1. YAZARLAR

  2. Mehmet EVREN

  3. İttihad Üzerine Bir Deneme
Mehmet EVREN

Mehmet EVREN

Yazarın Tüm Yazıları >

İttihad Üzerine Bir Deneme

A+A-

Nazik bir dönemden geçiyoruz. Bu dönemler, karşılıklı fedakârlığa ihtiyaç duyulduğu zamanlardır. Dünyevi hadiseler, makam ve mevkiler, mü'mini mü'mine kırdırmaması gerekir. Aslına bakılacak olursa mü'minin mü'mine kırılmaya hakkı yoktur. Her konuda olduğu gibi, Yüce Allah; “Andolsun ki, Resûlullah'ta sizin için, Allah'a ve ahiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah'ı çok zikredenler için güzel bir örnek vardır.”[1] Ayetiyle Kâinatın Efendisini örnek almamızı tavsiye buyurur. İsterseniz bu konuda “hayalen Asr-ı Saadete giderek” Resûlullah’ın yaşadığı kritik ve hassas bir olayı birlikte bakalım:

Peygamber Efendimiz, Hendek Savaşında, hendek kazma sırasında, mü'minler arasında en ufak bir sürtüşmenin bile çıkmasını yasaklamıştı. Çünkü bir an önce elbirliğiyle hendeğin kazılması ve hızla bitirilmesi gerekiyordu. Bu yüzden Şair Ka'b bin Malik ile Hassan bin Sabit"e, hiç kimse hakkında ileri geri konuşmamaları, kimse hakkında şiir söylememeleri için uyarıda bulunmuştu. Ola ki, şairlik damarıyla birilerine sataşabilirler, birbirleriyle şiir yoluyla atışmaya girebilirler, bu ise tatsızlığa ve kırgınlığa yol açar, hendeğin gecikmesine sebep olabilirdi.

Allah Resulü, bununla da yetinmemiş, ayrıca:

- Hiç kimse arkadaşının kırıcı sözüne kızmayacak, darılmayacak, diye emir çıkararak Müslümanları büyük bir fedakârlık ve hoşgörüye davet etmişti. O hep düşmanın şehrin kapılarına dayandığı o nazik dönemi, sabır ve metanetle aşmayı düşünmüştü. Çünkü birbirleriyle uğraşanlar müsbet hareket edemezler. Hayırlı, işlerin çok muzır manileri olur.” Küçük kırgınlık ve ihtilaflar yüzünden Müslümanlar arasındaki dayanışmanın zedelenmesi, hendek kazma işinin neticesiz kalmasına sebeb olabilir, bu da düşmanın Medine'yi istilâsına yol açabilirdi. Mü'minin, mü'minden gelen kinci muamelelere sabırla hoşgörü ile affetmekle karşılık vermesi, büyük bir fazilettir. Ancak düşman tehlikesinin İslâm varlığını tehdit ettiği nazik dönemlerde, bu tarz hareket artık fazilet olmaktan çıkar, herkes için zorunlu bir görev olur. Bu durumlarda mü'minler birbirlerinin kusurları ile uğraşmayı, haklı bir sebeple bile olsa, birbirlerinden incinip darılmayı bir tarafa bırakmak zorundadırlar. Aksine bir davranış, İslâmiyete kesinlikle zararlı olacağı gibi, düşmana da büyük bir yardım hükmüne geçer.

