1. YAZARLAR

  2. Ediz SÖZÜER

  3. Kâinat Yüksek Okulundan Mezun Olmak (Risale-i Nur Eğitim Programı-24)
Ediz SÖZÜER

Ediz SÖZÜER

Yazarın Tüm Yazıları >

Kâinat Yüksek Okulundan Mezun Olmak (Risale-i Nur Eğitim Programı-24)

A+A-

 

Keşif Yolculukları Risale-i Nur Eğitim Programı Dersleri-24:
Kâinat Yüksek Okulundan Mezun Olmak (13. Söz)

Kâinatı anlamlandırma yolculuğumuzda akıl, felsefe, modern bilim ve din gibi yol arkadaşlarımızı yanı başımızda görürüz. Eser metninde kâinatın sırrını anlamada Kur’ân ve felsefenin ilim düzeyleri karşılaştırılmış ve gerçek ilmin nasıl olması gerektiği sorusuna cevap verilmişti. Biz bu çarpıcı cevabı detaylandıracağız.

Sizinle kâinat yüksek okulunun koridorlarında ve amfilerinde geçen hayalî bir yolculuğa çıkacağız ve bu okuldan nasıl mezun olunacağını keşfetmeye çalışacağız. Elbette yolculuğumuza başlamadan önce yol arkadaşlarımızı tanıyacağız. Bu, gerekli olduğu kadar, faydalı ve keyifli de olacak, merak etmeyin.

Felsefe: Kelime olarak hikmet sevgisi ve hikmet (bilgelik, hakikat) arayışı demektir. Hikmet ise, kâinatı ve ondaki varlıkların yaratılış gayelerini ve faydalarını bilmek gibi manalara gelir. Felsefe, eşyanın hakikatini araştıran ve insanları da bu hakikate yönelten bir vazife üstlenmesi açısından şüphesiz faydalıdır. Bu noktada felsefe ve hikmet, aynı anlamlarda kullanılan kavramlar olmuşlardır. İslamî bakış açısından ise, eşyanın gerçek hikmetini bildiren yalnız Kur’ân olduğundan, sadece kâinata Kur’ân’ın baktığı gibi bakan ilimler “hakikî hikmet” olarak isimlendirilmeye lâyık görülmüş, kâinata Kur’ân’ın baktığı gibi bakmayan ilimler ise genel olarak “felsefe” olarak isimlendirilmiştir. Antik Yunan dünyasında “felsefe” dendiğinde akıl ve tecrübe temelli bütün bilgiler kastediliyordu. Matematik, fizik, astronomi vs. hepsi bu kategoriye dâhildi. 18. yüzyıla kadar aklî ilimlere aynı zamanda felsefî ilimler deniliyordu. 18. yüzyıldan sonra ise, pozitif bilimler felsefeden bağımsız birer alan olarak ayrıldı.

Çağdaş Pozitif Bilim: Duygularımızın ve deneylerimizin bize tanıttığı olayların birbirleri ile olan ilişkilerini ve hangi kanunlara uyarak ortaya çıktıklarını belirtmekle ve açıklamakla ilgilenen bilgi birikimini ifade eder ve ne yazık ki, sadece bununla yetinir. Oysa felsefe, bu olayların “gerçek mahiyetinin ne olduğunu ve ne ifade ettiklerini” bulmaya çalışır. Biyoloji, canlılar dünyasında meydana gelen olaylar arasındaki ilişkileri inceler. Felsefe ise, hayatın “ne anlam ifade ettiğini” sorar, bunların özünü açıklamaya çalışır; bir çeşit “anlambilim”dir, denilebilir. Çoğu zaman bir bilim adamının kendi felsefî görüşünü ifade etmek için, bilimsel bir veriye getirdiği taraflı yorum ve bu veriden çıkardığı subjektif sonucun, bilimin kendisi ile karıştırıldığını ve bilim gibi kabul edildiğini görüyoruz. Bu yanlışlığa sebep olanlar ise, maalesef subjektif görüşlerini kasten bilim gibi halka sunmakta çekinmeyen bilim insanlarıdır. Mutlak kesinliği ispatlanmamış ve deneysel veriye sahip olmayan bir yaklaşım ise, eğer ciddî aklî delillere dayanan incelemelerle desteklenen doğru mantıkî çıkarımlara sahipse, alternatif bir bilimsel model ve yorum olarak benimsenebilir ve bu tercih edilebilir model üzerinden araştırmalar yapılabilir. Bu türden yaklaşımlar, bilimsel nitelikte bir çalışma modeli özelliğini kendilerinde bulundurduklarından, yalnızca subjektif bir fikrî yaklaşım olarak görülemezler, felsefe kategorisinde değerlendirilemezler. Tek bir yaratıcının var ettiği, inşa ve idare ettiği kabul edilen bir kâinat modeli; aklî delillerle doğruluğu ortaya koyulabildiği ve teorik olarak da olsa, zorunluluk derecesindeki bir kesinlik arz eden mantıkî çözümlemelerle modelin gerekliliği ispatlanabildiği için bilimsel nitelikten uzak sayılamaz. Evrim teorisi benzeri yaklaşımların ise, kurgusal nitelik arz ettiklerinden bilimsel kategori içinde değerlendirilmeleri kanaatimizce uygun değildir.

