M. Nuri BİNGÖL

M. Nuri BİNGÖL

“İlim” vasfı ya da “hakikat âlimi”

İnsaf, vicdan, feraset ve murakebe gibi Kaf dağı ardında ve Anka’nın ağzında sayılan mefhumlarla çerçeveyi tamamlayıp, merkezindeki “İslam, ittika, salahat” saraylarına erişen her “insan”, “kendi kafa feneriyle” hadiseleri ya da Risale-i Nur gibi esas kaynakları anlayamayacağını  göreceği  gibi,  “fıtraten medeni” olduğundan, “ebna-yı cinsini mülahazaya”  mecbur olacağını da  fehmeder.

21. Lema-i İhlas’daki misal ne açıktır. Dört beş adamın biri gaz yağı, biri fitil, biri gaz, biri şişe, biri camı getirerek, bir diğerindeki kibritle lambayı yaktıklarında hasıl olan ışık hiçbir inkısama ya da azalmaya maruz kalmadan, hepsine aynı nisbette  aydınlanma sağlıyor. Hele bir de her birinin hususi birer endam aynası varsa, o lamba ve ışığı, oda ile birlikte aynada “temessül” ediyor.

O zatlardan  her biri, “ Benim hususi bir odam var.”  diyebilir artık. Hele bu misalin, hiç bir vesilenin olmadığı “Âlem-i Ahiret”i alâkadar eden ameller için verildiği “tebeyyün” ettiriliyorsa, mesele daha da vazıhlaşır. Hakikaten ve muşahhas bir odaya ışığıyla birlikte malik olur.

Bu mukaddemeyi yapma sebebimiz, “ilim” sıfatıyla yapılan bir takım itirazlara  “mukabele” etmeden önce “alver” eden nefsimizi susturmaktır.
Malum, “ Din edebten ibarettir.”
“Edeb” mefhumunu Üstad Bediüzzaman “Notalar”da,  Kur’an, Hadis ve              “Ümmetimin alimleri  beni - İsrail’in nebileri misalidir.” Hadis-i Şerif’i iktizasınca, “ulemaya” karşı haddini bilmek olarak izah ediyor, İmam-ı Nevevi hazretleri de “Riyazüssalihin”de  ( mufassal)  mefhuma aynı mânayı veriyor.
“İlim” sıfatı taşıyan birine verilecek cevap da, “ilim” sıfatını taşıyan birinden gelmesi gerektiği ehli tarafından bilinen bir mütearife.
O halde “ehl-i ilim” olan birinden gelen itirazvari söz de “tehevvür”le ya da “Uhuvvet”de zemmedilen  “garaz”la karşılanmamalı; “ dostane izah” şiarımız.
“Her Risale okuyan “ilim” sıfatına sahip değil ki…” diyen nefsime cevabı yine Üstad Hazretleri verdi İhlas Risalesi’nin sonuna eklediği “ Bir Kısım Kardeşlerime” kaydıyla  ilave ettiği mektubunda.

Mektubun başlığından hemen sonra alınan Hadis -ev kema kal- "Mahşerde ülema-i hakikatın sarfettikleri mürekkeb, şehidlerin kanıyla müvazene edilir; o kıymette olur." şeklinde mânalandırılıyordu. 
Diğer sahih Hadis-i Şerif ise "Bid'aların ve dalaletlerin istilâsı zamanında Sünnet-i Seniyeye ve hakikat-ı Kur'aniyeye temessük edip hizmet eden, yüz şehid sevabını kazanabilir."  mealindeydi. Bu Hadis’e verilen manada, “Yüz şehit ecri” kazandıracak “Sünneti ihya “ hareketinin ne olduğu bedahetle izah edil miyor muydu? Birkaç “adab” hükmündeki Sünnet’i yaşamakla bir alakası yoktu yani. “Adab”a da riayet zaruridir ama, çünkü o “adabın nurundan” mahrum kalmamak için hayatın her sahasında yaşatılmalı ki nurdan hissesiz kalma gibi bir neticeyle karşılaşmayalım. Hele küçümseme, tahfif, istihza?.. Allah muhafaza, “hasaret-i azime” ile birlikte “cinayet-i azime”ye de atar ki insanı, haberi bile olmaz!