“İctimai hayat açısında, müminin mümine inat, hased ve tarafgirlikte bulunması son derce zararlı bir hastalıktır. Böyle bir yaklaşımda her zaman ehl-i hak zararlı çıkmıştır. Ayrıca ehl-i hakkın görevi ikram edici ve soğukkanlı olmaktır. Kur’an-ı Kerimde ” Onlar (muttekîler), bollukta ve darlıkta (Allah için) infâk ederler (verirler) ve onlar öfkelerini yutanlardır ve insanları affedenlerdir. Ve Allah, muhsinleri sever."[2] Ayetiyle o özellikleri taşıyan müminler teşvik edilmektedir. “Garazkârâne, adâvetkârâne birbirinin tahribine çalışılan menfi ihtilâf, İslam nazarında kabul görmemiş, reddedilmiştir. Çünkü birbiriyle boğuşanlar müsbet hareket edemezler” [3]

Allah korusun insanda nefis ön plana çıktığı zaman artık hiçbir şeyi, aklı da dinlemez. Haksız dahi olsa kendini haklı zanneder, benim hakkım var der. İşte burada artık insan bazen ne dediğini ne yaptığının farkında olmaz. İnsanın, hayatında en çok yanlış ve hatalar yaptığı ve topluma zarar verdiği anlardır. Aklı başına geldikten sonra durumun farkına varır. Fakat” badel harab-i Basra” iş işten geçmiş olur. Çünkü artık yangın bacayı sarmış evi kül haline getirmiştir. Burada en çok zarar gören toplum olur, işin başındakiler değil. Geçmişte ve şimdi olduğu gibi… Böyle bir ihtilaf marazının merhemi ve ilâcı;  "İhtilâfa düşmeyin; sonra cesaretiniz kırılır, kuvvetiniz elden gider." ayetindeki şiddetli İlâhî bir yasaklamadır. [4] "Birbirinizle iyilik ve takvâda yardımlaşın." [5] Ayetini de kendimize İlahi bir ölçü haline getirmekle o ehl-i hakkın kafilesine hissiyatımızı ayaklarımızın altına alıp fedakârlık göstererek samimane iltihak etmek, şahsiyetini unutmak riyâ ve yapmacık şeylerden kaçınmak ve ihlâsla hareket etmektir.

İttihada giden yol müsbet hareketten geçer. 

İttihada giden yol müsbet hareketten geçer.  Peki, müsbet hareket nedir?

Müsbet hareket: Gözetilen amaca veya beklenilene, faydalı, pozitif ve Allah’ın rızasına uygun hareket etmektir. Olumsuzlukları değil, olumlu olan şeyleri nazara vermektir. Cenab-ı Hakkın Hakîm ismine uygun yani mukteza-yı hale mutabık hareket etmektir. Hak ve hakikat namına fikir alışverişinde bulunmaktır. Hisler karışmadan olayların üzerine sabır ve itidalle gitmektir. Kısaca; sabır, şükür, hayır, adalet, muhabbet, ittifak, dostluk, kardeşlik, anlaşma, yardımlaşma, terakkî, tekâmül, insanın fıtratına uygun olan, vicdanın mutluluğu gibi olumlu şeylerin hepsine müspet hareket diyebiliriz.

Bediüzzaman’a göre müsbet hareket: “Rıza-yı İlâhiye uygun hareket etmek, iman hizmetini yapmak, vazife-i İlâhiyeye karışmamak, asayişi muhafaza etmek, sabır ve şükür içinde olmaktır.”[6] “İslâmiyet, selm (barış, sulh).ve müsalemettir; (karşılıklı barış içinde olmak) dâhilde nizâ (çekişme ve kavga) ve husumet (düşmanlık) istemez[7]

“Dostlar müteyakkız davranmalı, tâ dostların lâkaytlıklarından ve gafletlerinden, zındıka taraftarları istifade etmesinler.” [8]

Müsbet hareket birliğin sağlanmasıyla olur. Birliği sağlamak için de kanun hâkimiyetini sağlamak ve hukukun üstünlüğünü temin etmekle gerçekleşir. Hukuk karşısında eşitliğin olmadığı ve imtiyazların bulunduğu bir yerde birlik ve eşitlik yasalarla bozulmuş olur. Haksızlık yasalarla yasal hale getirilmiş olur. Bu durumda birliğin sağlanması zaten mümkün olmaz. Bu gerçeği Bediüzzaman:

İttihad, herkesin aynı muâmeleye tabi tutulması yani bir şah ile bir gedanın yani bir padişah ile bir dilencinin aynı haklara sahib olması ile olabilir. [9] “Bir mâden-i hayat-ı içtimaiyemiz (sosyal hayatımızın kaynağı) olan ittihad-ı millet, (milletin birliği) ref-i imtiyazdan (ayrımcılığın, kayrımcılığın kaldırılmasıından) başka ne ile olur?” [10] sorusuyla ifade eder.

