1. YAZARLAR

  2. Afife ARTIK

  3. İktisat psikolojisi
Afife ARTIK

Afife ARTIK

Yazarın Tüm Yazıları >

İktisat psikolojisi

A+A-

Hayal ediyorum; bir akarsuyun başındayım ve namaz abdesti alacağım. Acaba sağ kolumu nasıl yıkardım? Sağ avucumun içine bir avuç su alıp elimi yukarı doğru kaldırarak su koluma doğru süzülürken sol elimle de suyun kolumun her yerine ulaşması için sağ kolumu sıvazlar mıydım yoksa kolumu akarsuya daldırıp diğer elimle de ovuşturur muydum?

Çok kritik bir soru. Akarsuyun başında abdest alırken suyu iktisatlı (kast edilen şeye uygun) kullanan adamın psikolojisini bir anlasam iktisada riayet etmenin de ne demek olduğunu anlayacağım gibi geliyor bana. Önünüzde akarsu var ve siz ne şekilde abdest alırsanız alın o akarsu aynen akmaya devam edecek, ondan bir şey eksilmeyecek.

Yani ister kolunuzu daldırın ister bir avcunuz ile su alın; bu, akarsu için bir şeyi değiştirmeyecek. Ama bu durumda bile akarsudan yalnız ihtiyacınız miktarını kullanırsanız iktisada riayet etmiş olacaksınız ve hem Allah’ın emrine hem de hem de Resulünün Aleyhissalatü Vesselam sünnetine uymakla sevap kazanacaksınız. Ve yaptığınız bu iş sizin ruhunuzda bir ulvi hakikatin yerleşmiş olduğunun göstergesi olacak. İçinizde, dış alemin ölçülerine göre şekil alıp değişmeyen ve sizin asıl hareket saikiniz olan bir mizan olduğunun emaresi…

Karşımıza çıkan tablo şu: muhatap olduğunuz kaynak ne kadar bol olursa olsun siz ondan ancak ihtiyacınız kadarını almalısınız. Yani kullanacağınız miktarın ölçüsü hakiki ihtiyacınız olacak, bulduğunuz kaynaklar değil.

Hepimiz su kesik iken bir bardak su ile abdest almayı başarabilmişizdir ama su çeşmeden akarken…

Madem bu abdest için bir bardak su kafi gelebiliyor, sular kesik değilken de haydi iki bardak olsun. Ama hâl-i perişanım o ki; bir ayağımı yıkadıktan sonra diğer ayağımı getirene kadarki sürede çeşmeyi kapatıyor olmakla yetinir olmuşum.

“Akarsuyun başında suyu israf etmemek” ne harika bir ölçü. Yüksek bir ahlak. İnsanı istiğnaya taşıyacak bir ahlak. “Kaynak bol iken bol bol harca, kaynak kıtsa idare et, idareli kullan” ne kadar da insanın nefsini serkeşliğe itiyor. Bir başıboşluk bir intizamsızlık havası estiriyor. İçimde bir ölçü olmayıp gelire göre sarfiyatın belirlendiği müthiş bir israf. Gelir ne kadar çoksa sarfiyatın da o kadar çok olmasını meşrulaştıracak bir zulüm. Ölçüsüzlük ve adaletsizlik…

Bu açıdan bakınca iyi ki de iktisat bilimi “kıt kaynak” tanımını yapmış yoksa insanlar iyice zıvanadan çıkabilirdi. Kaynakların kıt olduğu algısı ile bu kadar israfa gidilebiliyorsa kaynakların kıt olmadığını düşünen kişi ne yapardı düşünmek bile istemiyorum.

Elbette bu kıt kaynak meselesini incelemek lazım. Bu, rızkı nereden bildiğinize göre değişir. Eğer rızkı esbabın ellerinden alıyorsanız elbette kaynak kıt, hem de akılsız şuursuz olduklarından bilemezsiniz acaba size yarın da verecekleri mi sakın unutmasın elma ağacı elma yapmayı…aklı yok sonuçta. Akıllı insan bile unutabiliyor mesela Rabbi’ni; neden elma ağacı elma yapmayı unutmasın ki. Hem belki de vermek istemeyecek balını arı bize, ne garantisi var ki. Bakarsınız bir sabah uyandığınızda hava da olmayıverir, unutur belki burnunuza gelmeyi… Bakarsınız bir sabah bizim tavuk nutka gelmiş: “yettin canıma her gün alıp duruyorsun yumurtamı bu gün de ben yiycem yok sana yumurta”

Haydii çık işin içinden… Evet, eğer bir Rabb-i Rahim’in iaşe defterinde kayıtlı olduğumu ve O’nun da sinesine uyuklama arız olmadığını ve yaşayacak kadar rızkımı tekeffül ettiğini bilmezsem nasıl yaşarım ki.