İslamî açıdan, Kur’ân’a zıt görülen ve eleştirilen felsefe türü ise: Doğru ve mutlak bilgiye ulaşmanın ancak akıl ile mümkün olacağını savunan felsefî ekollerdir. Bu tarzdaki felsefe anlayışı, vahyi bir bilgi kaynağı olarak görmediği gibi, aklı ya da diğer bilgi araçlarını vahyin yerine her zaman tercih eder. Yoksa Kur’ânî bakış açısında felsefenin tamamı reddedilmemektedir. Çağdaş bilimler ile Kur’ân arasında ise, zaten hiç bir sorun yoktur. Ancak ne yazık ki, bazı bilim adamları, sahip oldukları dinsiz felsefelerine bilim süsü vermektedirler. Bu felsefî görüşlerini insanlara kabul ettirmek için de, bilimi kullanmaktadırlar. Aslında ispatlanmamış teorilerden ve iddialardan ibaret olan peşin yargılı ateistik ve maddeci dünya görüşlerini, çağdaş bilimin kesin verileriymiş gibi sunmaktadırlar. İşte sorun burada çıkmaktadır. Diğer taraftan, insanın, sınırlı aklı ile Allah’ın sonsuz ilminden gelen ve eşyanın hakikatini manevî bir güneş gibi ortaya çıkaran vahye meydan okuması ve eşyanın hakikatini, eşyayı yaratandan bağımsız olarak anlayabileceği gibi bir hayale kapılarak aklı kendine mutlak rehber görmesi açık bir yanlıştır. Çünkü insan aklı, kendi başına eşyanın gerçek hakikatini bilemez ve bulamaz. Aklın, kâinatın dışında var olabilen bir mahiyeti yoktur ki, hakikatini tamamen kavrayabilme imkânı olsun. (Denizin içindeki balık gibidir, denizi kavrayamaz) Bunun en güzel delili, felsefe âleminin kâinatın hakikatlerini bulmaktaki acizliğidir.

Vahiy ve peygamberin getirdiği ve kendi başına ulaşamayacağı bu bilgiye aklın ihtiyacı ise, şüphesizdir. Evet, akıl kendi başına hakikati bulamaz; fakat vahyin getirdiği bilgiyi, delillerle ispatlayabilir. Çünkü ilahî bilgi ve vahiy, doğru bir kaynaktan geliyorsa, elbette içeriği itibariyle aklî ve mantıkî olacaktır. Kâinat hakikatlerine de uygunluk arz edecek ve elbette aklî delillerle de teyit edilecek ve ondan sonra kabul edilecektir. Bu nedenle felsefî ekollerin, din ve vahiy ile mutlak bir çatışma içinde oldukları iddiası, tam bir modern hurafedir.

Risale-i Nur’da felsefe iki kısma ayrılmıştır. Birinci kısım felsefe, dini inkâr eder ve bir yaratıcıyı kabul etmez, insanları dinsizliğe ve tabiat bataklığına sürüklemeye çalışır. Diğer kısım ise, toplumsal hayata, ahlâka, insanın gelişimine, bilime, sanata ve ilerlemeye hizmet eden felsefedir ve bu felsefe, Kur’ân ile barışıktır. Hatta Kur’ân felsefesinin maksatlarına hizmet eder. Risale-i Nur’da Kur’ân ve felsefenin karşı karşıya getirildiği yerlerde felsefe ve feylesof tabirleriyle, “ateist felsefe ekolleri” ile “dinsiz felsefelerine geçerlilik kazandırmak için pozitif bilimleri kullanan bilim adamları”nın kastedildiğini düşünmek uygun olacaktır. Yoksa felsefe tabiri ile aklî ilimler manasındaki pozitif bilim veya bir erdem, ahlak ve düşünce disiplini olan hikmet manasındaki felsefe kastedilmemektedir.