 “Sakın, sakın, dünya cereyanları, hususan siyaset cereyanları ve bilhassa harice bakan cereyanlar sizi tefrikaya atmasın. Karşınızda ittihad etmiş dalâlet fırkalarına karşı perişan etmesin Allah için sevmek, Allah için buğz etmek."[11] Rahmânî düsturumuz olsun. Yoksa (el-iyazü billâh) bu zamanda siyaset, kalbleri ifsad eder ve asabî ruhları azap içinde bırakır. Evet, şimdi küre-i arzda herkes ya kalben, ya ruhen, ya aklen veya bedenen gelen musibetten hissedardır, azap çekiyor, perişandır.” [12]

Şimdi bir ve beraber olmaya her zamankinden daha çok ihtiyacımız var.  Çünkü bizi bir birine bağlayan o kadar bağlarımız var ki; değil bizi, belki küreleri dahi birbirine bağlayacak kuvvetli ve manevi bağların” olduğunu söyler asrın Bedîsi!..

Evet, ifsat ve zındıka komiteleri bizleri aldatmasın karşımızda pusuda bekleyen ve ayrılıklara zemin hazırlayan dehşetli komiteler var, onların işlerini kolaylaştırmayalım….

Peygamber Efendimizin (a.s.m): “Allah birdir, biri sever” hadis-i şerifini sıklıkla hatırlamaya çalışalım. “Vahdet dininin temsilcileri olarak “kâlû belâdan” beri beraberiz. İnşallah yine beraber kalacağız. Allah bizi birbirimizden ayırmasın, birliğimizi bozmasın ve bozmaya çalışanlara da müsaade etmesin!”

Osmanlı devletindeki kardeş çekişmeleri, memleketi parçalamaya, birliği ve dirliği bozmaya yönelik fesat hareketlerinin arkasında; Bizans devleti bulunuyordu. Bu tür faaliyetler tarihimize "Bizans oyunları" olarak geçtiğini birçoğumuz bilir. Aynı güçler, mezhep ve inanç farklılıklarını alet ederek Osmanlı tarihinde derin yaralar açmaya sebebiyet vermişti. Bu yaraların daha da büyümemesi için, devrin idarecileri kavli ve fiili dualarla ciddi tedbirler almaya çalıştı. Sonuçta güzel neticeler de alındı. Bunlardan biri de “dünya bir padişaha az, iki padişaha çoktur.” Diyen Yavuz Sultan Selimdir. Yavuz, bütün gücüyle, ülkenin birliği, beraberliği ve huzuru için fitnelerin önüne geçmeye çalıştı. Cenab-ı Hak da onun bu samimi yaklaşımından dolayı İmparatorluğun ittihadına vesile kıldı. Yavuz, bu samimiyetini bir şiirinde şöyle ifade eder:

 “Milletimde ihtilâf ü tefrika endîşesi
Kûşe-i kabrimde hattâ bîkarar eyler beni
İttihâdken savlet-i  a’dâyı def’a çâremiz,
İttihâd etmezse millet dağ-dâr eyler beni. “

Yani; milletimde anlaşmazlık ve ayrılık endişesi, kabirde olsam bile beni rahatsız eder. Düşman saldırılarını def edecek tek çaremiz ittihad etmektir. Şayet bu millet ittihad etmezse gönlümü derinden yaralar. Diyerek devletin birlik ve beraberliği için ızdırabını bu şekilde dile getirmiş.