Mezkûr mektubunda devam eder Üstad:
“Ey tenbellik damarıyla yazıdan usanan ve ey sofi-meşreb kardeşler! Bu iki hadîsin mecmuu gösterir ki: Böyle zamanda hakaik-i imaniyeye ve esrar-ı şeriat ve Sünnet-i Seniyeye hizmet eden mübarek hâlis kalemlerden akan siyah nur veya âb-ı hayat hükmünde olan mürekkeblerin bir dirhemi, şühedanın yüz dirhem kanı hükmünde yevm-i mahşerde size faide verebilir. Öyle ise, onu kazanmaya çalışınız.
Eğer deseniz: Hadîste "âlim" tabiri var, bir kısmımız yalnız kâtibiz.
Elcevab: Bir sene bu risaleleri ve bu dersleri anlayarak ve kabul ederek okuyan; bu zamanın mühim, hakikatlı bir âlimi olabilir. Eğer anlamasa da, madem Risale-i Nur şakirdlerinin bir şahs-ı manevîsi var, şübhesiz o şahs-ı manevî bu zamanın bir âlimidir. Sizin kalemleriniz ise, o şahs-ı manevînin parmaklarıdır. Kendi nokta-i nazarımda liyakatsız olduğum halde, haydi hüsn-ü zannınıza binaen bu fakire bir üstadlık ve tebaiyet noktasında bir âlim vaziyetini verdiğinizden bağlanmışsınız. Ben ümmi ve kalemsiz olduğum için, sizin kalemleriniz benim kalemim sayılır, hadîste gösterilen ecri alırsınız.”
***
“Biri bana dedi ki derse gideceksen sadece bir tek grubun dersine git. Bu tavsiye bana biraz eksik geldi. Düşündüm ki bal arısı, sadece bir tek çiçekten ya da bir cins çiçek türünden polen, bal özü alsa; yapılmasına vesile olacağı balın muhtevasında diğer çiçeklerde bulunan vitamin ya da deva verici ‘edviye’ eksik kalacaktır. Bilmem doğru muyum ağabey?”Yaşça genç  dostumun izahını müsbet buluyorum. İzahına bir benzetme de ben yapayım. Nasıl ki mektepte tahsil gören biri, sadece bir profesörün dersine girip de, “ Bu bana yeter” diyemiyorsa, Bir İslam Külliyatı olan Nur Derslerini de değişik zihinlerden almak insanı ilmen zenginleştirir.
Üstad’ın hayatına baktığımızda da ilminin “mebadilerini” tek bir kaynaktan ya da tek bir âlimden almadığını görmüyor muyuz?
“Bu rüyadan etkilenerek tekrar eğitimine devam etmek istediğini babasına söyler, babasının izniyle Müküs ocağındaki Mir Hasan Veli Medresesine gider.
Anlaşılması en zor konuları kolaylıkla anladığı, okuduğu kitapları kolaylıkla ezberine aldığı ve ilmî münazaralardan galip ayrıldığı gibi özelliklerinden etkilenen Molla Fethullah Efendi'nin, Molla Said'e "Bediüzzaman" lakabını vermiştir. Risalelerinde, bu dönemden sonra Bitlis’e gelen Said Nursi'nin ilmi alt yapısı ve farklı kişiliğinin, Bitlis Valisi Ömer Paşanın dikkatini çektiği ve Vilayet konağında kalarak çalışmalarına devam etmesi için ona bir oda tahsis edildiği yazılmıştır. Risale-i Nur’dan  alınan bilgilere göre burada iki yıl ilmi çalışmalar yapan Said Nursi daha sonra Van Valisi Hasan Paşa tarafından Van'a davet edilmiştir ve Van'da on yıl kadar ilmi çalışmalarına Vali Konağı'nda devam etmiştir. Hasan Paşa'nın valilik görevini bırakmasından sonra İşkodralı Tahir Paşa da Said Nursi ile ilişkilerini devam ettirmiş ve Said Nursi konağın kendisine ayrılan bölümünde çalışmalarına devam etmiştir. Valinin konağında ilmi çalışmalarına devam ederken, kendi medresesi olan Horhor Medresesi'nde de talebelerine ders vermekte olduğu da kendi eserlerinde anlatılmaktadır. “
Hazretin kimlerden ders aldığı da Tarihçe’de kayıtlıdır: Şeyh Ziyaeddin, Nur Muhammed Hazretleri, Molla Nureddin… liste  uzar gider. Vehbi ilminin “mebadi”si de eserlerinde izah edilmiştir. Abdulkadir Geylani (KS), İmam-ı Rabbani, Zeynelabidin (RA), İmam-ı Ali (KV) , Resul-ü Kibriya Efendimiz (ASM) ve Kur’an-ı Kerim...

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
1 Yorum