1. YAZARLAR

  2. Afife ARTIK

  3. İkinci Şuayı anlamak–8
Afife ARTIK

Afife ARTIK

Yazarın Tüm Yazıları >

İkinci Şuayı anlamak–8

A+A-

İkinci Şua’ya giden yolda ism-i Hakem menziline ulaşmış bulunuyoruz. İsm-i Hakem’in içinde iki isim var. Birincisi Hakîm ismi, ikincisi Hâkim ismi. Otuzuncu Lem’a’da bu isimlerin ism-i azam olarak anlatılması önem arz ediyor.

Dilerseniz İsm-i Âzam ne demek kısaca bir bakalım. Malumdur ki İsm-i Âzam herkes için ayrı ayrı oluyor. Cenab-ı Hakk’ın diğer bütün isimlerini kendisi ile tanıdığım ve bildiğim isim İsm-i Âzam oluyor. Bir başka tanım; zerrelerden yıldızlara kadar bütün kainatı hangi isim ile tanıyor ve anlamlandırıyorsam yani hangi isim üzerinden kainat bana tanış oluyorsa o isim benim için İsm-i Âzam oluyor. Harika bir diğer tanım ise bu; imanın altı erkanının içinde inkişaf ettiği isim İsm-i Âzam’dır. Yani hangi isim imanın altı rüknünü bölünmez bir tek hakikat olarak bana gösteriyor ise (hangi isim üzerinden imanın rükünleri bende inkişaf ediyorsa) o isim bana İsm-i Azam oluyor.

Bu tanımlarla bakınca insanın kendi mevcudiyetini tanıması ve tanımlaması ve kainat içinde kendini konumlandırabilmesi İsm-i Azam’ını bulması ile mümkün oluyor. Kendini, kainatı ve Rabbi’ni bilmesi bu isim üzerinden gerçekleşiyor. Yani bu ismin tecellilerine mazhar olmakla.

Belki o mübarek Zat’ı anlamaktan uzağım ama Üstadımdan öğrenebildiği kadarıyla; mesela Mevlana Hazretleri kainatta aşkı temaşa ediyor, felek mest, melek mest, şems mest, nücum mest diyor ve kendisi de mest olup o Maşukun aşkı ile kendinden geçmiş ve böylelikle kainatta temaşa ettiği aşkı kendi mahiyetinde yaşamıştır. Böylece kainattaki her mevcut gibi Mevlana da aşıklardan biri olmuş ve Maşukunu Vedud İsm-i Azam’ı ile bilmiş ve bulmuştur. Nereye nazar etse aşkı görmüş her mevcudun bir Maşuk-u Hakiki’nin aşkı ile kendinden geçtiğini ve O Maşuk’u gösterdiğini görmüştür Allah-u a’lem. Hem kendini ve kainatı aşkla tanımlamış hem de o aşk ile imanı hakkalyakîne ulaşmıştır. Cenab-ı Hakk’ı Vedud ismi ile tanımış ve her ismi o ismin penceresinden müşahede etmiştir.

Bu girizgahtan sonra gelelim İsm-i Hakem’e. İsm-i Azam olarak İsm-i Hakem…

İsm-i Hakem, kainatı muciznüma bir kitap hükmüne getirmiş. Nasıl bir kitap olduğuna bir misal ile bakmaya çalışalım. İnsanın kalbi arş gibidir. Yani Rububiyetin tasarruf merkezi olan arşa nasıl bir tecelli var ise kalbe de öyle bir tecelli ile Cenab-ı Hakk tecelli ediyor. Küre-i Arz üzerinde bu tecellinin görüldüğü yer ise Kabe’dir. Bu cihetle insanın kalbinin arş kadar gayeleri ve hikmetleri olduğunu düşünebiliriz. Ve dahi Kabe’nin arş gibi Rububiyete bir merkez olduğunu söyleyebiliriz. Cevşen’de Rabbimiz kendini Rabb-el Mescid-il Haram olarak tavsif ediyor. Bina olarak basit bir yapı Kabe, ama arş gibi bir merkez ve arş kadar gayeler ona takılmış. Kalb de insanda, insanın yumruğu kadar bir organ ama manevî kalbi, Cenab-ı Hakk’ın tecelli ettiği bir merkez. Dolayısıyla kainat kadar gayeler onda derç edilmiş.

