1. YAZARLAR

  2. Vehbi KARA

  3. Kadına Şiddet ve Kamal Atatürk
Vehbi KARA

Vehbi KARA

Yazarın Tüm Yazıları >

Kadına Şiddet ve Kamal Atatürk

A+A-

Kadına şiddet konusundan önce şu “Kamal” ismine değineyim. M. Kemal uşağı olan Cemal Granda’ya “ Bütün Kemaller eşektir” diyor. Bu olayı Granda’nın kitabından okumak mümkündür. Her halde bu nedenle olsa gerek M. Kemal ölümünden önce “Mustafa Kemal” ismini bırakarak yerine “Kamal” ismini kullanmayı tercih ediyor. Elbette herkesin kendi ismini belirleme hakkı vardır ve buna saygı duyulması gerekir. Bu nedenle ben yazılarımda Birinci Cumhurbaşkanımız için “Kamal” ismini kullanırım. Zaten ölümünden önce son kullanmış olduğu kimlik cüzdanında “Kamal” ismi açıkça görünür.

Peki, Kamal Atatürk ile kadına şiddetin ne alakası var?

Elcevap: Çok alakası vardır. Çünkü Cumhuriyet kurulduğunda bütün ülkede tam bir terör estirilmişti. Harf inkılabı, tekke ve medreselerin kapatılması, ezanın Türkçeleştirilmesi ve şapka devrimleri sonucunda kurulan İstiklal Mahkemeleri adeta taş taş üstünde baş baş üstünde bırakmamıştı. İnkılaplara muhalif sayılan binlerce insan ya idam edilerek asıldı ya da yurt dışına kaçmak zorunda kaldı. Bunların içinde kadınlara da rastlamak mümkündür. Nitekim aşağıda dile getireceğim olayda olduğu gibi Tatar Hasan Paşa hızını alamamış “şapka kanununa karşı çıktığı” için bir kadını evet yanlış duymadınız başörtüsü değil şapka yüzünden bir kadını asmıştır.

Erzurum'da Şapka Direnişi ve Şalcı Şöhret Bacı'nın İdamı nasıl oldu anlatalım:

Şapka yüzünden asılanlar arasında bir de kadının olması ne hazin ve ne gariptir. Şalcı Şöhret Kadın, Kasap Aziz'in anası. Bir kadının siyaseten idam edilmesi herhalde adalet tarihinde ilk defa Erzurum'da vuku bulmuştur!

Ulusal basın dediğimiz devletten güdümlü İstanbul gazetelerinden Hakimiyet-i Milliye, Akşam, Tanin ve Cumhuriyet gazetelerinin hiçbiri bu olayı yazmadılar, insanlık dışı cinayeti millete duyurmadılar. Halen de öyle Şalcı Bacı’nın hikayesini bugünün gazetelerinden okuyamazsınız. Kadına şiddeti yazarlar lakin nasıl başladığına hiç ama hiç değinmezler.

Hükümetin yahut mahkeme heyetinin beyanatlarında da en ufak bir ima olmadı. Muharebe senelerinde bu milletin başına gelen felaketler ve sıkıntılar çocukları erken yaşta delikanlı zümresine kattı. Kadınlara erkek gibi oturup kalkmayı öğretti. Bir baba gibi çoluk çocuklarına sahiplik etmeye mecbur etti. Şalcı Şöhret Kadın da yetim balalarına bakmak için el işi şal örüp bitpazarında açtığı sergide satardı. Vilayete doğru yürüyüş yapıldığı olay günü kadınlar hamamında yıkanırken gelip haber vermişler ki: "Şöhret Kadın, senin oğlanlar hükümeti taşa tutuyor, git onlara sahip ol!" 

Şöhret Kadın bohçasını kapıp hamamdan dışarı fırlamış. Hükümet konağının önüne geldiğinde bakıyor ki, asker bir sıra, zabitler bir sıra, millet bir sıra birbirlerine sert sert bakıyorlar. Şöhret Kadın yetimlerini kalabalığın arasında göremeyince, jandarmaların onları alıp götürdüklerini sanmış ve köpürmüş. Bağırarak bohçasındaki takunyaları çıkarmış zabitlere fırlatmış. "Ula soykanızda kala! Şapkanıza bilmem ne edeyim! Nerde benim balalarım?" diye de şapkalarına sövmüş.