Eğer bütün nimetlerin Rahmet hazinesinden geldiğine itakadım var ise nasıl derim “kaynaklar kıt” adama demezler mi “asıl senin aklın kıt, bilmiyorsun nereden geliyor bunca nimet.”

Duyuyorum sanki sizi bazılarınız diyor ki; kardeşim esbab dairesinde yaşıyoruz o başka bu başka, sen şimdi itikat dairesinden konuşuyorsun. Biz de biliyoruz rızkı veren Allah’tır ama yılda işte bu kadar fındık şu kadar buğday bu kadar pirinç mahsulü alınıyor tarlalardan. Hazreti Meryem’e gönderildiği gibi sebebsiz gönderilmiyor bize, bak bu kadar tohum şu kadar gübre bu kadar iş gücü sarf ediliyor da öyle mahsul alınıyor. Kolay mı bunlara ulaşmak. Belli ki sen hiç Adana’da pamuk toplamamışsın…

Tamam aziz kardeşim çok güzel bir noktaya getirdin konuyu Allah senden razı olsun. Öyle ise haydi İşarat-ül İ’cazımızı açalım bir dersimizi tekrar alalım. Esbab dairesine hangi cihazlarım ile muhatap olacağım, itikad dairesine hangileri ile. Hay Allah bak gördün mü yerini bulamadım şimdi halbuki sana nasılda güzel ders verecektim! Bu yüzden buldurulmadı belki iyi oldu bana oh olsun.

Na yapayım hafızama müracaat edeceğim mecburen: insan esbab dairesi ile vehmi ve hayali ile muhatap olur, itikat dairesi ile de vicdanı ve ruhu ile. Eksiğim varsa tamamla sen. (Allah Abdülmecid Ağabeyden ebediyyen razı olsun. Bu mesele Abdülkadir Badıllı Ağabey’in tercümesinde daha uzun var. Elbette Arapça bilen kardeşlerim asıl metinden bakabilir)

Yani öyle anlıyorum ki; bir bahçeye tohum ekerken bu tohumu ekmen sebebi ile ağaç çıkacağını ancak vehmedebilirsin, hayal edebilirsin, kalben muntazır kalıp bekleyemezsin. Kalbini ektiğin tohuma bağlayamazsın. Allah’tan bu ağacı vermesini ise kalben istersin, kulluk edebini aşıp da “Allah’ım ben tohumu ektim sen de mecbursun vereceksin” diyemezsin. Elin tohumu ekerken kalbin Allah’a teveccüh eder. Her iki dairenin hükümleri farklıdır. Esbab dairesinde vehim ve hayal ile, itikad dairesinde ise vicdan ve ruhunla bulunursun. Eğer esbab dairesine kalb ve ruhunla bakarsan mutezile olursun. Sebebeplere icat verirsin. Yani ektiğin tohumdan rızkın gelecek sanırsın. Oysa aynı anda vehim ve hayal ile sebeplerle meşgul iken kalb ve ruhun da Allah’a müteveccih olup O’ndan beklemeli, itikat dairesinde kalmalı. Sadece kalb ile yaşayamayacağın gibi sadece vehim ile de yaşayamazsın. İtikadı bozuk, kalbi sönük olan ise vehimlerden müteşekkil hayata mahkum olur. Avrupanın kalbi olmayan kısmı gibi, Yahudilerin kısm-ı azamı gibi.(bu vehim değil mi masum, silahsız insanlara ordu ile saldırtan)

Şimdi gelelim kıt kaynak meselesine. Evet bu, esbab alemine ait bir hükümdür öyle ise ancak vehmedebiliriz ki kaynaklar kıt. Ama aklen deriz ki; burası esbab alemi ve dar-ül hikmet olmasındandır ki sonsuz Rahmet Hazinesinden Allah rızıkları hikmetine binaen kısım kısım gönderiyor. Rızkı insan alemine bir merkez yapmış rızka taaşşuk ettiriyor ve her an O’na rızık için yalvarmak kulluğun esası olduğundan bizim ölmeyecek kadar rızkımıza kefil olduğu halde rızka çalışmakta kulluğa bakan çok hikmetler bulunmasından sebepsiz olarak, doğduğumuzda “işte sana ömür boyu yetecek rızkın” diyerek önümüze koymuyor. Başımızı topraktan kaldırtıp her an dergahına baktırıyor. Ama kalben itikat ediyoruz ki; Allah her yarattığı canlının zaruri rızkına kefildir. Beşerin bulaşık eli (sömürü gibi) karışmadıkça herkes yaşayacak kadar rızkını bulabilir.

