1. YAZARLAR

  2. Nurdan HUYUT

  3. ismin hallerinde doğrulmak*
Nurdan HUYUT

Nurdan HUYUT

Yazarın Tüm Yazıları >

ismin hallerinde doğrulmak*

A+A-

Kâinata yayılmış her sanat eserinin üzerinde gezinen binlerce isimdir aslında yaşamın kaynağı. İsmin içine girdiği bin bir değişik hal, bizlere hep aynı şeyi anlatıyor dikkatle baktığımızda. İsimler halleriyle anlatıyorlar bizi hakiki var edeni.

 

İSMİN “YALIN” HALİ:

           

Sen değil O

 

Yalındır insan ilk seferde. Hayata gözlerini açtığı ilk gün yalındır, sadedir. Henüz hiçbir şeyi eklememiştir benliğine. Ne sondan eklemeli, ne de baştan eklemeli bir halin içinde değildir o an. Hiçbir dünya malını omzuna ya da yüreğine yük etmeden, hiçbir tasa ve kaygı taşımadan uyandırılmıştır bu hayata. İnsanı olduğu gibi gösteren bir ayna gibidir yalın hali. Sade ve pek bir hoştur.

 

Bizi asıl var eden, yoktan vara getiren, yani “O” da, tektir şu kâinatın hükümdarlığında. “Hu” zamiri O’na mahsustur Rab makamında. O, kendi yalınlığımızın kaynağıdır, aslıdır aslında. Yalnız O vardır âlemde. Yalnız O dur yaratan. Tüm mülk O’nundur bir kere. Bütün eşya O’nun tasarrufundadır. Sen de Onun memlukü olma şerefiyle şereflenmişsin ve onun mülkünde çalışıyorsundur gerçekte. Çünkü sen, kendini taşıyamayacak kadar acziyet sahibisindir. Kendini belalardan, musibetlerden koruyamıyorsundur. Dört bir yanından seni sarmalamış dünya külfeti altında ezilip kalmaktan kurtulamıyorsundur. Bu yük öyle ağır bir yüktür ki, O olmadan hiçbir düşmanın belasına göğüs geremiyorsundur. Öyle ise beyhude ıstıraba düşüp, zahmet çekmen boşunadır. O Malik, hem Kadir, hem Rahimdir.

Hayatı veren O dur mesela. Ve birde hayatı rızıkla idame ettiren… Ve hayatın tüm gerekenlerini de veren O dur. Hayy ismiyle dağıtıverir tüm kâinata hayatı. Dirilişi, varlığı, canlılığı… Diridir tüm eşya Onun elinde. Can bulur, hayat kazanır Onun eliyle. Dünya denen geminin sahibiyse O dur. Sen sadece o gemide bir dümenci askeri oluverirsin. Tüm ihtiyaçlarını karşılayacak olan yine O olur. Tüm gemiye hayat veren yine O olur.

Ölümü veren de O dur yine. Aynı intizamlı kudretiyle seni bu fani dünyadan, bu külfetli dünya hizmetinden azat edip, yüzünü ebedi bir güçle, ebediyete çevirecek olan yine O dur işte. Çünkü o sözünde sadıktır. Sıdktır onun her ismi. Doğruluktur her cilvesi. Hakikattir O. Tek gerçekliktir. O vardır âlemde bir tek, başka da ortağı yoktur. Ve mademki O vardır bu âlemde öyleyse korkmaya da gerek yoktur. Madem O var, her şey var. O olunca da her şey sana yar…

        

İSMİN “İ” HALİ:   

    

SEN(İ) değil O’n(u)

         

Ey insan! Her şey şu âlem de seni anlatsın istersin değil mi? Her şey, herkes seni bilsin, seni tanısın. Şöhretin tüm dünaya'ya yayılsın. Kendi kabiliyetlerin tüm âlemde duyulsun, istersin. Şöhretli olmayı, makamlı olmayı, şan, şeref sahibi olmayı dilersin.

 

Bunları istemendeki asıl sebep, seni yaratanın isimlerindeki hallerle bezeli olmanda saklıdır aslına bakarsan. Çünkü değil midir ki kâinat, O Sani ismine sahip yaratıcının kendi Cemalini, kendi Kemalini görmek ve göstermek istemesinin sonucunda meydana gelmiştir. Öyle ise onun esmasını, güzel isimlerini yansıtan sende de bu hislerin olması kaçılmazdır. Sen de istersin ki, kendi güzelliklerin, kendi özelliklerin tüm kâinat da ses versin. Her şey seni yalnız seni bilsin.

 

İşin aslı öyle değildir ama. Önemli olan O’nun bilinmesi O’nun tanınmasıdır gerçekte. Çünkü yalnızca, O’nu tanıyan, O’nu bilen kalplerin sesleri duyulacaktır öteki âlemde. İnsanların seni bilmesi, seni tanıması beyhude olacaktır o zaman. Madem öyledir, öyleyse senin de ilk vazifen kendini âleme tanıtmak değil, O’nu tanımaya çalışmakla başlıyor.