İşte Şalcı Şöhret Kadın'ın suçu bu kadar. Yetimlerini koruma içgüdüsü, ana yüreği, din gayreti ve galeyan halet-i ruhiyesi. Ne olduğunu daha anlamadan onu hemen tutukladılar. Yirmi iki erkekle birlikte onu da asarak idam ettiler. Yalnız Şalcı Şöhret Kadın'ı halktan daha fazla tepki almasın diye başına beyaz un çuvalı geçirip astılar. Hükümetler ve basın, Şalcı Şöhret Kadın'ın idamını yıllarca gizledi.

Ancak yıllar sonra Çetin Altan bu acı olayı da sütununa taşıdı. "Ben Tatar Hasan Paşa'nın torunuyum. Dedem Erzurum'da şapka yüzünden bir kadını, Şalcı, Şöhret Kadın'ı idam etmiştir maalesef. Orada on beş kişi şapkaya karşıyız diye yürüyor. O kadın da idam edilirken, "ula uşaklarım, ben zaten hatun kişiyim, neden şapka giyeyim?" diye bağırıyor. Bu üzücü bir şey!" Düşünebiliyor musunuz? El işçiliğiyle yünden şal-çorap ören ve bunları çarşı pazarda satarak iki yetimine de bakan bir kadın. Hükümet konağının önüne geldiğinde camların kırıldığını görmüş, ansızın gelişen arbedeye şahit olmuş. Yetim çocuklarının da tutuklandığını zannetmiş. Dik dik bakan zabitlere sövmüş. Tatar Hasan Paşa'nın bir işaretiyle tutuklanmış.

Kadın sehpada feryat ediyormuş: "Uşaklarım ben bir kadınım da, şapkayla ne alakam olur?" diye bağırsa da topluluğu devlet kuvvetlerine karşı tahrik ettiği isnadıyla ikinci gün başına geçirilen bir un çuvalı içinde sehpaya çıkarılıp idam edilmiş. Çetin Altan'ın şahadeti ayrı bir trajedidir.

Savcı Eğinli İbrahim Ethem tutuklanan çok sayıda masumu makul gerekçelerle kurtarır. Fakat (Çetin Altan'ın dedesi) Merkez Jandarma Komutanı Tatar Hasan Paşa Erzurum'da şapka inkılabının başkahramanıdır. O, kan dökmekten haz duyan bir devrimciydi. 21 can asıldıktan, üç faili meçhul ve yedi kişi Sinop'a sürgün gönderildikten sonra Tatar Hasan Paşa sırra kadem bastı. İkinci Cihan Savaşı'ndan sonra Berlin'de unutulduğu ve öldüğü rivayet edilir.

Erzurum’da halk içinde Şapka Kanunu’na gösterilen muhalefet üzerine Vali Paşa’yla Kumandan Tatar Hasan Paşa kafa kafaya vererek bu muhalefeti kırmak için “daha kestirmeden” bir çözüm arayışına düşmüşlerdi. İşte Şalcı Bacı’yı idama götüren gelişmeler böyle başlamıştı. Nimet Arzık’ın anlattığına göre Vali ve Kumandan Paşa şöyle demişlerdi:
Muhayyelelere dehşet salmak için kimse hükümetin emrinden dışarı çıkmasın diye n’apalım? Bir kadın asalım, inkılâplara karşı geldi diye.
Sonrası da şöyle: ...inkılâba karşı, gösterişli boyundan ötürü Şalcı Bacı’yı bulmuşlardı. Bohçacıydı yazık... Evden eve gezer, çarşaflar, yatak örtüleri, ‘poşu’lar satardı, dolaştıkça yassılaşan bohçasına sarılı...