Osmanlının topraklarını paylaşmak için sinsi plânların çevrildiği son dönemde Osmanlı milleti, yine çoğu dış kaynaklı olan entrikalara maruz kalmış ve "böl-parçala-yut" taktiğiyle sinsi emellerine ulaşmıştı. Devleti yıkmak, milleti de Anadolu'dan tamamen çıkartmak istedikleri zorlu Millî Mücadele yıllarında da tefrika hastalığı birlik ve bütünlüğü kemirmeye devam etmiş. Var olma mücadelesinin verildiği bu dönemde, durumun hassasiyetini gören İstiklâl Marşı şairimiz Mehmet Akif Ersoy şu mısralarıyla idarecileri ve milleti uyarmaya çalışmıştı:

"Girmeden tefrika bir millete düşman giremez.

Toplu vurdukça yürekler onu top sindiremez."

İslâm tarihinin geçmişe dönük sayfalarını araladığımızda benzer olayların çokça yaşandığını öğrenmekteyiz. Dört Halifenin son dönemiyle başlayan ve halen devam eden bölünmelerin zararlarını İslam dünyasıyla birlikte yaşamaktayız. Şark milletlerinin karakteristik bir özelliği olan bu tefrika hastalığı, aynı din ve aynı millete mensub olan insanları ne yazık ki zaman zaman savaş meydanlarında karşı karşıya getirmiştir.

“Allah bizleri Hz. Âdem ile Havva validemizden, bir ana ve babadan yarattı. Sonra birbirimizle tanışıp kaynaşalım diye bizleri kabile kabile kıldı. Bizi farklı farklı yarattı, farklı yerlerde, farklı dillerde, farklı renklerde, farklı zamanlarda yarattı ama kitabımızı, kıblemizi, peygamberimizi bir kıldı, bizi birbirimizle kardeş yaptı. Kitabında ‘Bütün müminler kardeştir’ dedi, bizim kardeş olduğumuzu vurguladı. Allah bizlere âlemlere rahmet olarak Habib’ini gönderdi. Bizleri o kutlu peygambere ümmet eyledi. O ahir zaman peygamberi, bizim için, ‘Sizler tek bir ümmet, tek bir milletsiniz’ dedi. Onun ashabı o güneşin etrafında birer yıldız gibi tek vücud olup, insanlığa ışık saçtılar. Onların bu davranışları, Yüce Allah’ın hoşuna gittiği için Kitabında; ‘Onlar, kendileri muhtaç oldukları halde kardeşlerinin nefislerini kendi nefislerine (makamda, mevkide, malda, mülkde ve zenginlikte) tercih ederler” (Haşir Sûresi, 59/9)  ayetini indirdi.

Bediüzzaman; “Bu zaman, ehl-i hakîkat için, şahsiyet ve enaniyet zamanı değil, cemaat zamanıdır, birlik beraberlik zamanıdır. Ehemmiyet ve kıymet, şahs-ı manevîye göre olur. Ferdî şahısların dehası, ne kadar harika da olsalar, ehl-i dalaletin cemaat suretindeki kuvvetli bir şahs-ı mânevî dehâsıyla hücumuna karşı mağlûp düşebilir.”[13] hatırlatmasında bulunur.

Atrıca “merhum başbakan Adnan Menderes’e ve dindar demokratlara gayet kısa birkaç esası, beyan ediyorum” diyerek, İttihadı bozan durumlara karşı tedbirli olmaları konusunda

İslâmiyet’in pek çok temel kanunlarından üç tanesine ayet ve hadislerle açıklık getirmiştir:

