1. YAZARLAR

  2. İbrahim KAYGUSUZ

  3. İstikbalin Müslüman Gençleri
İbrahim KAYGUSUZ

İbrahim KAYGUSUZ

Yazarın Tüm Yazıları >

İstikbalin Müslüman Gençleri

A+A-

 

Modernizmin bize özel tarihsel arka planını bugün de irdelemeye devam edeceğiz.
Fikir tarihimize baktığımızda Osmanlı aydınının 1890’lı yıllarda Pozitivizmle tanıştığını görürüz. Dönemin bazı dergilerine göz attığımızda Pozitivizmi anlatan ilk yazılar karşımıza çıkar.
 
1894’de çıkan Servet-i Fünun dergisi Pozitivizm fikrinin sistematiğini Osmanlı aydınlarına sunmaya başladı.
Mesela, 1880’lerde genç yaşta intihar eden Beşir Fuat, Fizik ve Kimya gibi maddi bilimlerde geçerli olan kuralların “hayat/toplum” alanında da geçerli olması gerektiğini söylüyordu.
 
Beşir Fuat, Pozitivizmi adeta bir “din” haline getirmiştir. Kendi damarını keserek intihar etmekte ve “kanımın şu kadarı gitti, şunu hissediyorum” diye zabıt tutmuştu: Biyolojik Materyalizm” (Akyol, Taha, İslam Dünyasında Kimlik Problemi ve Said Nursi, Tebliğ, 1992, 56).
 
Şunu söyleyebiliriz; Tanzimat nesli öncekilere nispetle tamamen farklıydı. Bu kuşak, batı kaynakları ile beslenerek büyümüştü. Aynı kuşak belli bir noktadan sonra Osmanlı toplumunu değiştirme çabasına yöneldi. Bu durum Jön (genç) Türk hareketini doğurdu. Bu hareket ilerleyen dönemlerde İttihad ve Terakki’ye dönüştü. 
Bu, Osmanlı’yı Meşrutiyete zorlayan ekibin adı idi.
 
Devam eden süreçte Ziya Gökalp’in Durkheimciliği yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin “uzlaşmaz laikliği”yle tamamlandı. Bu dönemin normatif sektörü ise Türk milliyetçiliği idi. 
 
Tarde ve Foulle’ü keşfeden Gökalp ilgi duyduğu Sosyoloji serüveninde Durkhem sosyolojisinin mümessili konumuna geldi. Darwin modelini kötü bir taklitle Sosyolojiye taşıyan gelenekleri benimseyen Gökalp “organik-mekanik” anlayışını Osmanlı toplumuna uyarlayarak, Osmanlı “dayanışmacı” modelinin yerine “bireyci” Türk toplumunu koymuş oluyordu. (Mardin, Şerif, Türkiye’de Toplum ve Siyaset, 1994, 201).
 
Jön Türklerin “bilimsel ütopyacı” dünya görüşünü korumak için, meslektaşlarından biri olan Ziya Gökalp’ı İslam’a alternatif bir formül bulmakla görevlendirmeleri çok dikkat çekicidir.
Gökalp’in “milliyet” ve “medeniyet” fikirleri üzerinde yoğunlaşması bu sebepten ötürüdür.
Gökalp’in 1914 yılında Jön Türkler için “Türkiyede İslamın Rolü” ile ilgili kaleme aldığı layiha Jön Türkler tarafından uygulanmıştı.
 
Gökalp bu layihasında gelecek için şunu tasarlıyordu: Yaşayan Türk kültürünü ortaya çıkarmak, o temel üzerinde kurulan devlette İslam’ı “vicdani bir mesele ve şahsi bir inanca” dönüştürmekti. 
 
Şair ve Felsefeci Hilmi Yavuz, Alafrangalığın Tarihi adlı kendi kitabı hakkında konuşurken Türk modernleşmesi, resmi ideoloji ve entelektüel tarihimizle ilgili şu dikkat çekici ifadeleri kullanır: “Cumhuriyet modernleşmesi Aydınlanma'nın yanlış okunması (ya da yanlış tercüme edilmesi) ile malûldür. Kant'ın o çok ünlü “Aydınlanma Nedir?” risalesinde özetlendiği biçimiyle, insan hayatında en ‘hakiki' yol gösterici ‘Akıl'dır. Fakat Cumhuriyet, bunu “en hakiki mürşit, ilimdir” diye okumakla malûldür. Bu, bilimin dışında kalan ne varsa tümünün akıl-dışı olduğu anlamına gelir… Modernizm, genel ve toplumsal düzeyde alınacak olursa, “aydınlanma ilkeleri”ni temel alan toplumsal projenin adıdır. Aydınlanma ise, inanca karşı bilgiyi, tanrısal akla karşı insan aklını, teolojiye karşı bilimi ön plana çıkaran bir düşünce sistemidir. Modernizm, bu bağlamda aydınlanma düşüncesini temel alan bir toplumsal projedir demek gerekir.” (Yavuz, Hilmi, 7 Aralık 2009, Kitap Zaman) 
 
‘Bilim’ ve ‘akıl’ kavramlarının farklı şeyler olduğunu ifade eden Yavuz, bu farkın dayanaklarını ‘rasyonalite’ kavramı bağlamında şöyle aktarır:  “Rasyonalizasyonlar, ‘akıl' ile ‘bilim'in ayniyetinden (özdeşliğinden) söz edebilmemizi mümkün kılmaz. Din, gündelik hayatın rasyonalizasyonunda, insanın başvurabileceği en kuşatıcı referanslardan biridir. Dinin kamusal alanda dolaşımını meşru kılan da onun gündelik hayatın rasyonalizasyonunu sağlayan en önemli imkân oluşudur” 
 
Sonuç olarak: Modernleşme, batı dışındaki (geri, gelişmemiş ve ilkel!) toplumların zorunlu olarak batılılara benzemesi ise ve İslam toplumları da bu “batı dışı” kategoriye dâhilse demek ki Müslümanlar inanç, değer ve davranış düzeyinde batılılar gibi olmak zorundadır!
 
Çünkü Modernizme göre İslami değerler, inançlar ve davranışlar batıya nispet edildiğinde “eksik, yanlış veya kötü” dür!
 
Bediüzzaman’ın Muhakematı’nda, mazinin başkalara, istikbalin Müslümanlara ait olduğunu söyler.
Hürriyete Hitap Makalesi’nde ise şunları söyler: “Şer’i hürriyet-i adilane eğer yaşasa ve bozulmazsa…. memalik-i Osmaniye kadar tevessü edeceğinden, Eflatun’ları ve İbn-i Sina’ları ve Bismarck’ları ve Dekart’ları (Descartes, ik) ve Taftazani’leri; inşallah, geri bırakacak. Bu kuvvetli Asya ve Rumeli tarlası çok şübban-ı vatan (Müslüman gençleri) mahsulü vereceğinden kaviyyen ümitvarız” (Divan-ı Harb-i Örfi, s.66)
Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
1 Yorum