Şöyle bir kâinata baktığımızda O’nu görüyoruz çünkü. Tüm kâinat manen O’nu tesbih ediyor. O’nu anlatıyor, O’nu tanıtıyor bizlere. Her şey O’nun ne kadar meşhur olduğunu söylemekte... Mesela her şey Bismillah diyerek seriliyor gözlerimiz önüne. Bir çekirdek Bismillah diyerek fışkırıyor toprağından, bir keçi Bismillah diyerek veriyor sütünü. Bir ağaç Bismillah kelamını zikrederek döküyor meyvelerini eteklerimize.

Hal böyle olunca, O Sani-i Zülcelâl cisim ve cismaniyet den uzak olduğu için, zaman ve mekan O’nu kayıt altına alamıyor. O’nu sınırlayamıyor. O’nu işlerinde engelleyemiyor. Çünkü zaten her şey O’nu gösteriyor. İşte eğer, sende böyle bir yaratıcıyı bulsan her matlubunu bulmuş olursun ve hadsiz minnetlerden, hadsiz korkulardan kurtulursun…

 

İSMİN  “E”HALİ:

 

San(a) değil O’n(a)

 

Sen ne kadar da istesen de kimse sana iltica etmiyor şu dünyada. Kimse eline eteğine yapışmış durumda değil. Seni kale almayan, sana ehemmiyet vermeyen, öyle çok şey var ki dünya yüzünde. Senin farkında bile olmayan öyle çok insan yaşar ki kâinatta. Binlerce otla, ağaçla daha tanışmamışsındır mesela. Senin yüzünü görmemiş öyle çok manzara vardır ki serili yeryüzüne. Seni bilmeyenler öyle çok öyle çoktur ki asılda.   

Fakat “O” böyle değildir işte. Sana ehemmiyet verir, seni bilir ve tanır. Her hareketini gözlemler, kıymete bindirir. Seni değerli eğler ve sana özel ilgi gösterir. Has bir misafiriymişsin gibi sana izzet ve ikramda bulunur.

 

Sen de, seni bilmeyen, sana yönelmeyen şu koca dünya yüzündeysen eğer, yapacağın şey O’na iltica etmektir bu durumda. Yalnız O’na sığınman gerekir. Başka şeylere, müracaat edip yorulman yersiz, başkalarına tenezzül etmen boşunadır o zaman. O’nlara boyun eğmen beyhudedir.

Sen de yalnız O’na yönel öyleyse. Tüm hamdleri, senaları, teşekkürleri O’na ver. O’na yönelt. Tüm nimetleri O’ndan bil. Tüm mülkün sahibi olarak O’nu tanı. Nimetlerden aldığın zevklerin de ötesinde, asıl nimeti vereni bil ve bu durumdan bin kat daha çok lezzetle lezzetlen. Daimi olan hazinesinde neşelen.

 

O’na baksın bütün yüzlerin. O’na dönsün. Çünkü zaten her şey O’na bakmakta... O’na akmakta. Bir baharı yaratmak bir çiçek kadar O’na kolay, cenneti yaratmak bir bahar kadar O’na hafif gelmekte...

Her şey O’ndan geldiği gibi, sonunda yine O’na dönecektir. Hiçbir şey O’na ağır gelmediği için, tüm sözlerini de yerine getirecektir. Madem sözünde sadıktır. Öyleyse söz verdiği gibi her şeyi tekrar huzuruna döndürecektir.

 

Ey insan! Sen de fenaya, hiçliğe, zulümata, çürüyüp dağılmaya değil, bekaya gidiyorsun. Sahibin ve Malikin seni saadet bahçelerinde, seni saadet saraylarında yaşamaya davet ediyor. Seni oraya götürüyor. Çünkü vaadinden dönmek O’na yakışmaz, fena ve hiçlik O’na yaraşmaz.

 

 

İSMİN DE HALİ:

 

Sen(de) değil O’n(da)

 

Bende diyoruz çok kereler. Para bende, güzellik bende, mal, mülk hepsi bende… Başarı bende, sosyal yaşantı bende, gezme bende, gençlik bende, evlat bende, hepsi ama hepsi bende. Bende olan şeylerin çokluğunda övünüyoruz ha bire.

Halbuki tüm güzellikler O’nda dır , diye/bilmiyor insan. Tüm güzel isimler, esmalar O’ndadır.. Cemil ismi o’ndadır, Latif ismi O’ndadır. Her şey O’nda mevcuttur. Her şey O’nda anlamını bulur. Her şey O’ndaysa, o güzel isimlerin yansımasıyla bizde var oluyor demektir.

 

Her şey O’nda diyoruz, ama her şey. İstisnasız her bir şey O’nda mevcut… O’nda manalı. Saltanatı tek. Ortaksız. Şeriki yok, ortağı bulunmaz. İcraatında, icatlarında, Rablığında ortağı olmadığı gibi, hiçbir şeye de muhtaç değil. 