Yol arkadaşlarımızı tanıdık, heyecan dolu yolculuğumuza esas şimdi başlıyoruz:

İlim adına ortaya koyulan bir üründen ne beklenmelidir? Kıymeti nasıl ölçülmelidir? İnsana ne vermelidir ve nasıl bir içerikle takdim edilmelidir ki, gerçek anlamda bir ilim olarak kıymetli sayılsın? Acaba kâinatı daha iyi anlama yolculuğunda yol arkadaşımız olan ilim, ne gibi özelliklere sahip olmalıdır ki, kendisiyle olan bilgi alışverişimiz boyunca, bizi her defasında şahsî gelişimimizde daha yüksek basamaklara taşısın?

Kanaatimiz odur ki, eşyanın oluşumunu ve işleyiş kanunlarını keşfetme yolunda çalışan ve bunların bütün inceliklerini ve prensiplerini ortaya koymak noktasında çok maharetli olan modern çağın bilim ve felsefesi, insan ruhunun yükselişine ve onun şahsî gelişimine bir katkıda bulunmaktan çok uzak kalmaktadır. Çünkü verdiği bilgiler ruhsuz, donuk, kasvetli ve anlamsızdır. Anlamlı bir yorum getirilmemiş bilimsel veriler ve bilgi yığınları, insana korku, dehşet veya hayret duygularından başkaca bir şey vermemektedir.

Örneğin modern bilimin bizlere söylediği en şaşaalı ve yaldızlı kâinat tasvirlerinden birine bakın: “Kâinatta yüz milyar galaksi vardır, her galakside yüz milyar yıldız vardır. Güneşimizin de içinde bulunduğu Samanyolu Galaksisi, bu galaksilerden ve trilyonlarca yıldızdan sadece bir tanesidir ve dünyamız böyle büyük gök cisimlerinin arasında müthiş bir hızla seyahat etmektedir. Her an, uzay boşluğunda hızla hareket eden bir göktaşının dünyamıza çarparak, dünyamız üzerindeki tüm hayatı bir anda sona erdirmesi tehdidi altındayız.”

Veya insanlık tarihiyle ilgili popüler bilimin şu tasvirine dikkat edin: “Kâinatın tüm tarihini ‘1 yıl ölçeği’ ile inceleyebiliriz. Kâinatın 15 milyar yaşında olduğu kabul ediliyor. Eğer kâinatımızın büyük patlama ile doğduğu andan itibaren geçen zamanı kozmik bir tek yıl olarak kabul edersek ve kâinatımız 1 Ocak günü meydana geldiyse, Samanyolu’nun oluşması için Mayıs’a kadar beklemeliyiz. Diğer gezegen sistemleri Haziran, Temmuz ve Ağustos’ta ortaya çıkmış olmalı. Fakat güneşimiz ve dünya ise eylül ortalarına kadar henüz ortada yok. Hayat ise çok daha sonra oluştu. 12 ayı temsil eden 12 karenin yer aldığı evimizin duvarı büyüklüğünde bir takvim kullanırsak, kozmik takvimin sağ alt köşesindeki parlak nokta, insanların tüm tarihini simgeler. Büyük patlama ise, takvimimizin sol üst köşesindeki noktada yer alır. Her bir ay çeyrek milyar yıl uzunluğundadır. Her bir gün 40 milyon yılı temsil eder. Her bir saniye ise yaklaşık 500 yıla karşılık geliyor ve bu, kozmik zamanda göz açıp kapayıncaya kadar geçen bir süredir.”

