1. YAZARLAR

  2. Mehmet EVREN

  3. İnsan düşünen bir hayvan mıdır?
Mehmet EVREN

Mehmet EVREN

Yazarın Tüm Yazıları >

İnsan düşünen bir hayvan mıdır?

A+A-

Hayvan kelimesi, arapçada“canlı, hayat ve ruh sahibi” manalarına gelmektedir. “Düşünen” kelimesi ise, “akıl-mantık sahibi bir varlık” manasına gelmektedir. Bu açıdan, Aristo mantığında, insan için “düşünen bir hayvan” yani “düşünen ve akıl sahibi olan canlı” ifadesi kullanılmıştır.

Ancak, Kur’an’ın insana verdiği değer açısından konuya baktığımızda; insana “düşünen hayvan” demek, pek de uygun düşmüyor. Çünkü insan, Allah’ın bin bir ismine mazhar olan, en güzel bir biçimde ve kıvamda yaratılan ve yeryüzü halifesi ünvanı verilen, O’nun emir ve yasaklarına uyan ve bütün varlıklardan üstün olarak yaratılan medeni bir varlıktır.

“Düşünen ve konuşan hayvan” ifadesi, insanı tam olarak ifade etmiyor.[1]

O halde insanla ve diğer canlılar arasındaki özellikleri bir mukayese edecek olursak:

İnsanın hayvanlara benzeyen ortak yönleri vardır. Fakat dikkat edilirse hayvanlar için, ister tek olarak ister toplu halde yaşasınlar, medeni tabiri kullanılmaz. Demek medenilik insanların maddî vasıfları ile değil, insanı insan yapan manevî vasıfları ile alakalı bir kavramdır. O yüzden, kendilerini gelişmiş bir hayvan türü olarak gören ve müferrah bir hayvan gibi yaşamayı kendilerine gaye edinen insanların medeniliğinden söz edilemez. Çünkü merkezinde 'menfaat' vardır, gayesi 'nefsi arzularını tatmin' dir ve hayatı bir 'menfaatler çatışması' olarak görür. Himmeti şahsi menfaati olan bir insanın medeniyet anlayışı ise, medeniyetin nimetlerinden istifade etmekten ileriye geçemez.

Her hayvan bütün dünyayı kendi mülkü gibi görebilir ve diğer hayvanlara da kendi mülkünün süsleri gibi bakabilir. Mesela bir balık koca bir okyanusu özel akvaryumu olarak görebilir. Hayvanlar, istedikleri şeyleri yapar, istedikleri yerlerde yuva kurar ve istedikleri yerlere göçebilirler. Yiyecek paylaşımı dışında, aralarında bir müzahemet yaşanmaz. Böyle bir hayat, belki birçok kişinin özlem duyduğu bir hayattır. Ama bu medeni bir hayat tarzı değildir.

Hayatın en kıymetli özü ruhtur ve ruh sahiplerinin en üstünü şuurlu varlıklardır ve onların da en kapsamlısı insandır. Bütün kâinat hayata yöneliktir ve onun için çalışıyor. Hayat seviyelerinin alt kademesinde olan bitkiler hayvanlara, hayvanlar da insanlara hizmet ediyorlar. Canlılar merdivenin en üst basamağında olan insan, ilmi nisbetinde, geniş akıl âlemlerinde seyahat eder. Maddi âlemde dolaştığı gibi, manevi kalb ve ruh âlemlerinde, hayal âleminde ve rüya vasıtası ile misal âlemlerinde gezer. Böylelikle maddeten küçüklüğüne rağmen, muazzam bir büyüklük ve genişlik arzeder. İnsanı basit bir hayvan türü olarak görenlerin derin yanılgıları ve mahrumiyetleri ortadadır.

Teknolojideki gelişmeler, her evin oturma odasına bir yerküreyi sığdırdı ve bir yerdeki bir olay artık herkesi ve her yeri etkileyebiliyor. Görüntüleri TV ekranlarımıza ulaşan insanların ızdırapları ile hüzünlenip saadetleri ile mesud oluyoruz. Hatta olimpiyat gibi genel ilgiyi çeken bir olay, tüm insanları bir aileye ve yerküreyi bir oturma odasına çevirebiliyor.

“İnsana verilen bütün bu zenginlikler eğer yerinde kullanılmazsa nimet yerine sıkıntı ve azap olur, zevk ve lezzet yerine elem ve hüzün verir. Mesela, insanda akıl ve fikir olduğu için, hayvanın aksine olarak hazır zamanla beraber geçmiş ve gelecek zamanlarla da fıtraten alâkadardır. O zamanlardan dahi hem elem, hem lezzet alabilir. Hayvan ise, fikri olmadığı için, geçmişten gelen hüzünler ve gelecekten gelen korkular hazır lezzetini bozmuyor. Demek insan hayattan zevk alma noktasında hayvandan yüz derece aşağı düşer. Ancak ruh ve kalb, zamanla mukayyed olmadıkları için, insan, insanlığa layık medeni tavır ve niyetleriyle geçmiş ve gelecek zamanlardan da ulvî ve manevî zevkler alabilir.”[2]

