1. YAZARLAR

  2. M. Nuri BİNGÖL

  3. ilk ve son ziyaretleriniz
M. Nuri BİNGÖL

M. Nuri BİNGÖL

Yazarın Tüm Yazıları >

ilk ve son ziyaretleriniz

A+A-

1910 Yaz sonlarına doğru Birecik'i ziyaret etmeniz, Şam’a geçmek üzere bir şöyle bir uğrama değildi; bilhassa Emirdağ hayatınızda Urfa ve Urfalılara gösterdiğiniz fikri teveccühünüz, üzerinde yaşamaktan ve havasını solumaktan şeref duyduğum Urfa-Birecik mahalline, kendi dâvanız ve “hakikat-ı Risale-i Nur” diyerek, “ dâva içinde bürhan” olduğunu iddia ettiğiniz eserlerinizin emin ellere teslimindeki rolünden olsa gerektir. Bu ziyaretinizle alakalı bilgilere yer vermeden önce, şimdi Şanlıurfa’ya bağlı bir ilçe olan şehri kaba hatlarıyla tarihçesini anlatmama izin veriniz.

Birecik Anadolu’nun prehistorik arkeoloji’sinde mühim bir yer işgal eder. Zira, 1894 yılında J.E. Gautier’in Birecik’te bulduğu eski taş-devrine ait bir alet, Birecik ve dolayısı ile Anadolu’nun  tamamında ilk çağlardan beri insanların yaşayıp yerleştiğini ispatlamıştır. Bu demek oluyor ki, Birecik’in tarihi  tahminen insanlığın tarihiyle  bir yaştadır. Bu sebeptendir ki, Birecik’in  tarihini belli bir  devreden  başlatmak yerine, tarihin önemli çağlarındaki durumuna göz atmak  gerekmektedir.
Asurluların çivi yazıları zamanında Tilbursip adıyla  anılan  şehir, M.Ö. 9. Asırda Kuzey Suriye ve bitişiğindeki Mezopotamya’da mevcut Arami Krallığının (Bitadini) başşehri olarak görülür.                                

Sonraları, Selefküsler devrinde şehre Zaugma adı  verilmiş;  karşıyakaya da Apemea isimli başka bir şehir kurulmuştur. Ancak  müstahkem bir yapıya sahip olmaması yüzünden bu  karşıyakadaki şehir, ortaçağda harap olmuştur.                                                                                    
Daha sonraları yarım asır kadar frankların elinde kalmıştır. 1144 yılında Bira (Birecik) kalesindeki Franklar, o zamanki Urfa Senyörünün  emri  altında, Musul Emiri Zengi’nin etrafa  saldığı  dehşet  karşısında, şehir Mardin Artukoğullarına kendiliğinden teslim olmuştur. Bundan sonra bir süre de Bizanslıların eline geçen şehir, en fazla Müslüman   hakimiyetinde kalmıştır. 13. Asırda zuhur eden Moğol istilası, bütün şarkı yerle bir ederken yalçın Birecik kalesi dimdik ayakta  kalabilmiştir. Şehrin Osmanlılara geçişi 1516 yılında  Yavuz  Sultan  Selim zamanındadır. Birecik bu tarihte Suriye ile birlikte  Türklerin  hakimiyetine  girmiştir. Birecik  birinci  dünya  harbinde  Fransızların  işgaline  maruz  kalmış, tahta topla düşmana karşı koymuş ve 10 temmuz 1920’de düşman işgalinden kurtulmuştur.   

Bu seyahatinizin  hikâyesini  talebe ve müştakınız Necmettin Şahiner şöyle anlatır:
“ Seyahatine devam eden Bediüzzaman, 1910 yılı yaz sonlarında Birecik'e gelir. O zaman Birecik Rüştiyesinde bir öğrenci olan Birecikli Halil Sıtkı Sözmen, Bediüzzaman'la ilgili bir hatırasını şöyle naklediyor:
"Üzerinde hırka denen bir elbise, başında siyah sarığı vardı. Hocamız ona çok ilgi ve saygı gösteriyordu. Hocamızla birlikte derse girdiler. Hoca Efendi tahtaya:
'Bugün mektebimize lebleri gülbâr gelir
Dili bülbül, yüzü gül, kâkûl-û gülnâr gelir'
mısralarını yazdı. Talebelere bunu açıklamalarını söyledi" 

“Herkesin îman mukabilinde ( karşılığında) bu zemin yüzü kadar bağlar ve kasırlar ile müzeyyen ( saraylarla süslü)  ve bâkî ve daimî bir tarla ve mülkü kazanmak veya kaybetmek davası başına açılmış. Eğer îman vesikasını sağlam elde etmezse kaybedecek. Ve bu asırda, maddiyunluk ( maddecilik-materyalizm)  taunuyla çoklar o dâvasını kaybediyor. Hattâ bir ehl-i keşf   ve tahkik ( kalp ehli ve hakikatperest veli), bir yerde kırk vefiyattan ( ölümden)  yalnız birkaç tanesi kazandığını sekeratta ( ölüm anında)  müşahede etmiş; ötekiler kaybetmişler. Acaba bu kaybettiği dâvanın yerini, bütün dünya saltanatı o adama verilse doldurabilir mi?