Ve evlerinde rahat oturan kadınların şikâyetlerini dinlerdi, “izli” yüzünün huzuru bozulmadan bazen bir “kitaplık” lâf ederdi, yerini bulan... Şalcı Bacı’nın ne şapkadan, ne de inkılâptan haberi vardı... Ama “ihbar” diye bir müessese vardır, hâlâ acı acı işler Türkiye’de... İşte o müessese işlemişti.
Böylece Şalcı Bacı’nın yüzü inanmamazlık ve şaşkınlıkla kırışmıştı. İkide bir de duraklarken “Kadın şapka giye ki asıla?” diye sorarak direnmişti. Arzık hikâyesinde diyor ki:
Ve asıldı... Sarkmış vücudu ne kadar, ne kadar uzandı, Türkiye’nin her tarafına gölgeler salacak kadar uzun.

İşte Tatar Hasan Paşa’ların ve Vali Paşa’ların işine öyle geliyor diye, kendi halinde zavallı bir bohçacı kadın, şapka giymesi mümkün olmayan savunmasız Şalcı Bacı bir çırpıda Şapka Kanunu’na muhalefetten idam edilenler kervanına katılmıştı.

İşte Şalcı Bacının ibretli ve ibretli olduğu kadar da düşündürücü öyküsü. Özgecan isimli kızcağızın başına gelenler hala protesto ediliyor. Gerçi her yeri ateşe verip anarşi çıkardıkları için yapılanları tasvip etmiyorum. Lâkin bir hiç uğruna öldürülen insanlarımızın bir kısmının hiç olmaz ise iadeyi itibarlarını sağlamak için bu konuda halkımızı bilgilendirmek yeridir herhalde…

“Bir Türk cihana bedeldir” diye konuşan insanların ne derece samimî oldukları Şalcı Ana’ya gösterdikleri saygı ölçüsünde anlam kazanacaktır. Aksi takdirde yalancı oldukları insanlara değer vermediklerini, göstereceklerdir.

Bu arada “kadın hakları” adı altında canımız kızlarımızı en kutsal meslek olan annelikten soğutup yuvalarından çıkarıp aç kurtların arasına salan örgüt ve derneklerin de kulağını çınlatmak isterim. Eğer onlarda kadın hakları konusunda samimî iseler Şalcı Ananın itibarını iade etsinler. Cesaretleri varsa tabii…

Fransızlar, Jean d’Arc’ı ateşte yaktıktan sonra bir millî kahraman olarak ilân ettiler. Biz ne yaptık? Şalcı Ana gibi zavallı kadınlarımızı bunca yıl geçtiği halde hatırlamak bile istemedik.
Bu konuları ibret almak için çok konuşmalı ve tartışmaya açmak zorundayız. Çünkü hâlâ gerçek kahramanlara hain, zalimlere ise kahraman adını veriyoruz. Böyle bir durumu kabul etmek 21. Yüzyıl insanı için en hafif bir ifade ile ayıptır. Bu ayıba bir son vermek gerektir.
Peki kadına şiddeti kim doğurdu bunun mümessilleri kimlerdir?

Bu soruyu ancak Batılıların vahşi ve acımasız tarihine göz gezdirerek bulabilmek mümkündür. İşte 'Jeanne d'Arc' ve Saartjie (Sarah) Baartman’ın acı hikayesi:
Fransızların insanlara ve özellikle de kadınlara yaptığı zulümlerden bir tanesi 'Jeanne d'Arc' (6 Ocak 1412 - 30 Mayıs 1431) isimli zavallıdır. Yüzyıl Savaşları boyunca İngiltere'ye karşı ülkesi Fransa'ya memleketi Lorraine'deki cephelerden başlayarak manevi anlamda büyük destek olan bu kızcağız vahşice yakıldıktan 490 yıl sonra azize olarak ilan edilmiştir.

Fransa'nın kuzey doğusundaki Meuse (Maaş) Irmağı'nın üzerinde bulunan Domrémy köyünde 5 çocuklu bir çiftçi ailesinin ortanca çocuğu olarak doğmuş d'Arc, köyün en önde gelen çiftlik sahiplerinden birinin kızıydı.. Kral VII. Charles ile görüşmüş ve Poitiers'de din adamlarından oluşan kurulda bir takım sınavlardan geçtikten sonra kral tarafından verilen izinle Fransa Ordusu'nda Orleans Kuşatması'na katılıp İngilizlere karşı savaşmıştır. Bir dizi zaferli savaştan sonra 23 Mayıs 1431 tarihinde, Compiègne'de İngiliz hizipleri tarafından yakalanıp İngiliz yanlısı Beauvais Piskoposu Pierre Couchon'un başkanlığındaki bir engizisyon mahkemesinde erkek giysileri giyip savaşan ve gaipten sesler duyan bir kâfir olduğunu öne sürülerek henüz 19 yaşındayken 30 Mayıs 1431 tarihinde Rouen kentinde 10.000 kişinin toplandığı Vieux-Marchè meydanında diri diri yakılmıştır. 