Birincisi: İslâmiyet'in pek çok kanun-u esasîsinden (anayasasından) birisi: mevren1.gif  [14] âyet-i kerimesinin hakikatidir ki; “birisinin cinayetiyle başkaları, akraba ve dostları mes'ul olamaz.”  Hâlbuki şimdiki siyaset-i hazırada particilik taraftarlığı ile bir câninin yüzünden pek çok masumların zararına rıza gösteriliyor. Bir câninin cinayeti yüzünden, taraftarları veyahut akrabaları dahi şeni' (çirkin) gıybetler ve tezyifler edilip (aşağısanıp), bir tek cinayet yüz cinayete çevrildiğinden, gayet dehşetli bir kin ve adaveti damarlara dokundurup, kin ve garaza ve mukabele-i bilmisile mecbur ediliyor. Bu ise hayat-ı ictimaiyeyi tamamen zîr ü zeber eden bir zehirdir ve hariçteki düşmanların parmak karıştırmalarına tam bir zemin hazırlamaktır. İran ve Mısır'daki hissedilen hâdise ve buhranlar, bu esastan ileri geldiği anlaşılıyor. Fakat onlar burası gibi değil; bize nisbeten pek hafif, yüzde bir nisbetindedir. Allah etmesin, bu hal bizde olsa, pek dehşetli olur.

Bu tehlikeye karşı çare-i yegâne: Uhuvvet-i İslâmiyeyi ve esas İslâmiyet milliyetini o kuvvetin temel taşı yapıp, masumları himaye için, cânilerin cinayetlerini kendilerine münhasır bırakmak lâzımdır. Hem emniyetin ve asayişin temel taşı, yine bu kanun-u esasîden geliyor: Meselâ: Bir hanede veya bir gemide bir masum ile on câni bulunsa, hakikî adaletle ve emniyet ve asayiş düstur-u esasîsi ile o masumu kurtarıp tehlikeye atmamak için, gemiye ve haneye ilişmemek lâzım; ta ki masum çıkıncaya kadar.

İşte bu kanun-u esasî-i Kur'anî hükmünce, asayiş ve emniyet-i dâhiliyeye ilişmek, on câni yüzünden doksan masumu tehlikeye atmak, gazab-ı İlahînin celbine vesile olur. Madem Cenab-ı Hak, bu tehlikeli zamanda bir kısım hakikî dindarların başa geçmesine yol açmış. Kur'an-ı Hakîm'in bu kanun-u esasîsini kendilerine bir nokta-i istinad ve onlara garazkârlık edenlere karşı siper yapmak lâzım geldiğini, zaman ihtar ediyor.

İslâmiyet'in ikinci bir kanun-u esasîsi şu hadîs-i şeriftir: mevren2.gif [15]  hakikatıyla, memuriyet bir hizmetkârlıktır; bir hâkimiyet ve benlik için tahakküm âleti değil. Bu zamanda terbiye-i İslâmiyenin noksaniyetiyle ve ubudiyetin za'fiyetiyle benlik, enaniyet kuvvet bulmuş. Memuriyeti hizmetkârlıktan çıkarıp, bir hâkimiyet ve müstebidane bir mertebe tarzına getirdiğinden; abdestsiz, kıblesiz namaz kılmak gibi, adalet adalet olmaz, esasıyla da bozulur ve hukuk-u ibad (kul hakkı) da zîr ü zeber (alt üst) olur. Hukuk-u ibad, hukukullah hükmüne geçemiyor ki, hak olabilsin; belki nefsanî haksızlıklara vesile olur.[16]

İslâmiyet’in hayat-ı içtimâîyeye dair üçüncü kanun-i esasîsi olarak beyan edilen hadis-i şerif ile olay bir nevî cüzden külliye geçiyor. Hz. Üstad, hariçteki düşmanların tecavüzlerine karşı, dâhildeki adaveti unutmak ve tam tesanüt etmenin gerekliliğine dikkat çekiyor ve şöyle devam ediyor: “Hâlbuki benlik, hodfüruşluk, gaddar siyasetten gelen tarafgirane bir tavır ve düşünce içerisinde olan kişiye şeytan gibi birisi yardım etse ona rahmet okurken, muhalif gördüğü kişiye yardım eden melek dahi olsa ona lânet okutur. ” Şahsî hayatımızda zaman zaman aynı halet-i ruhiyeleri yaşayabiliyoruz.