İnsanlar, arzu ve ihtiyaçları sınırsız, zaman, imkân ve kabiliyetleri sınırlı olduğundan, toplum halinde yaşamaya ve işbirliği yapmaya mecburdurlar. Aksi takdirde, karnını doyurmayı güçlükle becerebilen zayıf bir hayvan seviyesinde kalmaktan kurtulamazlar. İnsaniyetin ulviyetine layık bir izzet ile yaşamak, medeniyette terakki etmek ve yerkürenin ve tüm diğer canlıların sultanı olmak ancak toplu halde yaşamak ve işbirliği yapmakla mümkün olur. Topluluk ne kadar büyük ve uyumlu olursa, meyveleri de o kadar büyük ve tatlı olacaktır. Bediüzzaman'ın ifadesi ile:

"İnsan, bütün hayvanlardan mümtaz ve müstesna olarak, acib ve latif bir mizac ile yaratılmıştır. O mizac yüzünden, insanda çeşit çeşit meyiller, arzular meydana gelmiştir. Meselâ: İnsan en müntehab şeyleri ister, en güzel şeylere meyleder, zînetli şeyleri arzu eder, insaniyete lâyık bir maişet ve bir şerefle yaşamak ister.

Şu meyillerin iktizası üzerine yiyecek, giyecek ve sair hacetlerini, istediği gibi güzel bir şekilde tedarikinde çok san'atlara ihtiyacı vardır. O san'atlara vukufu olmadığından, ebna-yı cinsiyle teşrik-i mesaî etmeye mecbur olur ki; her birisi, semere-i sa'yiyle arkadaşına mübadele suretiyle yardımda bulunsun ve bu sayede ihtiyaçlarını tesviye edebilsinler." [3]

İnsanın diğer canlılar üzerindeki hâkimiyeti, ona bitkiler ve hayvanlar üzerinde keyfi tasarruf yetkisi vermez. İnsan dünyadan ve içindeki tüm varlıklardan sorumludur ve onlardan istifade ederken bu sorumluluğun şuuru içinde hareket etmelidir. Keyfi olarak bitkilere ve hayvanlara zarar veremez. Mesela insan ihtiyacı kadar avlanmalıdır. Yoksa sadece öldürme zevki için avlanmak medeniyet değil, vahşettir.

İnsan madde itibarıyla belki aciz bir hayvandır, fakat hisleri, arzuları ve sair manevî cihazları yönüyle tüm yerküre onun elinde bir top gibidir. Beka arzusu gibi, tüm dünya verilse doymayacak hisleri vardır. Bir hastayı ve hastalığını tam olarak tanımadan ona çare bulmak mümkün olmadığı gibi, insanın mahiyetini bilmeden de ona mutluluk reçeteleri yazmak mümkün değildir. Medeniyetin nimetlerinden azami istifade etmek ve mahzurlarından sakınmak için, insanın mahiyetini anlamak şarttır. Çünkü neticede, medeniyet de medenileşme de insan içindir.

Medineleşme ve onun tabii bir neticesi olan küreselleşme ile alakalı tedirginliğin menşei Batı felsefesinin insana materyalizme dayalı bakış açısıdır. Bu felsefede insan "konuşan hayvan," "ekonomik hayvan" veya "düşünen hayvan" olarak vasıflandırılmıştır. İnsanın gayesi, hayvan gibi arzularını tatmin ve rahatça yaşamak olarak ifade edilmiş, hak kuvvette görülmüş ve hayat bir menfaatler çatışması olarak takdim edilmiştir. Bu da insanlar ve toplumlar arasındaki emniyet ve itimadı sarsmış ve rekabet, düşmanlık ve korku hislerini ön plana çıkarmıştır. Medeni dünya bu yaklaşımın bedelini iki dünya savaşı ile ağır bir şekilde ödemiştir.

İnsanın zulüm, hırs, korku ve menfaatperestlik gibi hisleri ve hayır ve şer işleme kabiliyetleri sınırsızdır. Küreselleşmiş bir medeniyetin geniş çapta kabul görmesi, insanın gerçek menfaatinin, emniyetinin ve terakkisinin bu medeniyet çatısı altında olduğunun gösterilmesine bağlıdır, bu da medeniyetin faziletlerinin görülmesiyle olur.

Bediüzzaman, insanı madde ve manasıyla beraber analiz etmiş ve insanlığın hakiki ve daimi saadetinin maddede değil, insanın ulviyetine layık bir fazilette olduğuna işaret etmiştir. Ve fazilette de sınır ve rekabet olmadığından, insanlara kavga etmeden sınırsız bir terakki ve ebedî bir saadetin yolunu göstermiştir.[4]

 

[2]Sözler, On Üçüncü Söz, s. 134

[3] İşaratü'l Îcaz, s. 140-141

[4]Prof. Dr.Yunus A. Çengel - Köprü - Kış 2003–81. Sayı

 

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
2 Yorum