İşte o dâvâyı kazandıracak olan hizmetleri ve yüzde doksanına o dâvâyı kaybettirmeyen hârika bir dâvâ vekilini o işte çalıştıran vazifeleri bırakıp ebedî dünyada kalacak gibi âfâkî malâyaniyat ile iştigal etmek ( geniş dairedeki dünya işleriyle uğraşmayı)  tam bir akılsızlık bildiğimizden, biz Risâle-i Nur şakirdleri, her birimizin yüz derece aklımız ziyade ( fazla)  olsa da ancak bu vazifeye sarfetmek lâzımdır diye kanaatımız var.”  şeklinde buyurarak asıl meselenizin “imanı kurtarma ve takviye etme”  olduğunu âleme ilan etmekte  “mühim merkez”lerden birinin de Urfa ve havalisi olacağını gören vehbi ilminiz, Urfalı talebelerinizle hususi olarak ilgilenmeniz neticesini de getirmişti. Bunlardan Abdulkadir Badıllı, Emirdağ’da iken sizi ziyaretini şu şekilde anlatıyor:

"Mübarek elini öptüm. O âdet-i mübarekleri vechiyle ( mübarek adetleri yönüyle)  beni kucaklayıp başımı öptü ve bütün Urfalılara selâm gönderdi. 'Ben her sabah Urfa'nın ahyâ ve emvatına dua ediyorum. Onlar da bana dua etsinler' dedi. Tam ayrılıyordum dediler ki: 'Eğer Şarkta Hulusî Beyle Muhammed Kayalar olmasaydı, ben Şarka gelmeye mecbur olurdum. Fakat onlar benim Şarkta vekillerimdirler. Onun için şimdilik gelmeyeceğim. Neyse... ' Ayrıldık. Diğer ağabeylerle de vedalaşarak Urfa'ya revan olduk.
"Urfa'ya geldiğimde teksir makinesiyle bazı şeyler yazmaya çalıştık. O sırada Abdullah Ağabey askere gitti. Askerliğini bitirdi. Yine Urfa'ya döndü. Bu defa Hüsnü Ağabey asker oldu ve artık Üstadın hizmetinde kaldı.”

Urfa ve çevresi için bir diğer beyanınız da şöyleydi:
“Ben çok zaman evvel bekliyordum ki Urfa tarafından Nurlara karşı kuvvetli eller sahip çıksın. Çünki orası hem Anadolu'nun, hem Arabistan'ın, hem Şark'ın bir nevi merkezi hükmündedir. Nurlar orada yerleşse o üç memlekette intişarına (yayılmasına ve kabulüne)  vesile olur. Cenâb-ı Hakk'a hadsiz şükürler ediyorum ki: O havalinin dindarları ve hamiyetkârları sahip çıkmağa başladılar. Ben de kendi paramla aldığım ve zehir hastalığının fazla rahatsızlığı içinde tashih ettiğim bana mahsus bir kısım mecmualarımı onlara gönderiyorum. Çok yerlerden ve çok mühim zatlar istedikleri halde ben Urfa'yı her yere tercih ediyorum, Urfa medrese-i Nuriyesine veriyorum. İnşâallah bir kısım daha onlara göndereceğim. Orada  inşâallah Kur'an'a ve îmana tam hizmet edecek. Orayı Isparta'daki Medreset-üz-Zehra ve Mısır'daki Câmi-ül-Ezher'in küçük bir nümunesi hâline getirmeğe vesile olmağa ve Şam ve Bağdat'taki medrese-i İslâmiyenin bir nümunesini yapmağa yol açmalarını rahmet-i İlâhiyyeden ümid ediyoruz.”

“ Hem mâdem” diye de günümüze ve bize seslenmeye devam ettiniz;  “ Risale-i Nur'un mesleği hıllettir. Ve Urfa ise, İbrahim Halîlullah'ın (A.S.) bir menzilidir. İnşâallah bu meslek-i hıllet-i İbrahimiyye orada parlayacaktır.
Hem ihtimal-i kavîdir ki; bu dehşetli, semli hastalıktan kurtulsam, gelecek kışta Urfa'ya gitmeyi cidden arzu ediyorum.
Bütün Urfa halkına, çoluk ve çocuğuna ve mezarda yatanlarına her sabah dua ediyorum. Ve bütün Urfa’lılara selâm ediyorum. Urfa taşıyla, toprağıyla mübarektir. Ben çok hastayım. Onlar da bana dua etsinler.” 
Not: Üstad-ı Azam Bediüzzaman Said Nursi (RA)nin   vefat – ya da şehadet-inin 49. sene-i devriyesinde bütün muhiblerine taziye, merhuma da rahmet diliyorum. Allah O‘nun ve “Mürşid-i hakikisi” olan Kur’an-ı Kerim ve Resul-ü Ekrem’in (ASM) şefaatından bizleri ve sizleri mahrum etmesin.

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.