Bediüzzaman hazretleri, siyasetin bu çirkin yüzünden dolayı “şeytandan kaçar gibi siyasetten kaçıyorum”  diyerek siyaseti terk ettim, uzak durdum diyor.

“Dünyaya niye bakmıyorsun?” sorusu karşısında hakkaniyetli bir duruş sergileyerek, önemli dersler ve uyarılarda bulunur.

Dolayısıyla, hem bir idareci, hem insaniyet-kübra olan İslâmiyet’e mensup her bir mü’min; İslâmiyet’in toplum hayatına dair ikinci kanun-i esasinde beyan edildiği üzere; kendisini, hangi konumda olursa olsun, bir hizmetkâr olarak görmeli, her zaman hakkı gözetirken, kendisi için istediğini kardeşi, dostu ve kendisinden farklı düşünen bir kişi için de isteye bilmeli.

Bu makaleyi, İslam’ın yıldızları olmuş güzel insanların şu veciz ifadeleriyle bitirmek istiyorum: ‘İnsanlar, ya dinde kardeşin, ya da hilkatte yani aynı Allah’ın mahlûku olma yönünden kardeşindir’ diyen Hz. Ali (r.a).

“Sevgi varken nefret niye, / Barış varken savaş niye/ Kardeşlik varken didişmek niye / Dostluk varken düşmanlık niye / Hoşgörü varken bağnazlık niye,/ Özgürlük varken tutsaklık niye, / Adalet varken, haksızlık niye?” diyen Hacı

Bektaşi Veli hazretlerine

“Türkistan’dan Şam’a kadar olan sahada bir din kardeşimin parmağına batan diken, benim parmağıma batmıştır; onun ayağına çarpan taş, benim ayağıma çarpmıştır. Onun acısını ben duyarım. Bir kalpte hüzün varsa, o kalp benim kalbimdir.” diyen Ebu’l-Hasan Harakânî’ye kulak verelim.

Gönüllerimizde herkesin oturacağı birer sandalye hazırlayalım. Unuttuğumuz kardeşliği, birlik ve beraberliği yeniden keşfedelim ve hayatımıza hayat kılalım.

“Birlikte kuvvet vardır. Anadolu’nun gönül sultanlarının dediği gibi; ‘Bir olalım diri olalım.” Allah biriliğimizi ve beraberliğimizi bozmasın... Amin!

 

[1] 33 / Ahzâb – 21

[2] Âl-i İmrân Sûresi, 3.134

[3] Mektubat 22. Mektup

[4] Enfâl Sûresi, 8.46.

[5] Mâide Sûresi, 5:2.

[6] Emirdağ Lâhikası, s. 870

[7]Lemaat

[8] Yirmi Sekizinci Mektup, Birinci Nokta

[9] Divan-ı Harb-i Örfi

[10] Tarihçe-i Hayat, 73

[11] Buharî, Îmân

[12] Kastamonu Lâhikası, s. 88-89 Yenasya Neşriyat

[13] Said Nursi, Emirdağ Lahikası, 2. Cilt 97. Mektup

[14]   En'âm Sûresi: 6:164; İsrâ Sûresi: 17:15; Fâtır Sûresi: 35:18; Zümer Sûresi: 39:7.

[15] "Milletin efendisi, onlara hizmet edendir." el-Mağribî, Câmiu'ş-Şeml, 1:450, Hadis no: 1668; el-Aclûnî, Keşfü'l-Hafâ, 2:463.

[16]  Emirdağ Lahikası - 2  /  Sayfa 530

 [16] En'âm Sûresi, 6:164; İsrâ Sûresi, 17:15; Fâtır Sûresi, 35:18; Zümer Sûresi, 39:7

[16]  En’am Sûresi: 6:164

 
 

 

 
 

 

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.