İmanına istinad edilenler

“Ben anlamasam da...”
20 yıldan fazla oluyor. Ama dün gibi hatırlıyorum. Devrinin gözde yeniliklerinden olan videonun evlerde yaygınlaştığı bir dönemdeydik. Emaneten de olsa eve getirdiğimiz videoda peş peşe izlediğimiz kasetlerle, adeta tek kanalın acısını çıkarmaya çalışıyorduk TV’den.

O gün izlenecek kasetimiz ise, bir vaaz kasetiydi. Hem ev rahatlığında, hem de bizim kumandamız altındaki bir ‘kanalda’ vaaz dinlemek, ‘çok hoş’ oluyordu... Ne de olsa, teknolojik yenilikleri hayra kullanmak, apayrı biz haz veriyordu insana. Bu hislerle kurulduğum ekran karşısında, bir yandan da vaazı dinlemeye çalışan büyüklerimdeydi gözlerim; onların yüzlerinde belirebilecek manaları yakalayabilme telaşındaydım. Şevkli ve hissî hitabetiyle meşhur bir Hocaefendinin ekranda beliren görüntüsü eşliğinde verdiği vaazını, babam ve misafiri olan komşumuz Ahmet Amca, saygıyla dinlemeye çalışıyorlardı. Ne var ki bu vaaz, ‘eski’ kelimelerin çoğunlukta olduğu uzun cümleleri yanında, Arapça ve Farsça metinlerin de sıklıkla kullanıldığı ilmî bir üsluptaydı. Böyle bir üslup karşısında hayli zorlanan babam ve misafirinin, bir müddet dayandıktan sonra, nihayetinde ‘pes ettiklerini’ hatırlıyorum...

Ama bu pes ediş; o anda komik gelmesine rağmen, bende o gün bugündür yankılanan ve kendisinden çeşitli dersler çıkarmamı sağlayan şu cümleyle gerçekleşmişti: “Derin âlim maşaallah, derin meselelerden bahsediyor Allaam!... (Allahu a’lem)”   

Aslında imana dair, farklı bir yoldan öylesine büyük bir güveni ve tasdiki ifade ettiklerini hissettiğimden olacak; bu sözcükleri her hatırlayışımda, adeta kulaklarımda yankılanışlarını da normal görüyorum. Çünkü bu güvenmede ve bu tasdikte, aslında kişinin kendi imanî olgunluğunu pekiştirebilmeye dair edindiği bir pay bulunmakta.
Diğer bir ifadeyle, kişinin, ilminden ve imanından dolayı hayran olduğu birisinin o imanını; kimi noktalarda kendi imanının dayanak noktalarından biri kılabilmesi ve bu yolla da şevkini arttırabilmesi gibi bir tesanüttür aslında bu.

Yani, “Bu mevzuyu ben tam anlayamasam da; ilmine, irfanına, imanına, ihlasına emin olduğum birisinin anlamasından, tasdikinden ve neticedeki imanından anlıyorum ki: Bu anlatılanlar hakikati ifade ediyorlar, dinimin hak ve hakikat olduğunu izah ediyorlar!...” deme sığınağıydı bu.

İtikada dair tesanütte o kadar kıymetli bir dayanak bulunmaktaydı ki insan için; yolumuza açılan uçurumlara karşı ehl-i imanın imanından, kendi imanımıza bir sürur, bir güç, bir şevk hissetmemiz ve yine bundan imanımıza bir dayanak bulmamız; çok güzel ve bir o kadar da lüzumlu bir hasletti aslında.
Öyle ki, Cenâb-ı Hakk’ın, ‘kendi yolunda birbirlerine kenetlenmiş bir duvar gibi’ olanları sevdiğini beyan buyurduğunu da hatırladığımızda; (1) kesinlikle ‘tam bir kenetlenmeyi’ netice vermekte olan imanî tesanüdün önemini daha iyi anlayabilmekteyiz.

