1. YAZARLAR

  2. Veysel TÜRK

  3. 'İşarât-ül İ'caz' okumaları (2)
Veysel TÜRK

Veysel TÜRK

Yazarın Tüm Yazıları >

'İşarât-ül İ'caz' okumaları (2)

A+A-

Gayba İman Meselesinde Akıl ve Kalb (1)

Ku'ran-ı Kerimde 'gayba iman', bir alamet-i farika olarak mü'minlerin tanımlanmasında istimal edilen  temel bir kavramdır. 'Gayb', lugatta 'gizli olan' ve 'bilinmeyen' anlamlarında olmasına rağmen biz mü'minlerin inanç çerçevesini  oluşturmaktadır. Görülebilseydi zaten buna inanma değil 'şahit olma' denirdi ki, böyle bir durumda  imtihan sırrından söz edilemezdi.
İmanın ne olduğunu ise Bediüzzaman, İşarat-ül İ'caz tefsirinde, Bakara Sûresinin 3. âyetini tefsir ederken "Ellezîne yu'minûne bil gayb" ayetinde geçen "gayb" kelimesinin izahı zımnında,  kısaca ve öz olarak : "İman, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın tebliğ ettiği zaruriyat-ı diniyeyi tafsilen ve zaruriyatın gayrisini icmalen tasdik etmekten hasıl olan bir nurdur." (İşarat-ül İ'caz -41) şeklinde tarif ediyor.
Bir iman tarifini de Mesnev-i Nuriye'den okuyalım : "İman ise, kasden ve bizzat tâkib ve kabul edilmekle kalbin içine bırakılır."  (Katre-78)
Demek ki iman, ilk tahlilde,  meylin sarfı neticesi oluşan bir  'tasdik' iken ; son tahlilde ise bu tasdikten hasıl olan bir 'nurdur.'  "İman hem nurdur, hem kuvvettir. Evet, hakikî îmanı elde eden adam kâinata meydan okuyabilir." (Yirmiüçüncü Söz-314)
'Gayba iman'ı Bediüzzaman , görülmediği halde  'gizliye' ve  'görünmeyene'  inanmak veya 'görünmeyen aleme' inanmak şeklinde tarif ettikten sonra, bu inancın keyfiyetinin  'tasdik etmek' hakikati üzerine bina edildiğin belirtiyor.

Hakikaten de iman eden bir mü'min : "İman ediyorum çünkü biliyorum" demiyor. Çünkü  'gayb'  bütünüyle 'bilme' ile alakalı olsaydı, 'bilimin' safhasına girerdi ki, o zaman da buna gayb diyemezdik. Fakat gaybı tasdik etmek nisbeten subjektif  bir olgu olduğundan bizler gaybı iç algılarımızla, yani ilk önce kalbimizle, vicdanımızla, ruhumuzla tasdik ediyoruz. Bu, bir nevi önkabuldur.Teslim olmadır.

Burada ince bir nüansın olduğunu seziyorum. Bilmek ile tasdik etmenin birbirine yakın anlam uzantıları olmasına rağmen 'öz' olarak birbirlerinden farklı olduğunu; 'bilme' nin daha ziyade akıl ve bilgiyle ilintili olmasına rağmen 'tasdik etmenin' esasen kalbi bir olgu olduğunu düşünüyorum.

İman bütünüyle bilgisiz elde edilemez elbette, bilgi ise akıl vasıtasıyla oluyor. Fakat bunun yanı sıra, 'iman' salt bilgi de değildir.

Aklın da bir kalbi olduğunu belirten  Bediüzzaman, "Kalbsiz akıl olmaz" (Sözler-Lemaat -706) diyerek, aklın selîm yönüne (sağ duyu) vurgu yaparken   "Nur-u akıl, kalbden gelir" (Sözler-Lemaat-705)  ve  "Basiretsiz basar da para etmez." (Sözler-Lemaat-706) demek suretiyle de aklın nurunun kalbin ziyasından kaynaklandığını işaret etmiştir.
 
Eski Said döneminde yazdığı bir diğer eseri olan 'Muhakemat'ta  ise bediüzzaman, akıl için  "o akıl akıl olsa gerektir" (Mukaddeme-12) diyerek,  'aklın' hak ile batılı birbirinden ayırabilen fonksiyonuna işaret etmiş oluyor bir anlamda.

Aklı her şeyin ölçüsü yaparsak, inandığımız şey bir yönüyle 'akıl' olmuş olur. Aklımız almasa da 'inanmak' ise teslimiyettir ki, 'İslamiyetin' ta kendisidir.

Akıl bilgi edinmenin bir aleti iken kalb bu bilgilerden hangisinin doğru olduğunu bilebilmenin aleti konumundadır nerdeyse.

Edinilen bilgilerden hangisinin doğru olduğunu belirten kalb bir bakıma bu bilgiyi tasdik etmiş gibidir. Bu izahları yapmamın sebebi ise Bediüzzamanın İşarat-ül İ'caz da  yaptığı iman tarifinden sonra sorulan bir soruya -ki esasen kendisi sormuştur- verdiği cevabın anlaşılmasına bir girizgah olması niyetidir.

S- Avam-ı nâstan, hakaik-i diniyeyi tabir eden ancak yüzde birdir?

C- Tabir etmemesi, bilmemesine delil olamaz. Evet çok defa lisan, insanın tasavvuratından incelerini tabirden âciz olduğu gibi kalbindeki ve vicdanındaki inceler de akla görünmez. Hattâ belâgat dâhîlerinden Sekkakî gibi bir zât; İmri-ül Kays veya başka bir bedevinin ibraz ettiği belâgat incelerini kavramamıştır. Maahaza imanın var olup olmadığı sorgu ile anlaşılır. Meselâ âmi bir adama, bu âlem bütün cihetleriyle, eczasıyla kudretinde, tasarrufunda bulunan Sâni'in yarattığı bu âlemin bir cihetinde olup olmadığı gibi bir sorgu yapıldığı zaman, "Hiçbir cihetinde değildir!" dese kâfidir. Çünki nefiy cihetinin, yani Sâni'siz olamayacağının onun vicdanında sabit olduğuna delalet eder. (İşarat-ül İ'caz-41)

İman hakikatlarının en ince manalarını  bazen en âmi mü'minler  şuurunda  olmaksızın kalblerinde hissedip yaşarlarken, ehl-i ilim müminlerden bazıları da bu hakikatları aklın dilinden kalbin derûnuna nüfuz ettiremezler. Hakaiki diniyeyi 'akıl'  dilinin tabir ediyor olması ,bu tabirin, kalb dilinin de tercümesi anlamına gelmemektedir her zaman.

Bazen aklın görmediğini kalb görürken aklın keşfedemediğini de kalb sezer. İşte tam da bu sebepten dolayı zekaveti en üst derecelerde olan bir sahib-i deha, Halık-ı külli şey olan Cenab-ı Hakk'ı bulamaz ve bulsa bile onu gerektiği gibi tanıyamazken, en âmi bir mü'min Onu (c.c)  bütün kalbiyle hisseder ve  tasdik eder.

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.