“O” her yerde, her mekânda ve her zamanda hazır ve nazırdır. Her amel O’nda kayıtlı, her iş O’nun defterinde yazılıdır. Hiçbir şey Onun yanında kayba uğramaz, hiçliğe gitmez. Her şey O’nun isminde, gizlidir. Her şey O’nun nazarında koruma altındadır. Hiçbir şey O’ndan gizlenemez. Demek ki hiçbir gücünü, sahip olduğunu sandığın hiçbir malını kendinde bilemezsin. Her şey O’nda dır, her şey O’nda mana kazanır. Ve her şey O’ndan sana yansımıştır…

 

İSMİN DEN HALİ

Sen(den) değil On(dan)

 

Evlatlarım bendendir diye/biliyoruz. Kâinattaki tüm güzellikler kendindendir diyenler gibi. Tüm sebepleri önümüze yığıp, her bir şeyin üstüne hemen yapıştırıveriyoruz birer etiket gibi. Su buluttandır, ışık güneştendir. Meyve ağaçtan olmakla birlikte, gül de fidanındandır.

Her şey bulunduğu kaptan yansımıştır der gibiyiz işte. Kendi günlük hayatımızda kullandığımız cümleler içinde bunlardan binlercesi yok mu sahi belleğimizde? Tıpkı tabiatta her şey kendinden yapılmıştır diyenler gibi olmuyor mu o cümlelerin de gittiği yol?

Böyle söylediğimizde, yani her şey bendendir, şundandır, bundandır dediğimizde koca bir yalan söylemiş oluyoruz aslında. Kâinata madde gözlüğüyle bakmış oluyor, kâinatı sadece maddesiyle algılamış oluyoruz.

 

Hâlbuki değil midir ki, her şey ondandır. O’ndan gelir konar sofralarımıza. Dökülüverir nimetler baştan ayağa. O’ndan değil midir ısı, ışık ve su. O’ndan gelmedi mi kâinat ve içindekileri. O’ndan indirilmedi mi Kur ’an kitabı. Her güzellik O’nda ise madem, her güzelliği verecek olanda O değil midir? Değil midir ki, O’ndan gelmişizdir. Kendimize değil, ona döneceğizdir tekrar. Sen de yalnızca O’ndan kork öyleyse. Başkalarından korkup titremek yerine, O’na sığın. O’ndan başka kimseden yardım bekleme. O’ndan başkasını Sultanın belleme.

Yarattığı her bir şeye bakıldığında görülüyor ki, O tüm noksandan, kusurdan, eksiklikten münezzehtir. Hiçbir şey O’na ağır gelmiyor. Her şey Ondan medet istiyor. Her şey O’ndan yardım bekliyor. Ağaç su istiyor, ışık istiyor, insan hava arıyor, nimetleri gözlüyor, hayvancıklar her an verilecek nimetlerden faydalanmak için çabalıyor. Dünya dönmeyi, ay doğmayı, güneş batmayı diliyor. Her şey O’na muhtaç ve müştak…

Hayır isteyen O’ndan istemelidir, dua yalnız ona edilir. Hiçbir şey O’ndan gizlenemez. Hiçbir şey O’ndan habersiz meydana gelemez. Yaprağın titremesi dahi O’ndan habersiz olacak iş değil. Ve hiçbir şey O’ndan ayrı düşünülemez. Demek ki her şey O’ndan gelmedir. Bize bahşedilen tüm güzellikler O’ndan verilendir.

 

Sonuç

 

İşte ey insan!

Şimdi tüm bunların sonunda, her şeyi senin yaptığını sanmakla, her şeyin senden hâsıl olduğunu düşünmekle, her şeyin sana bakmasını her şeyde, sen olması gerektiğini zannetmekle ne kadar büyük bir yalanın içinde yüzdüğünü anlamalısın. Dünya dolu bir yalan okyanusunda yüzdüğünü fark etmelisin.

Artık yalanlarla bezeli dünyanı ismin hallerine, yani Esma-i Hüsna’nın hallerine bırakarak doğrulmalı ve bu yalanlarından kurtulmalısın. Yalancılar listesinden ismini sildirip, Sıddıklar listesine kaydolmalısın. Bir Ebubekir Sıddık’ ın yanına kurulup, peygamber sofrasında yerini almalısın. Asıl nimet verenin, O Sultanın sofrasında, asil bir misafir gibi ağırlanmalısın. Bunun içinde her an, her işinde Allah namına işlemeli, Allah namına başlamalı, Allah namına vermeli ve Allah namına almalısın. Her şeyin O’ndan geldiğini ve tekrar O’na döneceğini her an bilmelisin. Vesselam…

 

* Bediüzzaman Said Nursinin Lemalar kitabından faydalanılmıştır.

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
4 Yorum