1. HABERLER

  2. RİSALE-İ NUR

  3. İman-ı tahkiki yalnız akılda durmuyor
İman-ı tahkiki yalnız akılda durmuyor

İman-ı tahkiki yalnız akılda durmuyor

Günlük Risale-i Nur dersi

A+A-

Bismillahirrahmanirrahim

Birinci Şuada iki üç ayetin işârâtında, Risaletü'n-Nur'un sadık talebeleri imanla kabre gideceklerine ve ehl-i Cennet olacaklarına dair kudsi bir müjde ve kuvvetli bir beşaret bulunduğu gösterilmiştir. Fakat bu pek büyük meseleye ve çok kıymettar işarete tam kuvvet verecek bir delil ister diye beklerdim, çoktan beri muntazırdım. Lillahilhamd, iki emâre birden kalbime geldi:

Birinci emare: İman-ı tahkiki ilmelyakinden hakkalyakine yakınlaştıkça daha selbedilmeyeceğine ehl-i keşif ve tahkik hükmetmişler ve demişler ki: "Sekerat vaktinde şeytan vesvesesiyle ancak akla şüpheler verip tereddüde düşürebilir." Bu nevi iman-ı tahkiki ise yalnız akılda durmuyor. Belki hem kalbe, hem ruha, hem sırra, hem öyle letaife sirayet ediyor, kökleşiyor ki, şeytanın eli o yerlere yetişemiyor. Öylelerin imanı zevalden mahfuz kalıyor."

Bu iman-ı tahkikinin vusulüne vesile olan bir yolu, velayet-i kâmile ile keşif ve şuhud ile hakikate yetişmektir. Bu yol ehass-ı havassa mahsustur, iman-ı şuhûdîdir.

İkinci yol iman-ı bilgayb cihetinde, sırr-ı vahyin feyziyle, bürhanî ve Kur'ani bir tarzda akıl ve kalbin imtizacıyla, hakkalyakin derecesinde bir kuvvetle zaruret ve bedâhet derecesine gelen bir ilmelyakinle hakaik-i imaniyeyi tasdik etmektir.

Bu ikinci yol Risaletü'n-Nur'un esası, mayası, temeli, ruhu, hakikati olduğunu has talebeleri görüyorlar. Başkalar dahi insafla baksa, Risaletü'n-Nur hakaik-i imaniyeye muhalif olan yolları gayr-ı mümkin ve muhal ve mümteni derecesinde gösterdiğini görecekler.

İkinci emare: Risaletü'n-Nur'un sadık şakirtleri, hüsn-ü âkıbetlerine ve iman-ı kâmil kazanmalarına o derece kesretli ve makbul ve samimi dualar oluyor ki, o duaların içinde hiçbiri kabul olmamasına akıl imkân veremiyor.

Ezcümle: Risaletü'n-Nur'un bir hâdimi ve birtek şakirdi, yirmi dört saatte Risaletü'n-Nur talebelerinin hüsn-ü âkıbetlerine ve saadet-i ebediyeye mazhar olmalarına yüz defa Risaletü'n-Nur talebelerine ettiği duaları içinde hiç olmazsa yirmi otuz defa selamet-i imanlarına ve hususi hüsn-ü âkıbetlerine ve imanla kabre girmelerine, aynı duayı, en ziyade kabule medar olan şerait içinde ediyor.

Hem Risaletü'n-Nur'un talebeleri bu zamanda her cihetten ziyade hücuma maruz olan İmân hususunda, birbirine selamet-i İmân hakkındaki samimi, masum lisanlarıyla dualarının yekûnu öyle bir kuvvettedir ki, rahmet ve hikmet onun reddine müsaade etmezler. Faraza, mecmuu itibarıyla reddedilse, tek bir tane onların içinde kabul olunsa, yine her biri selamet-i imanla kabre gireceğine kâfi geliyor. Çünkü herbir dua umuma bakar. (Kastamonu L. Sh.19)

Bediüzzaman Said Nursi

SÖZLÜK
İŞÂRÂT : İşaretler, belirtiler
SÂDIK : Doğru, bağlı.
BEŞÂRET : Müjde, sevindirici haber.
KUDSÎ : Mukaddes, yüce, temiz. Kusursuz ve noksansız.
BEŞÂRET : Müjde, sevindirici haber.
MUNTAZIR : Bekleyen.
LİLLÂHİLHAMD : Allah'a hamd olsun ki.
EMÂRE : Delil; işaret, belirti, iz.
İLMELYAKÎN : İlim yoluyla kesin olarak bilmek.
TAHKİKÎ ÎMÂN : İnandığı şeylerin aslını, esâsını bilerek inanma; sarsılmaz îmân.
HAKKALYAKÎN : Mârifet mertebesinin en yükseği; en kesin bir surette gerçeği görüp yaşamak hâli; ateşin yakıcı olduğunu bütün hislerimizle yakından duyup yaşadığımız gibi.
SELB : Zorla alma, kapma, ortadan kaldırma, giderme, izâle.
EHL-İ KEŞF : Olacak bir şeyi önceden bilen kimse.
TAHKÎK : Doğru olup olmadığını araştırmak veya doğruluğunu yanlışlığını ortaya çıkarmak. İncelemek, içyüzünü araştırmak.
SEKERÂT : Ölüm ânı, can çekiştirme, ölmek üzere olan bir kimsenin kendinden geçmesi.
LETÂİF : Mânevî duygular, güzel, hoş ve ruhla ilgili hisler.
ZEVAL : Zâil olma, sona erme.
MAHFUZ : (Hıfz. dan) Hıfzolunmuş, saklanılmış.
VUSUL : Ulaşma, erişme, varma, yetişme.
VELÂYET-İ KÂMİLE : Kemâl noktasındaki velilik; büyük velâyet.
ŞUHUD : Şâhid olma, müşâhede etme, görme.
EHASS-I HAVAS :Manevi alemde, Elit tabaka, üst tabaka, aydın kesim.
SIRR-I VAHY : Vahyin sırrı, hakikati.
FEYZ: Manevî gıdâ.
BÜRHAN : Birşeyi ispatlamak için kullanılan kesin delil, ispat vâsıtası.
İMTİZAC : Muvafık ve mutabık olmak. Mezcolmak, uyuşmak. İyi geçinmek. Karışmak.
ZARÛRET : İster istemez, çaresiz olarak, ihtiyaç.
BEDÂHET : Açıklık. Belli, açık.
HAKAİK-I ÎMÂNİYE : Îmân hakîkatleri.
GAYR-I MÜMKİN : Mümkün olmayan, imkânsız.
MUHÂL : İmkânsız; olması mümkün olmayan.
MÜMTENİ' : İmkânsız, muhal, mümkün olmayan. * Çekinen, imtina eden.
ŞÂKİRT : Talebe, yardımcı.
HÜSN-Ü ÂKİBET : İyi netice. Güzel son.
KESRET : Çokluk, sıklık, çeşitlilik.
MAKBUL : Kabul edilmiş olan, geçerli.
HÂDİM : Hizmet eden, hizmetkâr.
MECMÛ : Tamamı, hepsi, bütünü, toplamı.
SELÂMET-İ ÎMÂN : Îmanın kurtarılması.

Önceki ve Sonraki Haberler

HABERE YORUM KAT

YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.