“Kozmik takvimi bir futbol sahası genişliğinde düşünürsek, tüm insanlık tarihi ancak elimiz büyüklüğünde bir kare olur. Yazılı tarihimizde yer alan olaylar ve kendimiz çok yakın bir tarihte ortaya çıktık. Öyle ki, insanlığın yazılı tüm tarihi, kozmik takvimde Aralık ayının 31. gününün son dakikasıyla simgeleniyor. Fakat insan türünü ilgilendiren kritik olaylar daha önce, dakikalar önce başladı. Kozmik takvime göre 31 Aralık günü akşam saat 22. 00 civarında ilk insanlar ortaya çıktı. Saat 23:46’da yani sadece 14 dakika önce insanlar ateşi kontrol altına aldılar. Saat 23:59’un 20. saniyesinde, kozmik yılın son gününün akşamında bitkilerin ve hayvanların evcilleştirilmesi başladı. İlk el aletlerini yapan insan, ziraata başladı. İlk yerleşim yerlerini kurdu. Biz insanlar kozmik takvimde o kadar yeniyiz ki, tüm kayıtlı tarihimiz 31 Aralık’ın son dakikasının son bir kaç saniyesiyle açıklanıyor. Zamanın muazzam büyük okyanusundaki bu takvimde, bütün hatıralarımız o futbol sahası genişliğindeki takvim üzerinde küçük bir kareye ancak sığıyor. İsmini bildiğimiz her insan bunun içinde bir yerlerde yaşadı. Bütün o krallar, göçler, dinler, bilimsel keşifler, savaşlar ve aşklar, tarih kitaplarındaki her şey takvimin en köşesinde yer alan, bu küçük karenin içinde yaşandı. Kozmik takvimin son 10 saniyesinde. Uzay ve zaman okyanusunun içinde bulunan bizler, bunun büyüklüğünü yeni kavrıyoruz. Bizler 15 milyar yıllık kozmik evrimin mirasçılarıyız. Bir seçimimiz var: Ya evrenin bize sağladığı yaşamı zenginleştireceğiz ya da 15 milyar yıllık mirasımızı anlamsız bir yok oluş ile israf edeceğiz. Bir sonraki Kozmik takvimin ilk saniyesinde olacaklar ise, şu an bizim ne yapmayı planladığımıza bağlıdır. Bunu da zekâmız ve Evreni bilmekle yapacağız.”

İnsanlık olarak bütün tarihsel geçmişimizin ve medeniyet serüvenimizin, kozmik takvimin nokta gibi küçücük köşesini dolduruyor olması.. Tüm bunların kozmik bir evrim gibi meçhul ve anlaşılmaz bir kavrama atfedilmesi.. Kendi kendini yok etme tehlikesiyle karşı karşıya olan insanlık türü.. Nasıl? Tüm bu tasvirler sonucunda şahsî gelişiminize bir katkı veya ruhî bir mükemmelleşme hissedebiliyor musunuz? Yoksa anlatımın etkileyiciliğine, ufuk açıcılığına ve şairaneliğine rağmen, bütün hissettiğiniz sadece dehşet, hayret ve korku duyguları mı? Popüler bilimden daha fazlasını beklemeyin zaten. Kendinizi kandırırsınız. Ne idüğü belirsiz bir hürmet duygusunu, hatta dinî bir hisse benzeyen bir hayranlık duygusunu kâinata yöneltmenizi sağlayan modern bilimin popüler felsefesi, maalesef insanın yüksek ruhunu ve hakikat aşığı aklını tatmin etmekten çok uzak kalıyor.

Bilimin kâinatı doğru bir şekilde yorumlayıp, sistematik ve anlamlı sonuçlar çıkarmak gibi bir hedefinin de olduğu, zaman zaman iddia edilse bile, bu yönde kullanılan yöntemlerin sığlığı ve bakış açısının darlığı, çağdaş bilim felsefesinin samimi ve güvenilir olmaktan çok, şüphe uyandıran bir mahiyet arz ettiğini göstermektedir.

Örneğin, yeryüzü toprağının fizikî özelliklerini inceleyen bir bilim dalı, toprak yapısının tarıma elverişli olacak kadar yumuşak, inşaata müsaade edecek kadar da sert bir kıvamda olduğunu ve böyle “hassas bir ayarın” rastgele ortaya çıkmasının ne kadar düşük bir ihtimal olduğunu elbette hesap edebilmektedir.

Fakat bilimsel çalışma olarak takdim edilen ürünlere bakıldığında, toprağın en ince fizikî özelliklerinin tanımlandığı, en detaylı kategorilerle sınıflandırılıp bu yönde inanılmaz detaylara girildiği halde, bu yeryüzünün neden insan medeniyetinin oluşması için bu kadar müsait bir yapıda olduğu, böyle olmasının medeniyetimiz ve insanlık için ve bilim adına ifade ettiği anlam ve kıymetin ne olduğu, böyle bir bilginin kâinatı anlamlandırma yolculuğumuzda insanlık için ne ifade ettiği ve “istifademize kasten sunulmuş olduğu, sahip olduğu özelliklerle açıkça anlaşılabilen” bu yapının, nasıl bir kudretin mucizesi olarak karşımızda durduğu ve böyle bir yardıma nasıl bir teşekkürle karşılık verilmesi gerektiği gibi soruların bilim dışı bırakılması, bilimin insan ruhuna ve gelişimine sağlayacağı manevî yükselişten ve anlamlı bir bilgi faaliyeti olma özelliğinden tüm insanlığı mahrum bırakıyor maalesef.