Ölümünden 490 yıl sonra öldürme kararını veren aynı kilise tarafından azize ilan edilmiştir. 
Saartjie (Sarah) Baartman ise 1789 yılında dünyaya gelen Güney Afrikalı bir zenci kadın idi. İngiliz işgali altındaki Cape Town’da Hollandalı bir çiftçinin kölesi olarak çalışırken, bir İngiliz cerrah onu kandırarak İngiltere’ye götürdü. William Dunlop adlı cerrah, Baartman’ın bazı vücut özelliklerinden etkilenmiş ve kendince “insan-hayvan arası yaratığı” incelemeyi kafaya koymuştu. Bu sıralarda Saartjie Baartman 21 yaşındaydı. İngiliz doktor, onu yapacağı araştırmalar sayesinde zengin olacağı vaadiyle kandırdı.

Baartman’ın İngiltere’deki âkıbeti ise, çırılçıplak bir kafes içinde vahşî hayvan gibi teşhir edilmek ve “bakıcısına” para kazandırmaktan başka birşey değildi.

Dört yıl Londra sokaklarında dolaştırıldıktan sonra, Saartjie Baartman bir Fransıza satılarak Fransa’ya götürüldü. Burada on beş ay boyunca bir hayvan terbiyecisi tarafından son derece ağır ve aşağılayıcı şartlar altında teşhir edildikten sonra, aralarında Napoleon’un doktorunun da bulunduğu bir grup bilim adamı tarafından inceleme altına alındı. Bu “bilimsel” incelemelerin sonucu, “Baartman’ın hayvan ile insan arasındaki kayıp halka olduğu” şeklinde tecellî etti! Güney Afrikalı zenci kadın, hayvanî hayatın en üst, insanî hayatın ise en aşağı mertebesinde bir yaratık idi!

Saartjie Baartman, Fransa’da çok fazla yaşamadı. Son yıllarını fuhuş sektöründe hayatını kazanmaya çalışarak geçirmek zorunda bırakıldı ve 1816 yılının başında, zatürree olarak tahmin edilen bir hastalık neticesinde öldü.

Baartman, sağlığında olduğu kadar, ölümünden sonra da Aydınlanma’nın önde gelen bilim adamlarının, naturalistlerinin ve sanatçılarının ilgi odağı olmaya devam etti. Bütün bu çalışmaların temelinde yatan mantık, “Avrupalıların en üstün ırkı teşkil ettiği” düşüncesi idi. Ölümünün üzerinden 24 saat geçmeden, bedeni parçalandı, beyni ve mahrem organları mumyalanarak “İnsanlık (!) Müzesi”nde teşhir standına yerleştirildi. Zavallı kadının organları burada 1974 yılına kadar kaldıktan sonra, bir depoya kaldırıldı.

Sağlığında da, ölümünden sonra da Avrupalıların elinde bir hayvan gibi teşhir edilmekten kurtulamayan Baartman’ı Afrikalılar unutmadılar. 1940 yılından itibaren Baartman’ın kemiklerini iade yönündeki istekler dile getirilmeye başladı. Ancak bu isteklerin ciddîye alınması, 1994’te Mandela’nın Güney Afrika Devlet Başkanı seçilmesinden sonra Fransa’ya yaptığı resmî başvuru sayesinde mümkün oldu. Yıllar süren mücadelelerden sonra, nihayet, 2002 Mart’ında, Fransa “bir kadın olarak aşağılanan ve bir Afrikalı olarak sömürülen Saartjie Baartman’ın itibarını iade etmeye” razı oldu.

Saartjie Baartman, doğumundan 200 yıl sonra, Fransa’dan geri alınarak 6 Mayıs 2002 tarihinde anavatanında toprağa verildi.

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
1 Yorum