Nitekim, yine en başta kendisi başlı başına büyük bir imanî istinat kaynağı olan Risale-i Nur’da; şahıs olarak sahip oldukları imanlarıyla, milyonlarca şuur sahibinin imanında aşka, şevke, olgunluğa vesile olan nice “dayanak noktasının” sağladıkları bu özelliklerine, bir çok kez dikkat çekilir.
Örneğin, Üstad Hz. tüm kainattan Yaratıcısını soran bir seyyahın bu sorgulamalarında, sıra insan ırkına geldiğinde; zamanlarının ve toplumlarının en mümtaz, en kâmil, en dürüst ve daha pek çok güzel haslette en ileri insanları olarak, en başta, tüm Peygamberlerin (aleyhimüsselam) imanî yönden birbirlerini teyid, tasdik ettiklerini; ve yine bu yönden, tüm insanlar için bir dayanak ve istinat olduklarını –ilmî ve mantıkî delilleriyle birlikte- nazarlara sunar. Böylelikle bu Zatlar (aleyhimüsselam), inananlara her zaman için en ileri örnekler ve “imanlarıyla imanlara şevk ve istinat kaynağı olan” kimseler olmaktadırlar.

Söz konusu  bahsin devamında ise Üstad Hz., peygamber olmamalarıyla birlikte “kat'î ve kuvvetli delillerle, enbiyaların (aleyhimüsselâm) dâvâlarını ispat eden ve asfiya ve sıddîkîn denilen mütebahhir, müçtehid muhakkikler” şeklinde tarif ettiği ulemanın; ve daha sonra “ehl-i keşif ve keramet mürşidler” olan asfiyanın, hem halk hem de Hakk tarafından makbul bulunduklarını da pek çok delili ile zikreder.

Böylelikle, insanlığın yüz akı olan bu nurlu başların imanlarının bizler için ne manaya gelmesi gerektiğini, ‘o yolcu’ üzerinden, bu bahsin şu sonuç cümlesiyle ders verir:
(O yolcu)  “..belki Esmâ-i Hüsnâ adedince, Şems-i Ezelînin ziyasından tecellî eden ayrı ayrı nurlu renkler ve çeşit çeşit ziyalı levnler ve başka başka hakikatli tarikatler ve muhtelif doğru meslekler ve mütenevvi haklı meşreplerde bulunan o kudsî dâhilerin ve nuranî âriflerin icmâ ve ittifakla imza ettikleri bir hakikat, ne derece zâhir ve bâhir olduğunu aynelyakîn müşahede etti. Ve enbiyanın (aleyhimüsselâm) icmâı ve asfiyanın ittifakı ve evliyanın tevafuku ve bu üç icmaın birden ittifakı, güneşi gösteren gündüzün ziyasından daha parlak gördü.” (2)

Öyleyse o üç cemaate mensup bulunsun bulunmasın; insanlığın ilk ferdinden (a.s) son mümin ferdine kadar, aynı hakikate imanları ve yaşantılarıyla şahitlik edip, öylesi hakikatlerin doğruluğunu tasdik edenlere selam olsun. Ki, bizler için her an imanları, ariflikleri ve ihlaslarıyla birer şevk kaynağı; ve çoğu kez birer dayanak noktası olmaktalar.

Peki ehl-i küfrün küfürde ittifakları?

Ancak burada; müminlerin birbirlerine istinadı gibi, ehl-i küfrün de küfürlerinde birbirlerinden dayanak bulabileceklerine dair bir itirazla karşılaşabiliriz.
Ve örneğin, farklı bir mahiyetteki hakikatsiz şekliyle de olsa, Bizans’ın Sasânilere yenilgisinden, Mekke müşriklerinin kendi ‘doğruluklarına’ güya pay çıkarmalarında dahi, itikatta tesanüt çabasının bir izini görebiliriz.

Zira Bizans’ın bu yenilgi haberi Mekke'ye ulaştığı zaman, müşrikler sevinerek Müslümanlarla alay etmeye yeltenmişler ve: "Siz ve Hristiyanlar kitap ehlisiniz, biz ve Fâris (İranlılar) ümmiyiz; bizim kardeşlerimiz, sizin kardeşlerinizi tepelediler. Biz de sizi tepeleriz" diyebilmişlerdi. (3)  Bu, ‘kardeşliklerinin’ bir gereğidir.

Burada, küfür küfürden görünüşte dayanak buluyordu. Buna karşın Müslümanların da, o müşrik küfre karşı muharref de olsa, ehl-i kitaba hissen daha yakın olmalarını; bulmuş oldukları bir dayanaktan dolayıdır ki, anlayabiliyoruz. Yoksa bu, onları imanî yönden kendilerine istinat edilecek kimseler olarak gördüklerinden değildir haşa...