Otuzuncu Lem’a’yı okumuş olanlar haklı olarak neden oradaki misali vermediğimi anlamayabilirler. Zira ben de anlamış değilim…

Evet, kainat öyle bir kitap ki bir tek noktasında kitabın fihristesi yazılmış. Yani; her ne ki kitapta var, hepsi hülasa olarak o kitabın noktalarında da var. Dolayısı ile tüm kainata parmak karıştıramayan; bir tek noktaya da, mesela bir çekirdeğe (çünkü içinde tüm ağaçların programı onda var) de parmak karıştıramaz. Hem; kitabın hem tamamında, hem de her sayfasında, satırında, kelimesinde ve harfinde aynı mizan, aynı intizam, aynı tanzim ve tevzin ve zi’net ve san’at hükmediyorlar. Bu yüzden de her bir kelime diğer bütün kelimeler adedince manalar taşıyor. Mesela bir ağacın bir çiçeği, o ağacın bütün çiçekleri kadar mana taşıyor. Öyle ise anlamsız ve kopuk bir tek cüz dahi olamaz. İkinci Şua’da bir tek ferdi, ait olduğu nev ile beraber görmemize yardım edecek bir nazarı burada kazanabiliriz.

İsm-i Hakem’in önemli bir diğer meselesi de her cemal ve kemal sahibinin kendi cemal ve kemalini görmek ve göstermek istemesi sırrı. Bu kainatın her bir cüzüne bu kadar geyeler takılmasının bir hikmeti de her bir şey ile (küçük olsun büyük olsun, ferd olsun nev olsun) Hâkim-i Hakem-i Hakîm-i Zülcelali vel Cemal olan Zat’ın kendisini tanıttırmak ve sevdirmek istemesi. Buna mukabil bizim vazifemiz de O’nu tanımak ve sevmek. O’nu tanımak ise yine O’ndan gelen hidayet tecellilerine kalbimizi açmakla mümkün. Yani bize O’nu tanıttıracak olan, yine O’ndan gelen bir nurdur. Hidayet, Şems-i Ezelî’den vicdan-ı beşere ihsan edilen bir nurdur. Hidayete eremeyenler ise kalblerinin kapısına kadar gelen hidayet nurunu kabul etmeyenler…

Kendimizi O’na sevdirmek ise ubudiyet ile oluyor. Elbette her ismin karşısında o isme has bir ubudiyyet tavrı var zira On Birinci Lem’a ‘da diyor ki : “İşte, Sünnet-i Seniyye’deki edep, o Sani-i Zülcelal’in esmalarının hudutları içinde bir mahz-ı edep vaziyetini takınmaktır.”

Peki bir düşünsek acaba Hakem ismi karşısında benim nasıl bir tavır takınmam gerekir ki bu isme mukabele etmiş olayım ve bu isme şirk koşmamış olayım?(ifadeyi hafifletmek istersek “bu isme karşı edepsizlik etmemiş olayım” da diyebiliriz. Hangisini beğenirseniz…)

Elbette bunun kesin ve toptancı bir cevabı; Sünet-i Seniye’ye ittibadır. Sakın edepsizlik etmiş olmayalım; elbette Sünnet-i Seniyyeye tam ittiba eden tüm isimlerin gerektirdiği edebe riayet etmiş olur. Ama Sünnet-i Seniyye’nin harfiyyen uygulanması da ancak ehass-ı havas’a mahsustur.

Madem ki İsm-i Hakem bana kainatın her mahluku ile San-i Zülcelal-i ve’l-Cemalini tanıttırıyor öyle ise kainattaki her şey ile O’nu tanımakla bu isimden gelen tecellilere mazhar olabilirim. Ve madem ki bu kainatta her şeyin gayesini O belirliyor öyle ise bana, yani kainatın meyvesi olarak ve halife-i arz olarak yarattığı insana da bir gaye takmıştır, hemde bütün kainata taalluk eden bir gaye, bu gayeyi öğrenip ona muvafık hareket etmeliyim. Ve madem ki bu kainatın Hâkimi dahî O’dur öyle ise bana hükmeden de O’dur. O’nun hükümlerini bir kenara bırakıp başka hükümlere tâbi olursam Hâkim olarak O’nu tanımamış olurum.

Allah’ın hayatıma koyduğu gayenin yanına alternatif gaye koymamak ve O’nun hükümlerinin yanına alternatif hüküm koymamak Allah’ı Hakem olarak kabul etmek manasını taşıyor. Bizim için İsm-i Azam olması ise bunun ötesinde bir mana. İnşallah bir başka yazıda Hakem ismi ile alakalı bahsimize devam etmek temennisi ile…

Allah’a emanet olun.

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
1 Yorum