Hâlbuki elde edilen bilimsel verilerin ifade ettikleri manaların açık yüreklilikle itiraf edilmesi, bilime ve insan aklına saygı sebebiyle gerekmez mi? Böyle anlamlı bir bakışı geliştirememiş sığ felsefe ve çağdaş bilim, bununla da yetinmiyor. Dünyanın her tarafındaki harikalıkları sıradanlaştırarak basit, olağan olaylarmış gibi takdim ediyor.

Her gün yüz binlerce insanın başlangıcı, su gibi bir meni ve tek bir hücre olduğu halde, doğduklarında bu kadar karmaşık yapıda canlı makinelere dönüşmüş olarak dünyaya merhaba demelerinin, kavranması gerçekten güç bir mucize olduğunu ve bunun hâlâ “nasıl olduğu anlaşılmaz bir sır” olduğunu bizden saklamakla birlikte, bir de ara sıra ortaya çıkan standart dışı farklılıkları, çok acaip ve hayret edilmesi gereken tek unsurlarmış gibi lanse ediyor. Sanki sağlıklı bir vücuda bağlı bir tek kafanın içindeki mekanizmalar, hayretle ve her gün yâd edilmesi gereken mucizeler değillermiş gibi, iki başlı bir insanın, üç ayaklı bir adamın ilanlarla ve hayretlerle teşhir edilmesi, cidden büyük bir cehaleti ve düşük bir ilim seviyesini ifade ediyor.

Buna rağmen, insan topluluklarının %80’i araştırmacı olmadığından, makbul ve güvenilir uzman kişilerden duydukları meseleleri, aynen ve sorgulamadan takliden kabul ettiklerinden ve ancak az bir kesimde gerçeği sorgulamak ve gerçeği gerçek olarak gördükten sonra kabul etmek anlayışı gelişmiş olduğundan, maalesef bu zamanın aklı gözlerine inmiş maddiyatçı felsefecilerinin, bilimsel verilere kendi maddeci görüşleri yönünde yorumlarla istedikleri şekli vererek yaptıkları isabetsiz ve hatalı sunumlar, aynen doğru ve makbul kabul edilmekte ve böylelikle büyük halk kitleleri, gerçek bir ilim anlayışının ruhu besleyen, şahsî gelişim kapılarını sonuna kadar açan manevî hazinesinden mahrum edilmektedir.

Halbuki Kur’ân, ilahî kudretin ibret verici mucizeliklerini, her yerde ve her canlı üstünde görmesi ve göstermesi ile, akıllara tükenmez bir ilim hazinesi açar. Bu tükenmez zenginlikteki manevî hazinenin kapısından içeri girdiğinizde ise, baktığınız her eşya, gördüğünüz her canlı, yaratılışın maksatlarını ders veren ve ilahî sanatkârın güzel ve mükemmel vasıflarını tanıtıp tarif eden bir kaside ve bir hikmet dersi olur. Kur’ân’ın akıllara hayranlık veren parlak ifadeleriyle sarsılan akıl, her gün gördüğü ve alıştığı için artık fark etmediği ve kendine sıradan ve basit gelen dünyaya, yeni bir gözle tekrar bakmayı öğrenir. Bu sayede, dikkatle baktığı her şeyde ilmî bir gelişim, ibretle gördüğü her canlıda hikmetli bir ders, güzelliğine hayran kaldığı sanatlı her bir mevcutta ruhen bir yükseliş kapısı kendisine açılır.

