kekeme olan çocukların ağzına yüzüğünü koyduktan sonra, o çocukların daha da kötüleşip dilsiz oldukları görüldü. Sözde peygamberimizin yaptığının aynısını yaparak o da mucize gösterecekti. Benzerinin getirilmesini isteyerek, muhaliflerine şiddetle meydan okuyan Kur’ân’a karşı ortaya çıkan en meşhur kişi Müseylime'dir. Müseylime peygamberliğini ilan ettikten sonra duyanları gülmekten ağlatacak sözler sarf etmeye başladı: "Ey kurbağa kızı kurbağa! Ne diye 'Nak nak, vak vak' edip duruyorsun? Yukarın suda, altın balçıkta. Sen ne suyu bulandırırsın, ne de içene engel olabilirsin. Yarasa sana ölüm haberini getirinceye kadar yerde bekle!" Başarısız bir taklit olduğu çok açık olan diğer bir cümlesi şöyledir: "Görünen ekinlere, onu alabildiğine biçenlere, buğdayı savuranlara, onu değirmende öğütenlere, fırında pişirenlere, ekmeği et suyuna doğrayıp tirit yapanlara, suya ve yağa bandırıp lokma lokma yiyenlere yemin olsun!"

Müseylime’nin Kur’ân’ı taklit etmeye çalışarak söylediği bu ifadeleri buraya aldık ki, edip ve beliğ olan bir kişinin dahi, ilahî kelamı taklit etmeye kalktığında ne kadar düşük bir mertebede kalacağı görülsün ve sözlerinin bir hezeyan olarak tarihe geçtiğinin çarpıcı misalleri, bizlere ibret olsun istedik. Böylelikle koca bir âleme karşı durup peygamberlik dava etmek ne demekmiş ve Allah’tan geldiğini iddia ettiği bir kitabı tüm dünyaya karşı meydan okuyarak kabul ettirmek, nasıl bir şeymiş hayal edin istedik. Evet, yalancı peygamber olan Müseylime öldürüldü ve uyduruk davası küllere karıştı.

Diğer taraftan tarihin gördüğü en büyük ve gerçek peygamber Hz.Muhammed (A.S.M.) ise “Allah seni insanlardan koruyacaktır” (Maide Suresi, 67.Ayet.) ayeti inince kendisini korumak için başında gece-gündüz nöbette bekleyenlere şöyle dedi: “Ey insanlar, gideceğiniz yerlere gidin, artık beni beklemeyin, şüphesiz ki Allah beni insanlardan koruyacaktır.” Hâlbuki bu ayetin hemen öncesinde Medine’ye hicret etmişti ve Yahudiler O’na şöyle demişlerdi: “Ya Muhammed (A.S.M.), biz çok kalabalığız ve silah sahibiyiz, eğer bu davandan ve dininden vazgeçmezsen seni öldürürüz.”

Yukarıda bahsettiğimiz ayet gelmeden önce, bu açık tehlike karşısında O’nu korumak için yüz kişi başında bekliyordu. Yahudilerin suikast korkusundan onun yanında geceliyor ve onun ile beraber her gittiği yere gidiyorlardı. Allah’ın bu vaadini insanlara duyurduktan sonra o Resul-u Ekrem (A.S.M.), gecenin evvelinde ve geç saatlerinde, Medine’nin vadilerinde ve tenha yerlerinde düşmanlarının çokluğuna rağmen tek başına geziyordu ve ona suikast planı yapanlar bir türlü planlarını gerçekleştiremiyorlardı. Bilindiği gibi yirmi üç senelik peygamberlik döneminin sonunda yatağında vefat eden bu büyük insanı, doğru ve gerçek bir peygamber olarak görmemek için, insafla karar verecek vicdanınızın razı olacağı tek bir geçerli sebep hayal edebiliyor musunuz?

Mantık silsilemizin içinde bir noktaya takılabilirsiniz ve şöyle sorabilirsiniz: “Hz.İsa Aleyhisselâm’a inananlar sayıca daha fazla olduğundan, mantıkî çıkarımımız gereği, öncelikle onu hak peygamber olarak görmek ve dinini kabul etmek gerekmez mi? Hem kendisinin dini olan Hristiyanlık, bütün dinlerden sayıca daha üstün görünüyor. O halde neden İslâm’ı tercih edelim ki?”

Buna cevaben şunu söyleyebiliriz: Öncelikle İslamiyetin tüm dinlere üstün olacağı Kur’ân tarafından haber verilmiş bir gaybî ihbar ve iddiadır. Henüz tamamen gerçekleşmemiş olsa da, yakın bir istikbalde Kur’ân’ın bu iddia ve haberinin kesin olarak doğrulanacağını, Müslümanların sayısının artışına ve İslamiyeti kabul edenlerin çokluğuna bakarak, Avrupa bile şimdiden itiraf ediyor. Diğer taraftan İslamiyet, semavi dinleri ve diğer gerçek peygamberleri red etmiyor ki. Ayrıca daha önceki izah metinlerinde bahsettiğimiz gibi, bizzat Hz.İsa’nın (A.S.) ve İncil’in ayetleri, zaten Hz.Muhammed’in (A.S.M.) geleceğini haber veriyor ve müjdeliyor. Bu durumda Hristiyan dininin bu geçici sayısal üstünlüğüne bakıp, doğru alternatif ve hak din olarak seçmemiz için mantıkî bir neden kalmıyor. Diğer taraftan kâinat hakikatleriyle ve akılla tam bir uyum içinde olmayan, asliyetini kaybetmiş ve değiştirilmiş birçok İncil ayeti’nin varlığı ve insanlığın geldiği anlayış ve medeniyet seviyesine hitap ederek kapsamlı bir şekilde aklı ve kalbi tatmin etmekten uzak kalan Hristiyanlık akidesi, dünya dini olma yolunda hızla ilerleyen İslam’ın karşısında doğru ve mükemmel bir alternatif olmaktan çok uzak kalıyor. Bir sonraki izah metnimizde diğer peygamberlere göre neden Hz.Muhammed’in (A.S.M.) peygamberliğinin daha açık bir kesinlikte kabul edilmesi gerektiğinin sebeplerini inceleyeceğiz.

Yukarıdan buraya kadar olan tüm aklî gerekçelerimize dayanarak, analizimizi eser metnine uygun olarak şu şekilde sonuçlandırıyoruz:

Mademki bahsettiğimiz tarzda, peygamberlik müessesesini gerektiren bir kâinatın içindeyiz ve tarihçe nakledilen ve bir kısmı buraya aktarılan şaşırtıcı hadiselerin cereyan ettiği bir dünyaya, böyle bir kişi elinde öyle harika bir kitapla gelmiş ve geçmiştir. Bu durum karşısında elbette O kişi ile O ilahî kudret konuşacaktır ve konuşmuştur; O’nu resulü ve elçisi ve insanlığa hakikat rehberi ve (eşyanın hakikatini aydınlatmasıyla) kâinatın manevî bir güneşi yapacak ve yapmıştır diye kesin olarak hükmediyoruz.

Keşif Yolculukları Risale-i Nur Eğitim Programı Ders Videosu: (Kâinatın Manevî Güneşi) 

https://youtu.be/rsdZrwDTfPk

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.