İlmî hükümleri hayatımıza alırken tevhid akidesine uyup uymadığını kontrol etmemiz lazım bizce. Mesela kaynaklar kıt diyen adam kalbi ile de buna itikad ediyor olması muhtemel. Ama biz ancak vehim ve hayal ile bu hükmü kabul edebiliriz çünkü bu, esbab aleminin hükmüdür. Kalben de kaynakların kıt olduğuna inanırsam herkesin elindekine göz dikmek ve eğer bunu o alırsa ben mahrum kalırım demek durumunda kalırım ki iktisat teorilerini geliştirenlerin yaptığı tam da bu olmuştur. Kalben de kaynakların kıtlığına itikat ettikleri için kendi kaynakları tükenmesin diye onları ihtiyaten saklamış, Doğunun kanyaklarına göz dikmiş ve korkunç katliamlar bahasına (hem maddi hem manevi katliamlar) ‘öteki’ olarak gördüklerinin elindekileri gasb etmişlerdir.

Müslüman, zulme hiç bulaşmaz mı bulaşabilir elbet ama er-rızgı alellah (rızık Allah’tandır) itikadında olduğundan bizim kaynaklar saklı kalsın da ben gidip gavurların kaynaklarını tüketeyim demez. Hem her gayr-i müslimi, mü’min olmaya aday gördüğünden ötekileştirmez. Gayr-i müslim bile olsa insaniyet cihetinde kerim olduğu ve onların haklarını evvela kendisi koruması gerektiğini bilir. Zira hak haktır küçüğüne büyüğüne bakılmaz ve Müslümanın aleminde “falanca gayr-i müslim olduğu için hakkını yiyebilirim” düşüncesi yoktur. Zira hakkı olmayanı yemek, kul hakkına girmek, hem dünyada hem ahirette azap demektir. Hakkı olmayana göz dikmek Müslümanın izzetine yakışmaz. Aç bile kalsa gasb etmez, kimsenin başına vurup elindekini almaz.

Yine hayalimdeki siz dedi; “iyi de şöyle olmaz böyle olmaz şu şudur bu budur gibi sert ifadeler yerine ‘böyle olsa iyi olur’ ya da ‘şöyle olmasını bekleriz’ desen daha iyi değil mi? Sanki bize bir şeyler dayatıyorsun gibi hissettik.”

Evet, size hak vermemek mümkün değil inşallah öğretme, dayatma üslubunda kurtulup da paylaşma, dertleşme üslubuna kavuşurum dua buyurun inşallah. Hayat içinde bize karşı yapılan yanlış muameleyi yansıtmamak, yanlış ile doğruyu ayırt edip “her şeyin iyisine bak” kaidesince yanlışları kara delik gibi yutmak, yokmuş gibi davranıp alemimde sübut bulmasına engel olmak, doğruları ise Kamerin, Güneşin ziyasını yansıttığı gibi yansıtmayı başarmak ne güzel erdemdir. Allah bizi buna ulaştırsın inşallah.

Epey kelime israfı yaptık galiba cümlemizin affa mazhar olması duası ile…

Not: hususen iktisatçı kardeşlerimin bu ‘kıt kaynaklar’ meselesine bakışlarını çok merak ediyorum. Yorumlarını paylaşırlarsa biz de istifade ederiz inşallah. Psikolog kardeşlerim de ‘kıt kaynak algısı kalbinde yerleşen insan nasıl canavarlaşır’ konusunda fikirlerini paylaşsalar bir müzakere başlatmış olabiliriz. İlahiyatçı kardeşlerimden de ‘kalbinde kıt kaynak algısı yerleşenin imanına ne olur’ yani; bir mü’min kalben kaynakların kıt olduğuna itikat edebilir mi? konusundaki görüşlerini rica ederim.

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
1 Yorum