Hele o ‘ümmî kardeşlerinin’ Hristiyanlara galibiyetinde, kendi davalarının ve inançlarının ‘doğruluğuna’ güya bir delil bulan müşriklere karşılık; Müslümanların da, düşmanlarınca “ehl-i kitaplık noktasında” kendilerinin ‘kardeşleri’ saydıkları Bizans’ın galibiyetini arzulamaları, sadece ‘düşmanımın düşmanı dostumdur’ izahından ötede, belki “kitabîlik” tesanüdü gibi kimi anlaşılır sebeplerden kaynaklansa gerektir. Zira müşrikleri kendi yürüttükleri mantıklarıyla çürüten bir istinat noktasını, o gün için o bir avuç müminin, söz konusu o Bizans galibiyetinde buldukları meydandadır. Bu konuyu, başlı başına irdeleneceği bir çalışmaya havale ediyoruz.

Ancak ehl-i kitabın bu gibi hallerde birbirlerinden bulabilecekleri böylesi dayanışmalardan ziyade; bizler için “ehl-i imanın” birbirlerine imanî noktada sağladıkları tesanüdü anlayabilmemiz ve bunu özümseyebilmemiz, daha büyük bir öneme sahip durumdadır.
Çünkü, tıpkı o devrin Mekke müşriklerinin, netice itibarıyla davalarında Sasanilere hissettikleri o haksız ve hakikatsiz istinatları gibi; küfrün meşhur temsilcilerinin ehl-i küfür için birer dayanak noktası olabilmeleri de, temelinden hakikatsiz ve tutarsızdır. Zira Üstad Hz.nin belirttiği üzere, “Hakaik-ı İslâmiyeye zıddiyet gösterip mübareze eden küfrün mâhiyeti bir inkârdır, bir cehildir, bir nefiydir. Sureten ispat ve vücudî görülse de, mânâsı ademdir, nefiydir. İman ise ilimdir, vücudîdir, ispattır, hükümdür. Herbir menfî meselesi dahi, bir müspet hakikatın ünvanı ve perdesidir.” (4)

Bir şeyin yokluğunu veya olmadığını iddiaya; ya da var olanı olumsuzlamaya-nefye ve inkara dayanan küfür; görüntüsünün ve gürültüsünün aksine, aslında bir hiç hükmündedir, reddir.
Üstad Hz., tam da bu konuyla alakalı bahislerden birinde, “Ey kafirlerin çokluklarından ve onların bazı hakaik-i îmaniyenin inkârındaki ittifaklarından telâşa düşen ve itikadını bozan bîçare insan!” şeklindeki hitabıyla başladığı izahında, “Bil ki: Kıymet ve ehemmiyet, kemmiyette ve aded çokluğunda değil.” kaydını düşer ve hayvanların da insanlardan fazla olmasına rağmen, insanın onlar üstünde sultan, hâkim ve halife oluşunu bizlere hatırlatır.

Ve buradan da hareketle, şu sözleriyle önce küfrün ve kafirin asıl mahiyetine dikkatlerimizi çeker: “İşte muzır kâfirler ve kâfirlerin yolunda giden sefihler, Cenab-ı Hakk'ın hayvanatından bir nevi habislerdir ki, Fâtır-ı Hakîm onları dünyanın imareti için halketmiştir. Mü'min ibadına ettiği nimetlerin derecelerini bildirmek için, onları bir vâhid-i kıyasî yapıp, akibetinde müstehak oldukları Cehennem'e teslim eder.” (5)
Bundan dolayı da ehl-i küfrün birbirinden dayanak bulmasında ya da, “küffarın ve ehl-i dalâletin bir hakikat-ı imaniyeyi inkâr ve nefyetmelerinde kuvvet yoktur.” der. Bunun izahını ise, şöyle bir örneklendirmeyle yapar: “Çünkü, nefiy sırrıyla ittifakları kuvvetsizdir. Bin nefyediciler, birtek hükmündedir. Meselâ: Bütün İstanbul ahalisi, Ramazanın başında Ay'ı görmediğinden nefyetse, iki şahidin isbatıyla o cemm-i gafîrin nefiy ve ittifakı sukut eder. Madem küfrün ve dalaletin mahiyeti nefiydir ve inkârdır, cehildir ve ademdir, küffarın kesret ile ittifakı ehemmiyetsizdir. Ehl-i hakkın, hak ve sabit ve sübutu isbat olunan mesail-i imaniyede şuhuda istinad eden iki mü'minin hükmü, hadsiz o ehl-i dalaletin ittifakına racih olur, galebe eder.” (6)