İşte Kur’ân’ın bu geniş ve zengin ilmini, yani kâinatın hakikî hikmetini ders alan hakikat aşığı talebeleri; en anlamlı, en yüksek ve en doğru bir ilmi tahsil etmiş olurlar. Ve elbette böyle zekî talebelerin hak ettikleri mezuniyet diploması, bizzat kâinat yüksek okulunun kurucusu tarafından ellerine verilecek ve gösterdikleri üstün başarı, muhakkak ödüllendirilecektir.

ediz-sozuer-13.-soz.jpg

Keşif Yolculukları Risale-i Nur Eğitim Programı Görsel Destekli Ders Videosu:

Kâinat Yüksek Okulundan Mezun Olmak (13. Söz)

https://www.youtube.com/watch?v=xjIH4oI5cIw

EĞİTİM PROGRAMI ÖN BİLGİLENDİRMESİ:

4 Haziran 2016 16. 45 Ct. günü Yazarlar Birliği Sümer-1 Sok. No: 11/9 Kat:4 Kızılay/ANKARA’da sunulacak ve ayda bir kez yapılacak, izahlı ve görsel sunumlu Risale-i Nur Eğitim Programımızın yeni dersi: “VAHYİN HAKİKATİNİN İSPATI” (İkinci Bölüm) Kur’ân’ın; ruhları, akılları ve kalpleri fetheden ve dünyayı manen istila eden büyük davasını nasıl ortaya koyduğunu etkileyici tespitler ışığında göreceğiniz ve insanlık âlemi içinde ortaya çıktığı andan itibaren, bütün hayallerin ötesinde ne mertebede büyük bir manevî inkılap gerçekleştirdiğini ve insan sözü olmadığının mantıkî çıkarım ve delillerinin en çarpıcılarına şahit olacağınız programımıza davetlisiniz. Bambaşka bir âleme götüren müziğiyle ve düşündüren görselleriyle 3 dk. 59 sn. lik tanıtım videosunu tam ekran ve HD izleyin. Fragman Video Adresi: https://youtu.be/G6SFqeqpum8 Keşif Yolculukları Risale-i Nur Eğitim Programımızın güncel ders konularının detaylarını ve tarih/yer bilgilerini www.kesifyolculuklari.com ve www.risaleinuregitimprogrami.com adreslerinden takip edebilirsiniz.

Hem bizi (haddimizin fevkinde olarak üstlendiğimiz) bu önemli iman hizmetinde yalnız bırakmamak ve manen destek vermek için; hem de imanî ilimlerin tahsilinde ciddî bir altyapı kazanmak, Risale-i Nur’u farklı mana açılımlarıyla anlamak ve taze bir heyecanla, alışkanlık ve sıradanlık perdesini kaldırıp atmak için derslerimize katılmanızı arzu ediyoruz. Ders programımızı üstüne bina ettiğimiz “Olağanüstü Bir Hazinenin Keşif Yolculuğu: Risale-i Nur İzah Metinleri” isimli kitap çalışmamızın ve tüm Risale-i Nur çalışmalarımızın dosyalarının yüklü olduğu adres: https://yadi.sk/d/09r41tL9ecYUA Bu depolama alanında tüm kitaplarımızın dosyalarını ve bütün seminerlerimizin videolarını, metinlerini ve Powerpoint sunumlarını hem görüntüleyebilir, hem de ister tek tek, ister toplu olarak indirebilirsiniz ve bulunduğunuz yerde bu tarz sunumları sizin de yapabilirsiniz. )

Tavsiye Ettiğimiz Takip Metodu: Bu görsel destekli derslerin özellikle yazının en altında yer alan videosunu izlemeniz ve imkânınız varsa devam eden programlarımıza şahsen katılmanızdır. Bu, büyük önem arz ediyor. Çünkü yazımıza (ders içeriği hakkında fikir vermek için) sadece izah metnini alacağız. Yazılı olarak kaleme alınmış hakikatleri, sözlü ve görsel bir şekilde izlemeniz (kitap çalışmamızda olmayan ilave izahlarla) daha iyi anlama ve hissetme imkânı sunuyor. Böylece sadece akılla anlaşılmayan ve aslında “hissedilen hakikatler” olan iman ilmini anlamakta ve “farklı mana açılımları”na kapı açmakta, en verimli bir metodu takip etmiş oluyorsunuz. Bununla birlikte, eğitim programımızı kitap çalışmamız üzerinden de ciddî bir şekilde okuyarak takip ederseniz, bu pekiştirme yöntemiyle (Allah’ın izniyle) Risale-i Nur’u anlamak noktasında en üst düzeyde bir istifadenin gerçekleşeceğine kuvvetle inanıyoruz. Bu derslere ve bu hakikatlere herkesten evvel kendim muhtaç ve iştiyaklı olduğum için, birçok kardeşimle beraber bu manaya en başta bizzat şahidim. Bu çalışmalar ortaya çıktıktan sonra, daha önceden onlarca defa okuduğum yerleri hiç bu kadar iyi anlamamış olduğumu görerek hayret içinde kaldığımı itiraf ediyorum.

 

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.