Yani inkarda ittifak yoktur, ispatta ise iki kişilik bir ittifak bile yeter...
İşte bu gibi örneklerle, ‘inkar, nefiy ve red’ gibi, mana itibariyle hiçlik olan kavramların neden hiç hükmünde olduklarını anlarsak; o takdirde bu hiçlik üzerine bina edilecek fikirlerin veya inançların da, aslında boş ve hükümsüz olduklarını daha iyi anlayabiliriz. Ve üstelik bu türden inançların ve fikirlerin birbirlerinden dayanak bulmalarının da, aslında manasız, temelsiz ve bundan dolayı hükümsüz olduklarını daha iyi görebiliriz.
‘Okyanusta inci yoktur’ denilmesi; ve de bunu iddia edenlerin çokluğu, incinin gerçekten olmadığını göstermez yani!.

Bediüzzaman Hz., konuyla alakalı bir diğer izahında ise meseleyi, önce bir kaideyi hatırlatarak, şu şekilde ele alır:
“Kavâid-i usuliyedendir ki: Bir mesele hakkında ispat edenin sözü, nefyedenin sözüne müreccahtır. Çünkü, ispat edenin yardımcıları var, sözünde kuvvet olur. Nefyedenin yardımcısı olmadığından tek kalır, sözünde kuvvet yoktur. Hattâ bin adam birşeyi nefyederse, bir adam gibidir. Bin adam da ispat ederse, ispat edenlerin her birisi bin olur. Çünkü hepsi birşeye bakıyorlar. Ve bir noktaya parmak bastıklarından birbirini takviye ediyorlar. Nefyedenlerde birbirini takviye etmek yoktur; her birisi tek kalır.
Zihnim yine tam da, ‘nasıl yani, mesela?..’ vs. demeye kalkışacakken; o “zirve iman”, örneği de yine nazarlarımıza sunar. Yeter ki, biz meseleyi fehmedelim:
“Meselâ, bin pencereden bir yıldızı görüp ispat eden bin adamın herbirisi ötekisine yardımcı olur, sözünü takviye eder. Çünkü, o bin adam, parmakla işaret eder gibi, o şeyi ispat ediyorlar. Nefyedenler öyle değildir. Çünkü, nefiy için sebep lâzımdır. Sebepler de ayrı ayrı olur. Meselâ, birisi "Gözümde zâfiyet var, göremedim," ötekisi "Evimizde pencere yok," ötekisi "Soğuktan başımı kaldırıp bakamadım" der. Ve hâkezâ, herbirisi nefyine, müddeâsına ayrı bir sebep gösterdiğinden, kendisince yıldızın bulunmaması, nefsülemirde de yıldızın bulunmamasına delâlet etmez ki, birbirine yardımcı olsun.
Binaenaleyh, bir mesele-i imaniyenin nefyi hakkında ehl-i dalâletin ittifakları haber-i vahid hükmündedir, tesiri yoktur. Amma ehl-i hidayetin mesâil-i imâniyede olan sözleri, herbirisi ötekisine yardımcıdır, takviye eder.” (7)

Yani, yine Üstad Hz.nin değindiği üzere; örneğin Hindistan cevizi vardır diyen iki ispat edici; yoktur diyen binlerce inkarcı ve nefyedicilere karşı davalarında galip gelirler. Çünkü o ispat edicilerin, yalnız bir H.Cevizini veya yerini göstermeleri, haklılıklarını ispat için yeterlidir. Ama ya olmadığını savunanlar... Onlar bütün yeryüzünü aramak-taramakla, davalarında ancak haklılık iddia edebilirler. (8) 

İşte bu gibi örneklerde ifade edilen mantıktan hareketle Üstad Hz.nin bizlere işaret ettiği sonuç; aslında imanımızın bu yoldan sarsılmasına değil, bilakis daha da inkişafına ve olgunluğuna vesîle olan şu ‘selamet kapısı’ olmaktadır:

"Cenneti ve dâr-ı saadeti ihbar ve ispat eden, yalnız bir izini sinemada gibi keşfen, bir gölgesini, bir tereşşuhunu göstermekle dâvâyı kazandığı halde; onu nefiy ve inkâr eden, bütün kâinatı ve ezelden ebede kadar zamanları görmek ve göstermekle ancak inkârını ve nefyini ispat ile dâvâyı kazanabilir. Ve bu ehemmiyetli sırdandır ki, "Hususi bir yere bakmayan ve İmân hakikatler gibi umum kâinata bakan nefiyler, inkârlar - zâtında muhâl olmamak şartıyla - ispat edilmez" diye ehl-i tahkik ittifak edip bir düstur-u esasî kabul etmişler."  (9)

Velhasıl küfür, red ve inkar olduğu için hükümsüzdür, bundan dolayı ittifakları da boş ve hükümsüzdür. Ama iman ilim ve ispat olduğundan bir hükümdür, içi doludur; bundan dolayı da ehl-i imanın birbirlerine istinatları, birbirlerini takviye eder, doğruluklarına şehadet eder...

Sonuç

O halde şükretmeliyim ki; ‘okyanusun dibinde inci bulunduğunu’ anlayabilmem için, yüzme dahi bilmezken, o okyanusa dalma tehlikesine katlanmak yerine; bana orda inci bulunduğunu söyleyen mümtaz insanların şahitlikleriyle -ve bazen de gösterdikleri incilerle- bunu fehmetme nimetim var önümde...
Sahi, sahil-i selametin bu limanına sığınmak varken, kendimi azgın dalgalara salıvermek nedendir acaba?...
Zira ilmimin, fehmimin ve “nasibimin” çok üzerinde olan kimi meseleler; imandaki seviyem için bana ‘azgın dalgalar’ hükmündedirler. Oysa mesele imanıma dairdir. İmanıma.. yani sebeb-i hilkatime...

Bu nedenle, hepimiz için, sebeb-i hilkatimiz olan imanımızın kemalatına dair, “zirve imanlardan” almamız gereken pek çok ‘reçete’ ve istinat noktaları bulunmaktadır.
Yani Üstad Hz.nin işaret ettiği o mübarek cemaat, sırf bu açıdan olması mümkün değil ya haşa, öyle bile olsa, her türlü takdiri ve hürmeti hak ediyorlar bundan dolayı nazarımda.
Bunu, özellikle de perdelenmiş gözlerimizle göremediğimiz veya fehmedemediğimiz bazı yüksek hakikatlerin; “yüksek şahsiyetlerce görüldüğü, fehmedildiği ve doğruluklarına şahit olunduğu” gibi bir vazifeyi yerine getirdikleri için, ayriyeten hak ediyorlar ama o muhterem ruhlar!...

Yani 'en azından', “Bu mevzuları ben tam anlayamasam da, ilmine, irfanına, imanına, ihlasına emin olduğum birisinin anlamasından, tasdikinden ve neticedeki imanından anlıyorum ki: Bu anlatılanlar hakikati ifade ediyorlar, dinimin hak ve hakikat olduğunu izah ediyorlar!...”, diyebilmemiz gibi bir kapı açılmasına vesile oldukları için, daha da çok hak ediyorlar sevgi, saygı, hürmet, övgü vs.yi...

Öyleyse bir kez daha selam olsun hepsine; Rabbim, Zât-ı Cemâlini sevenleri sevmeyi daha da sevdirsin bize, amin.
Demek ki, "Falan meseleyi ben anlayamasam da, onlar anlamış ve tasdik etmişler, ki o halde bu doğrudur" diyebilmeyi, kimi meselelerde mühim bir dayanak kılabilmeliyiz kendimize...

Kaynakça:
1-Saf Sûresi 61/4.
2-Şuâlar, Envâr Neşr.,İst.2006, s.121. (Ayet-ül Kübrâ, “Birinci Makamın Onuncu Mertebesi” olan söz konusu bölüm, bu konuyu ayrıntılarıyla mükemmelce izah etmektedir.
3-Hak Dini Kur’ân Dili, Rum Süresi 30/2.
4-Şuâlar, a.g.e., s.121.
5-Lemalar, Envâr Neşr.,İst.1986,s.121.
6-Lemalar, aynı yer.
7-Mesnevi-i Nuriye, Envâr Neşr.,İst.2004,s.85.
8-Şuâlar, a.g.e.,s.213.
9-Şuâlar, aynı yer.

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.